11 Eylül’ün yirmi beş yıllık bilançosu, ABD’nin çöküşünden ziyade Amerikan gücünün mahiyetindeki dönüşümün hikâyesidir. Washington artık gücünü, meşru, öngörülebilir ve başkaları açısından da sürdürülebilir bir düzene dönüştürme kapasitesini kaybetmiş durumdadır.
11 Eylül saldırılarının üzerinden çeyrek asır geçti. Yirmi beş yıl, böylesi bir hadisenin sıcaklığından uzaklaşıp tarihsel anlamını tartışmak için yeterince uzun, sonuçlarının bütünüyle ortaya çıktığını söylemek için ise hâlâ kısa bir süre olabilir. 2001 sonbaharında saldırıların yalnızca Amerika’yı değil, dünyayı da değiştirdiği konusunda neredeyse bir mutabakat vardı. Bugün ise daha karmaşık bir soruyla karşı karşıyayız. 11 Eylül gerçekten yeni bir dünya mı yarattı, yoksa zaten değişmekte olan dünyanın yönünü bozan, bazı eğilimleri hızlandıran ve Amerika’nın Soğuk Savaş sonrasında eline geçen benzersiz stratejik imkânı tüketmesine yol açan bir kırılma mıydı?
Bu sorunun cevabı, yirmi beş yıl sonra ortaya çıkan temel paradoksta saklı olabilir. Amerika hâlâ dünyanın en büyük gücü, gücünü temerküz ettiği düzeni yine kendisinin sarstığı bir dönemde yaşıyoruz. Amerikan ekonomisi, dolar, teknoloji şirketleri, finans piyasaları, askerî kapasitesi ve küresel ittifak ağı Washington’a hiçbir başka aktörün tek başına sahip olmadığı imkânlar vermeye devam ediyor. Bununla birlikte Amerikan gücü ile Amerikan düzeninin gücü artık aynı şeyi ifade etmiyor. Washington’ın kapasitesi büyük ölçüde ayakta dururken, bu kapasitenin etrafında oluşturduğu siyasal meşruiyet, kurumsal düzen, ittifak mantığı ve küresellik iddiası ciddi biçimde anlamsızlaşmış durumda. Daha açık bir ifadeyle; Amerikan imparatorluğundan Amerikan ulus devletine geçmeye çalışan bir Washington var karşımızda. 11 Eylül’ün çeyrek asırlık bilançosunu da esas olarak bu ayrım üzerinden okumak gerekiyor.
11 Eylül’ü anlamanın en kolay fakat en yanıltıcı yolu, saldırıları Amerikan dış politikasını sıfırdan değiştiren bir milat olarak görmektir. Oysa 2001 sonrasında ortaya çıkan stratejinin önemli unsurları saldırılardan önce zaten mevcuttu. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Washington tarihinde ilk defa küresel ölçekte rakipsiz bir güç konumuna gelmişti. 1990’larda tartışılan esas mesele Amerika’nın güçlü olup olmadığı değil, bu benzersiz gücün ne için ve hangi sınırlar içerisinde kullanılacağıydı.
1997’de Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi etrafında şekillenen tartışma bu bakımdan hala önemini koruyor. Amerikan askeri üstünlüğünün korunması, savunma kapasitesinin genişletilmesi, Washington’a meydan okuyabilecek güçlerin önünün alınması, Amerikan çıkarları ve değerleri doğrultusunda liberal ekonomik ve siyasi düzenin yaygınlaştırılması gibi hedefler 11 Eylül’den önce açık biçimde ifade edilmişti. Irak’ta rejim değişikliği fikri de saldırılardan sonra keşfedilmiş değildi. 11 Eylül Amerikan stratejik zihnini üretmekten ziyade zaten mevcut olan bir tahayyüle olağanüstü bir tehdit algısı, toplumsal mobilizasyon ve meşruiyet zemini sağladı. Amerikan sosyal ve siyasal muhayyilesindeki müstesnalık, seçilmişlik, kurtuluş, tehdit, paranoyalar ve helak olma korkuları bu yeni dönemin siyasal diliyle yeniden birleşti.
Dolayısıyla 11 Eylül bir yandan Amerikan dış politikasında sürekliliği, diğer yandan da gerçek bir yapısal kırılmayı aynı anda temsil etmektedir. Önleyici güç kullanımı, Amerikan müstesnalığı veya Washington’ın kendi güvenliğini uluslararası kuralların önüne koyması yeni unsurlardan veya sapmalardan ziyade Amerikan tarihinin bizatihi kendisine denk gelmektedir. 11 Eylül bu eğilimleri istisna olmaktan çıkararak kurumsallaştırdı ve küresel siyasetin merkezine yerleştirdi. Dünyanın geriye kalanı da “Amerikan müstesnalığından” paylarına düşen hisseyi almaktan veya “ateşi çalmaktan” da imtina etmediler.
Bu dönüşümün yalnızca dış politika boyutu yoktu. Amerikan sosyal muhayyilesinin temel unsurlarından biri olan tehdit karşısında kendini yeniden tanımlama refleksi, 11 Eylül sonrasında güçlü bir siyasi enerjiye dönüştü. “Özgürlük”, “kötülük”, “medeniyet”, “vatan”, “güvenlik”, “şer ekseni” ve “düşman” siyasal sözlüğün sıradan parçaları haline gelmekle kalmadı aynı zamanda en vulgarize bir şekilde kullanılmasını sağladı. Böylece terörizm, mücadele edilmesi gereken belirli bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarak dünya okumasını sağlayan genel bir kategoriye dönüştü. Üstelik bunu Rusya’dan Çin’e, Avrupa’dan Ortadoğu’ya kadar bütün aktörler de kullanışlı bir fırsat olarak gördüler. Jeopolitiğin ağır, sorumlu ve ciddi dünyası yerine “terörle savaş”ın konforlu dünyasına geçmekte hiçbir sorun yaşamadılar. Son tahlilde hemen herkesin hâlihazırda bir “teröristi” vardı. Olmayanlara da Amerikan “savaşı” hızla bu hizmeti sunmaktaydı.
Jeopolitik analizin duayen ismi Brzezinski 11 Eylül sonrası bu tehlikeye dikkat çeken ender isimlerden birisiydi. Mücadele edilecek bir sorunu “savaşın nesnesi” yapılmasını, jeopolitiğin terörle mücadele eksenine indirgemesini eleştirdiği makalesine “Terörle Savaş Terörizmi” başlığı atacak kadar feraset sahibiydi. Onun o dönemlerde “korku kültürü” olarak tarif etttiği krizin ağır sonuçları neredeyse istisnasız bir şekilde tecrübe edildi. “Teröre karşı savaş”ın ne belirli bir coğrafyası ne de tanımlanabilir bir bitiş noktası vardı. Terör, bir aktörden ziyade bir yöntem olduğu halde savaşın nesnesi haline getirildi. Böylelikle istisnai olanın kalıcılaşması kolaylaştı. Gözetim kapasitesinin genişlemesi, yeni iç güvenlik kurumları, olağanüstü hukuki yetkiler, sınır ötesi hedefli öldürmeler ve başkanlığın savaş yetkilerinin genişlemesi yalnızca Bush döneminin geçici tedbirleri olarak kalmadı. Birçok unsur, Obama ve sonraki yönetimler altında da devam ederek Amerikan devletinin kalıcı güvenlik repertuvarına yerleşti.
Fakat 11 Eylül sonrasında genişleyen güvenlik mantığı Amerikan devletinin sınırlarında kalmadı. Washington’ın küresel finans, iletişim, teknoloji, seyahat, istihbarat ve hukuki ağlar içerisindeki merkezi konumu da giderek güvenlik siyasetinin bir parçasına dönüştü. Küreselleşmenin karşılıklı bağımlılık üreten altyapıları aynı zamanda gözetleme, dışlama, yaptırım uygulama ve davranış değiştirme kapasitesi üretmeye başladı. Amerika bu altyapıları elbette 11 Eylül sonrasında kurmadı. Doların, finansal sistemlerin, teknoloji ağlarının ve güvenlik mimarisinin merkezindeki konumu çok daha eskiydi. Fakat 11 Eylül, bu merkeziliğin siyasi ve güvenlik amaçları doğrultusunda kullanılmasının, tahakkümün ve silahlandırılmasını olağanüstü ölçüde hızlandırdı. Daha önce “Amerikan Hapishanesi” bağlamında tartıştığımız bu yapısal merkezilik, Amerikan gücünün yalnızca sahip olduğu kaynaklardan değil, başkalarının içinde hareket etmek zorunda kaldığı sistemlerin merkezinde bulunmasından da kaynaklandığını gösteriyor. 11 Eylül bu anlamda Amerika’yı değiştirdi. Fakat belki daha önemlisi, Amerika’nın zaten sahip olduğu bazı eğilimlerin önündeki siyasal, hukuki ve ahlaki frenleri zayıflattı.
Amerikan Stratejik Sapması
11 Eylül’ün tarihsel ironilerinden biri, Amerika’ya en güçlü olduğu anda kendisini en güvensiz hissettirmesidir. 2001’de Washington’ın karşısında Sovyetler Birliği benzeri bir rakip yoktu. Rusya ekonomik ve siyasi açıdan zayıftı. Çin hızlı büyüyordu, fakat henüz ABD’ye küresel ölçekte denk bir stratejik rakip değildi. Avrupa, Amerikan güvenlik mimarisine çaresiz bir biçimde bağlıydı. NATO genişliyor, dünya ekonomisinin temel kurumları büyük ölçüde Washington’ın şekillendirdiği kurallar içinde işliyor, doların ve Amerikan teknolojisinin merkezi konumu tartışılmıyordu. Amerika tam da bu anda küresel stratejisinin merkezine devletler arasındaki güç dengesini değil, terörizmi yerleştirdi.
Afganistan müdahalesi 11 Eylül saldırılarına doğrudan cevap veren, dünyanın biraz da panik içerisinde oldukça kısa bir sürede biteceğini düşünerek desteklediği geniş bir uluslararası meşruiyete sahip askerî harekâttı. Irak ise bambaşka bir eşiği temsil etti. Terörle savaşın önleyici savaş, rejim değişikliği ve siyasi mühendislikle birleşmesi, Amerikan gücünün sınırlarına ilişkin daha derin bir yanılgıyı açığa çıkardı. Washington, askerî üstünlük ile siyasal sonuç üretme kapasitesini birbirine eşitledi. Rejimi devirebilmek ile yerine işleyen bir devlet kurabilmek, savaş kazanmak ile düzen kurmak, korku yaratmak ile meşruiyet üretmek aynı şeymiş gibi düşünüldü. Tek taraflı ve önleyici güç kullanımını normalleştiren yeni strateji, Amerikan egemenliğini genişletirken başkalarının egemenliğini şartlı hale getiriyor ve Amerika’nın kendi eliyle kurduğu düzenin meşruiyet temellerini zayıflatıyordu. Amerikan gücünün uzun süreli başarısı yalnızca güç üstünlüğünden değil, bu üstünlüğün ittifaklar ve çok taraflı kurumlar yoluyla daha kabul edilebilir hale getirilmesinden kaynaklanmıştı. Bu ilişkinin kopması, Amerika’nın “imparatorluk” ekseninde erozyonun başladığının güçlü işaretiydi. Amerika, 1991 sonrasında sahip olduğu tek kutuplu dönemin önemli bölümünü, kendisine denk olmayan aktörlerle mücadele etmeye ve İsrail provakasyonları eşliğinde Ortadoğu’yu güvenlik paradigması içerisinde yeniden düzenlemeye harcadı. O sırada yirmi birinci yüzyılın gerçek güç dağılımı başka coğrafyalarda oluşuyordu.
Amerika’nın Jeopolitik Körlüğü
11 Eylül’den yalnızca üç ay sonra Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldı. Bu iki hadise arasında doğrudan nedensellik elbette yok. Fakat zamanlamaları son yirmi beş yılın jeopolitik hikâyesini özetleyen ilginç bir tesadüf. Amerika işgaller gündemine gömülürken, Çin de dünya ekonomisine, küresel dezenflasyonun motoru olarak, tarihte eşi görülmemiş ölçekte bir hızla entegre oldu. Liberal varsayım, ekonomik entegrasyonun zamanla siyasal yakınsamayı da beraberinde getireceğiydi. Pekin’in dünya ekonomisine katılması yalnızca Çin’i zenginleştirmeyecek, piyasa ekonomisinin genişlemesi toplumsal ve siyasal liberalizasyonu da teşvik edecekti. Gerçekleşen ise farklı bir süreç oldu. Pekin, küreselleşmenin ekonomik imkânlarını devlet kapasitesi, sanayi politikası ve siyasi kontrolle birleştirdi. Üretim, teknoloji transferi, altyapı, ihracat fazlası ve daha sonra kritik tedarik zincirleri Çin’in jeopolitik gücünün unsurlarına dönüştü. Bu gelişme belki de kaçınılmazdı. Ancak Amerikan jeopolitik gündeminin kaotik bir hale dönüşmesi, Çin’in oldukça agresif ekonomik büyümesi dünyanın geriye kalanı, hatta Pekin için daha tedrici, dengeli ve işbirliği zeminlerini güçlendirecek şekilde gelişmesini engelledi.
Çin’in yükselişini 11 Eylül’ün sonucu olarak görmek elbette tarihsel determinizm olur. 11 Eylül Çin’i yükseltmedi ama Amerika’yı, Çin sahneye çıkarken farklı bir odağa mahkum etti. Washington’ın stratejik dikkatini, mali kapasitesini ve siyasal enerjisini terörle savaşa tahsis etmesi Pekin’e olağanüstü elverişli bir jeopolitik dönem sundu. 1990’lar boyunca Çin’in yeni milenyumu şekillendireceği tartışmalarının derinleşmesi beklenirken, 11 Eylül’le radikal bir eksen kaymasına maruz kaldı.Bir başka ifadeyle Amerika, 2001’de rakipsiz gücünü nasıl kullanacağını tartışırken 2026’da kendisine denk olabilecek bir rakiple nasıl yaşayacağını tartışıyor. Bu bile trajik değişimi görmek için yeterlidir. Benzer fakat daha karmaşık bir dönüşüm Rusya ile ilişkilerde yaşandı. Moskova, Washington’un “El-Kaide ve Taliban’la savaşlarını” hiç zaman kaybetmeden kendisi için yorumlayarak Çeçenistan’da “El-Kaide teröristleriyle savaştığını” iddia etti. Afganistan’da ABD’nin savaşına ciddi istihbarat desteği sağlarken 21. yüzyıl savaş defterini de açtı. Sonuçta bu süreç 2008 Gürcistan Savaşı, 2014’te Kırım’ın ilhakı ve Donbass’a müdahale, 2015’te Suriye’ye askerî müdahale ve nihayet 2022’de Ukrayna’nın geniş çaplı işgaliyle giderek daha ileri bir boyuta ulaştı.
11 Eylül sonrasında oluşan güvenlik düzeninin en ağır insani ve siyasi maliyetini şüphesiz Ortadoğu ve yakın çevresi ödedi. Bölgemiz, I. Dünya Savaşı’ndan beri dışarıdan askerî müdahalelerin oyun alanı olmaya devam etti. Afganistan ve Irak işgalleri, devlet kapasitesinin çözülmesi, etnik ve mezhebi fay hatlarında kırılmalar, İran’ın devlet uzantısı aktörler üzerinden bölgesel istikrarsızlığı daha da derinleştirmesi, DAİŞ’in ortaya çıkışı, milyonlarca insanın yerinden edilmesi, İsrail’in kurulduğundan beri ilk kez bu denli işgalini kalıcı hale getirmesi ve terörle mücadele ekseninde demokrasi açığının büyümesi bölgenin siyasal ve güvenlik mimarisini derinden değiştirdi.
11 Eylül’ün daha kalıcı maliyetlerinden biri de İslam’ın giderek güvenlik ve tehdit kategorileri içerisinde okunması oldu. “Terörle savaş” yalnızca belirli örgütlere karşı yürütülen bir mücadele olarak kalmadı. Müslümanları ve İslami siyasal hareketleri şüphe nesnesine dönüştüren, islamofobiyi ve özellikle Avrupa’da göçmen karşıtlığını besleyen küresel bir siyasi dil üretti. Bu dilin kullanışlılığı Batı dünyasıyla da sınırlı kalmadı. Otoriter Arap yönetimleri de bölgedeki en canlı örgütlü siyasi damar olan İslami hareketleri bastırmayı “radikalleşme” ve “terörle mücadele” söylemi üzerinden meşrulaştırırken, kendine özgü bir Arap İslamofobisi ve daha doğrudan ifadeyle “islamcı fobisi” üretti. Irak işgal şartlarında zuhur eden ve neredeyse Batı’dan ve Doğu’dan onlarca istihbarat örgütünün oldukça kullanışlı bir maşasına dönüşen DAİŞ terörizminin ortaya çıkardığı ağır maliyetlerin de konforlu bir şekilde göz ardı edilmesini sağladı. Böylece 11 Eylül sonrasında kurulan güvenlik paradigması, Batı’da Müslümanların ve göçmenlerin ötekileştirilmesiyle Arap dünyasında siyasal İslam’ın kriminalize edilmesini farklı biçimlerde aynı tehdit söylemi içerisinde buluşturdu.
Avrupa aynı dönemi farklı yaşadı. 2003 Irak savaşı, başlangıcında Fransa ve Almanya ile Washington arasında ciddi bir siyasi kırılmaya yol açtı. İngiltere, Polonya ve bazı Avrupa devletlerinin ABD’nin yanında yer alması kıta içindeki ayrımları belirginleştirdi. Fakat bu anlaşmazlık transatlantik düzeni parçalamadı. NATO devam etti, Amerikan askerî varlığı sürdü, ekonomik ilişkiler genişledi ve Avrupa’nın temel güvenlik modeli değişmedi. Aksine “terörle savaş” konseptinin konforlu dünyası Avrupa açısından ciddi sorumluluklar almasına yol açacak özgün güvenlik kapasitesine yatırımı erteleyen “meşru” bir bahane olarak da görüldü. Avrupa, Rusya’dan ucuz enerji, Çin’den ucuz üretim ve Amerika’dan güvenlik sağlayabildiği bir dünyanın kalıcı olduğunu varsaydı. Bu modelin kırılganlığını Rusya önce 2014 ve 2022 ortaya çıkardı. Trump ise 2024’te Avrupa’ya acı gerçeği göstermiş oldu.
Ancak bugün Avrupa’nın savunma harcamalarını artırması, stratejik özerklik tartışmalarının yeniden güçlenmesi, Çin’e karşı “riskleri azaltma” arayışı ve teknolojik egemenlik söylemi, yalnızca Trump’a tepki olarak okunmamalıdır. Bunlar, en fazla, Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrası modelinin maddi temellerinin aşınmasına verilen gecikmiş cevaplar olabilirler. Yıllarca Amerika kazanınca kazanmış sayılan Avrupa, Washington’un 1945 düzenini terk edilmiş bir şekilde küresel meydana bırakmasıyla yönsüzlük ve siyasal iradesizlik krizine girmiş oldu.
Amerika’nın İç Krizi İle Küresel Düzenin Bunalımı
Bu noktada son on yılın küresel kırılmalarını Trump’ın kişiliği üzerinden okumak, 11 Eylül’ü yalnızca Bush üzerinden okumak kadar yanıltıcı olur. Trump’ın siyasi üslubu, kurumlara yaklaşımı, müttefiklerle ilişkisi ve güç kullanımındaki al-verci tavrı kuşkusuz ayırt edicidir. Ancak Trumpizm boşlukta ortaya çıkmadı. Onu mümkün kılan sosyal, ekonomik ve jeopolitik koşullar, onlarca yıldır Amerikan toplumunun içinde birikiyordu. 11 Eylül sonrası Amerikan sosyal muhayyilesinin tahrik edilmesiyle, Bush’un da zikrettiği hastalıklı “izmler” bir kez daha (izolasyonizm, korumacılık, yerlilik) ortaya çıktılar. 2008 finansal krizi, bu zemini, daha da kuvvetlendirerek siyasal merkezi iyice kırılgan hale getirdi. Böyle bir zeminde “Önce Amerika” basit bir kampanya sloganından daha fazlasına dönüşebildi. Sonuçta, 11 Eylül’den 15 yıl sonra, oluşan zeminde Trump’ın zuhur etmesi bir imkânsızlık ve Obama’nın iddia ettiği gibi şaka olmaktan çıktı.
Dolayısıyla Trump’ın NATO’ya, serbest ticarete, çok taraflı kurumlara veya geleneksel ittifaklara yönelik tavrını onun kişisel dünyasında okumak yanıltıcı olacaktır. Trump’ın radikal dili, Amerikan toplumunda zaten mevcut bulunan daha yapısal bir soruyu siyasetin merkezine taşıdı. Amerika’nın 1945 sonrasında kurduğu düzenin maliyetini neden Amerikan toplumu taşımaya devam etmelidir? Aynı nedenle Trump’ın ikinci dönemindeki ekonomik milliyetçiliği, tarifeler, müttefiklerle ticari ilişkilerin giderek güvenlik ilişkileriyle iç içe geçmesi veya uluslararası kurumlara koyulan mesafe tek başına bir başkanlık dönemi sapması olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Asıl sorun Washington’un yeni küresel ekonomi-politik hizalanmayı hazmetme kapasitesiyle ilgilidir. Amerika’nın küreselleşmeye ilişkin yaklaşımı artık verimlilikten dayanıklılığa, karşılıklı bağımlılıktan ekonomik güvenliğe, serbest ticaretten stratejik ticarete doğru açık bir şekilde kaymaktadır.
Bu dönüşüm yalnızca Washington’a da özgü değildir. Avrupa Birliği’nin ekonomik güvenlik ve stratejik özerklik gündemi, Çin’in çift dolaşım ve teknolojik kendi kendine yeterlilik politikaları, Rusya’ya uygulanan finansal yaptırımlar, kritik mineraller üzerindeki rekabet ve tedarik zincirlerinin güvenlikleştirilmesi aynı yapısal eğilimin parçalarıdır. Bir zamanlar küreselleşmenin savaşı zorlaştıracağı düşünülen bağlantılar, bugün devletlerin birbirlerine baskı uyguladığı araçlara dönüşmektedir. Gelinen noktada ekonomik ve finansal “darboğazlar” yeni güç siyasetini, enerji hatlarını, ödeme sistemlerini, yarı iletkenlerin, kritik madenleri, veri altyapılarını ve deniz yollarını doğrudan jeopolitik enstrümanlara hatta silahlara dönüştürmüş durumdadır. Burada hatırlanması gereken, altyapıların (finansal işlemler, veri akışları, seyahat rejimleri ve teknoloji ağları) silahlandırılmasının terörle savaş gerekçesiyle 11 Eylül’le başladığıdır. Bugün benzer mekanizmalar büyük güç rekabetinin silahları olarak kullanılıyor. Bu nedenle Trump döneminin küresel ticari, ekonomik ve güvenlik kırılmalarını yalnızca “Trump şoku” şeklinde okumak doğru olmayacaktır.
11 Eylül sonrasında şekillenen dönemin belki de en önemli sonucu, Amerikan iç siyaseti ile küresel düzen arasındaki ayrımın giderek ortadan kalkmasıdır. Washington’ın uluslararası düzeni sürdürebilme kapasitesi artık yalnızca uçak gemilerinin, doların veya askeri üslerinin sayısına bağlı değildir, Amerikan toplumunun bu düzeni taşıma iradesine de bağlıdır. 1945 sonrasında kurulan düzenin dayanıklılığının temel nedenlerinden biri, Amerikan dış politikasının iç politikada geniş bir meşruiyet üretmesiydi. NATO, Marshall Planı, Bretton Woods kurumları, Asya’daki güvenlik ittifakları ve İsrail konusunda farklı biçimlerde tartışılsalar da genel çerçeveye ilişkin güçlü bir toplumsal konsensüs vardı. Amerikan ekonomik büyümesi bu düzenin maliyetleri ile toplumsal refah arasında makul bir bağ kurulabilmesine imkân sağlıyordu. Bugün bu bağ zayıflamış durumda. Amerikan toplumunun önemli bir bölümü için ittifaklar ortak güvenlik üretmekten ziyade Amerikan kaynaklarından yararlanan yükümlülüklere, serbest ticaret ortak refah yerine üretimin yurt dışına taşınmasına, göç Amerikan dinamizminin kaynağı olmaktan ziyade kontrol kaybına, uluslararası kurumlar ise Amerikan nüfuzunun araçları olmaktan ziyade egemenliğin sınırlanmasına ilişkin semboller haline gelebiliyor.
Burada müstesnalık düşüncesinin de ilginç bir dönüşümü söz konusu. Klasik Amerikan istisnacılığı bir taraftan Amerika’nın başka devletlerden farklı olduğunu savunurken diğer taraftan bu farklılığa evrensel bir misyon yüklüyordu. Amerika yalnızca güçlü değil, belirli bir düzenin taşıyıcısı olduğu için “müstesna”ydı. Güncel milliyetçi yorumda ise müstesnalığın ikinci ayağı zayıflıyor. Amerika’nın farklı ve üstün olduğu fikri varlığını sürdürürken, bu üstünlüğün başkaları için düzen üretme yükümlülüğü doğurduğu düşüncesi geriliyor. Müstesnalık böylece misyondan muafiyete, küresel sorumluluktan daha dar bir ulusal çıkara doğru kayıyor. Başka bir ifade ile imparatorluk muhayyilesinden, ulus devlet aklına doğru bir dönüşüm yaşanıyor. Ancak 250. yılında hâlâ iç savaşın hatları üzerinde “bitişik eyaletlerle” ayakta duran ABD’nin, cari topumsal ve ekonomi-politik yapısının bu dönüşümü ne kadar taşıyabileceği şüpheli.
11 Eylül sonrası Amerikan siyasal düşüncesinin uzun serüveni bu açıdan oldukça paradoksaldır. 2001’de Amerika kendi değerlerinin ve güvenlik anlayışının dünyanın her tarafına uygulanabileceğine ilişkin olağanüstü bir özgüvene sahipti. Yirmi beş yıl sonra Amerikan siyasetinin önemli bir bölümü, dünyanın sorunlarını çözmeye çalışmanın Amerika’yı zayıflattığı fikrine yaklaşıyor. Aşırı dışa dönük bir müstesnalık ile daha içe dönük bir müstesnalık arasında yaşanan bu geçiş, Bush’tan Trump’a basit bir ideolojik salınım değildir. Irak, Afganistan, 2008 krizi, Çin’in yükselişi, toplumsal kutuplaşma ve küreselleşmenin siyasi ekonomisinin birlikte ürettiği yapısal bir dönüşümdür.
Amerikan İmparatorluğu Sona mı Erdi?
Burada “Amerikan imparatorluğunun sonu” meselesine dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Eğer imparatorlukla, Amerika’nın dünyanın en güçlü devleti olması kastediliyorsa cevap “hayır”dır. Amerikan maddi kapasitesi hâlâ olağanüstü büyüktür. Eğer küresel askerî varlık kastediliyorsa yine bir sona erişten bahsetmek mümkün değildir. Dolar, Amerikan teknoloji şirketleri, finans sistemi, üniversiteleri ve kültürel etkisi açısından da Amerika için benzersiz imkânları sunmaya devam ediyor.
Üstelik Amerikan gücü yalnızca devletin doğrudan sahip olduğu maddi kapasiteden oluşmuyor. Amerikan düzeninin uzun süre daha az görünür kalan boyutlarından biri, dünyanın gündelik işleyişine yerleşmiş yoğun bir bağımlılık altyapısının merkezinde bulunmasıdır. Fakat bu sistemin tarihsel başarısı yalnızca bağımlılık yaratmasından kaynaklanmıyordu. Hiyerarşi çoğu zaman kurallar, asimetrik bağımlılık karşılıklı bağımlılık, Amerikan güvenlik mimarisi ortak güvenlik, Amerikan merkezli ekonomik bütünleşme ise küreselleşme olarak tecrübe edildi. Bunun nedeni yalnızca Amerikan söyleminin başarısı değildi. Bu düzen gerçekten güvenlik, sermaye, teknoloji, ticaret ve öngörülebilirlik ürettiği için dünyanın önemli bir bölümü sisteme yalnızca zorunluluktan değil, kendi çıkarlarını da onun içinde görerek bağlandı.
Hegemonya tam da bu nedenle yalnızca maddi kapasiteden oluşmaz. Hegemonik düzen, gücün başkalarının davranışlarını sürekli ve görece gönüllü biçimde belirli kurallar içerisinde tutabilmesini de gerektirir. Amerikan düzeninin özgünlüğü, Washington’ın çıkarlarını belirli ölçüde ortak fayda üreten kurumlarla tahkim etmesindeydi. 11 Eylül sonrasında değişen şeylerden biri, bu düzenin aynı zamanda bir hapishane düzeyinde olağanüstü bir disiplin kapasitesi olduğunun giderek daha görünür hale gelmesiydi. Sistem Amerikan hapishanesine dönüştükçe, Washington’un maddi ve altyapısal gücü ile Amerikan düzeninin otoritesi birbirinden ayrışmaya başladı.
Trump döneminde bu gerilim daha da açık hale geldi. Amerika, hegemon olmanın maliyet ve yükümlülüklerini giderek daha fazla sorgularken, hegemonik konumunun sağladığı ayrıcalıklardan da vazgeçmek istemiyor. Eski hegemon hâlâ dünyanın en önemli altyapılarının merkezinde bulunuyor fakat bu düzeni eskisi gibi meşrulaştırmak ve maliyetlerini taşımak istemiyor. Yükselen Çin ise Amerikan gücüne meydan okuyabilecek kapasiteye yaklaşmasına rağmen henüz başkalarının kendi çıkarlarını içinde görebileceği bütünlüklü ve evrensel bir alternatif düzen önerebilmiş değil. Üstelik böylesi bir emperyal kapasitenin oluşabileceğine dair sahici hiçbir işaret de vermiyor. Dolayısıyla küresel düzen, Amerikan dünyası ile dünyanın Amerika’sı arasında tahminde bulunamayacağımız bir süre gerilim ve değişim sancıları yaşamak zorunda kalacaktır.
Yeni Düzen?
Ortaya çıkmakta olan sistemin en belirgin özelliği henüz üzerinde mutabık kalınmış yeni bir dünya düzeninin bulunmamasıdır. Bu yeni dönemin ayırt edici özelliği, devletlerin akışkan ittifaklar içerisine rahatlıkla girip çıkabilmeleridir. Hindistan, Çin’e karşı ABD ile stratejik yakınlaşma geliştirirken Rusya’dan enerji tedarik edebiliyor. Körfez ülkeleri Amerikan güvenlik ilişkilerini korurken Çin ile ticaret ve teknoloji bağlarını derinleştirebiliyor. Türkiye NATO üyeliğini sürdürürken Rusya, Çin, Körfez ve Küresel Güney ile aynı anda farklı ortaklıklar kurabiliyor. Bu tablo ne Soğuk Savaş’ın disiplinli bloklarıyla ne de 1990’ların tek merkezli liberal düzeniyle örtüşüyor. Aynı zamanda ekonomik ilişkiler de giderek jeopolitik ilişkilere dönüşüyor. Bir zamanlar karşılıklı bağımlılık yaratan küresel bağlantılar bugün baskı noktalarına dönüşmektedir. Dolayısıyla yeni dönemin mücadelesi yalnızca kimin daha fazla maddi güce sahip olduğu üzerine değil, kimin hangi ağların merkezinde bulunduğu ve diğer aktörlerin bu ağlara bağımlılığını ne ölçüde siyasi güce çevirebildiği üzerine de yürütülüyor. Bu açıdan yeni dönemin en belirgin özelliği kaostan ziyade ortak bir merkez ve ortak bir siyasal gramerin kaybolmasıdır.
11 Eylül’ün Yirmi Beş Yıllık Bilançosu
11 Eylül’ün gerçek stratejik maliyeti yalnızca başlattığı savaşlarda değil, Amerika’nın tek kutuplu momentini hangi meseleye tahsis ettiğinde aranmalıdır. Washington en güçlü olduğu yıllarda güvenliğini büyük ölçüde devlet dışı bir tehdidin ortadan kaldırılması üzerinden tanımladı. Terörizmi bir güvenlik tehdidinden çıkarıp küresel siyasetin düzenleyici ilkelerinden biri haline getirdi. Askerî güce taşıyamayacağı kadar büyük siyasal anlam yükledi. İstisna halini normalleştirdi. Kendi kurduğu uluslararası düzenin kuralları ile kendi hareket serbestisi arasındaki gerilimi Amerikan gücü lehine çözmeye yöneldi. Bugün bu dönüşümün krizini dünya çaresizce izliyor.
Bu nedenle 25. yılda sorulması gereken soru artık yalnızca “11 Eylül dünyayı nasıl değiştirdi?” değildir. Asıl soru, Amerika’nın, 11 Eylül sonrasında elindeki tarihsel fırsatı neye harcadığı ve bu tercihin, zaten yükselmekte olan yeni dünyanın karşısına hangi siyasi, ekonomik ve stratejik mirasla çıkmasına yol açtığıdır? İlk on yılda Amerika korkularını küresel siyasetin merkezine yerleştirdi. İkinci on yılda bu tercihin maliyetlerinden kaçmaya çalıştı. Üçüncü on yılın ortasında ise artık kendi kurduğu düzenin devam edip etmeyeceğini, hatta devam etmesinin Amerikan çıkarlarına uygun olup olmadığını tartışıyor. Bu süreci işletirken 1945 düzenini terk edilmiş bir şekilde ortada bırakıyor ama kimsenin sahiplenmesine de müsaade etmeyeceğini açıkça ifade ediyor.
Dünya, çeyrek yüzyıl sonra 11 Eylül’ün gölgesinden, onun kadar çarpıcı bir eylem olan 7 Ekim’le çıkmaya başladı. 11 Eylül’le Amerikan jeopolitik dilini fiilen rehin alan İsrail, çeyrek yüzyıl sonra önce Gazze’de soykırıma başladı, ardından 5 ülkeye daha saldırdı ve İran’la büyük bir savaşın başlamasına yol açtı. İsrail’in istikrarsızlaştırıcı adımlarını, Washington’un farklı ülkelere savaş açması, savaş ve işgal tehditleri, liderliklere suikastlar ve İran’a saldırısı izleyerek 11 Eylül’le oluşan Amerikan jeopolitik eksenin kırılmasını sağladı. Üstelik ilk kez bu kırılma Amerika içerisindeki fay hatlarını da derinden sarstı. Önümüzdeki yıllarda, küresel gelişmeleri incelerken Amerika’ya bakan herkesin bir kulağı da Amerikan iç siyasetinde yaşanan gerilimler olacak.
Yıllarca ABD iç siyasetini, “paranoyak Amerikan siyaseti” ekseninde ele alan yaklaşımlar, “Amerikan korkularının” Washington’un küresel konumlanmasını özellikle Soğuk Savaş yıllarının ardından şekillendirmediğine ikna olmuşlardı. Ancak gelinen noktada, bütün Amerikan korkularını, olabilecek en mükemmel sinematografik bir şekilde tatmin eden, yıllarca Hollywood’un gaipten gelen gizli güçlerin Amerika’yı yok etme fantezisini gerçek kılan 11 Eylül’ün, artık Amerikan paranoyalarına hizmet edecek bir sermayesi kalmadı. Amerika artık, siyasal olarak istikrarsız bir ülke kategorisinde ele alınıyor. Ancak hâlâ ekonomik, inovasyon ve küresel tahakküm gücünü korumasından dolayı bu istikrarsızlık gecikmeli bir şekilde maliyetlerini üretiyor. Bu da hâlâ Washington’a bir konfor alanı ve zaman kazandırıyor. Ancak istikrarsızlık bu şekilde devam ettiği senaryoda ilk beklentinin siyasi kaosun artması olmalıdır. Bunun da anlamı anarşik dinamiklerin baskısı altındaki kurumsal sistemin her geçen gün bu kaosu taşımakta zorlanacağı olmalıdır. Sonuç olarak, önümüzdeki yıllar hem Amerikan iç siyasal geriliminin hem de küresel jeopolitik stresin aynı anda yükselme senaryosunun güçlenmesidir.
Bu nedenle 11 Eylül’ün yirmi beş yıllık bilançosu, Amerika’nın çöküşünden ziyade Amerikan gücünün mahiyetindeki dönüşümün hikâyesidir. Washington artık gücünü meşru, öngörülebilir ve başkaları açısından da sürdürülebilir bir düzene dönüştürme kapasitesini kaybetmiş durumdadır. 11 Eylül, ilk yıllarında tahmin edildiği gibi Amerika’nın tek kutuplu momentini yaratmadı. Aksine bu momentin korku, güvenlik ve savaş ekseninde tüketilmesini hızlandırdı. Çeyrek yüzyıl sonra dünya ne Amerikan düzeninin tamamen sona erdiği ne de yerine yenisinin kurulabildiği bir ara döneme girmiş oldu. Önümüzdeki dönemin temel sorusu bu yüzden Amerika’nın güçlü kalıp kalmayacağından çok, Amerikan iç siyasetinin giderek ağırlaşan krizleriyle küresel sistemin aynı anda ne kadar istikrarsızlaşacağı olacaktır. Daha da vahimi, 25 yıl önce 11 Eylül enkazını kaldırmak yerine yalanlar eşliğinde milyonlarca insanın ölümüne yol açan işgalleri başlatarak küresel bir enkaza yol açan neocon aklın, bugün çeyrek asır boyunca ortaya çıkan enkazı kaldırması beklenen Amerikan aklından daha olgun ve sorumlu olmasıdır!
