Görüşler

İki asırlık devlet-toplum gerilimini bitiren Devr-i AK Parti

İki asırlık devlet-toplum gerilimini bitiren Devr-i AK Parti

Araştırmacı Ömer Faruk Kalaycı, AK Parti'nin 25 yıllık dönemini yazdı. İktidar partisinin yaşadığı zorlukları, önüne çıkan engelleri ve yaptığı reformları irdeleyen Kalaycı, askeri vesayetin sonlandırılma süreci dahil demokratikleşme adına atılan adımları ele aldı.

Tarih gürül gürül çağıldıyor. Akışındayız. Bu nedenle yazacağımız her şey objektiflikten uzak olacak. Bugün Demokrat Parti’ye, Menderes’e ya da Turgut Özal’a, Erbakan’a daha anlayışlı bakabiliyor insanlar. Fakat AK Parti dönemi bitmedi. Aktörlerin hemen tümü sağ ve tarih yaşanmaya devam ediyor. Defterler açık. Hesaplar kapatılmadı. Bu koşullarda yapılacak bir değerlendirmenin, çıkartılacak bilançonun soğukkanlı olmasını beklemek biraz güç bu sebeple. Yine de deneyelim...

ASKERÎ VESAYETİ BİTİRMEK

Bu ülkede bir Başbakan asıldığını lise sonda öğrendim. Atatürk’ün ölümü ve yabancı devlet başkanlarının, dış basının onun ölümünün ardından yayınladıkları taziye mesajlarıyla biten tarih dersi kitaplarından değil elbette. Mehmet Ali Birand’ın on bölümlük şu ünlü Demirkırat belgeselinden!

Demirkırat, 12 Mart: İhtilalin Pençesinde Demokrasi, 12 Eylül, Özallı Yıllar ve Son Darbe: 28 Şubat... Yirmi bir yaşındaydım. Bir yandan Birand’ın birbirini izleyen belgesellerini seyrediyor, öte yandan ülkedeki gelişmeleri kaygıyla takip ediyordum: Hrant Dink öldürülmüştü. Orhan Pamuk tehdit ediliyordu. Yüzbinlerce Halk Partili ellerindeki dövizlerle meydanları doldurmuş, Çankaya’da başörtülü bir first lady istemiyorlardı. Haftalar süren tartışmalara ve protestolara bir bahar gecesi ordu da katıldı: “Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.”

Ordu daima politikanın en güçlü öznesiydi Türkiye’de. Disiplin ve düzen özgürlükten daha önemliydi askerler için. Sivillerin arzuladığı açık ve özgür toplum ilkesi belirsizlik demekti. Makro kararların sınırlarını asker çiziyor, askere rağmen çok az şey yapılabiliyordu ülkede. Türkiye Cumhuriyeti’ni onlar kurmuştu. Onu koruyup kollamayı görev edinmişler, bunun en pratik yolunun da farklı görüşteki grupları bastırmaktan geçtiğine inanmışlardı on yıllarca. İnançlarını serbestçe yaşamak isteyen dindarlar, kimlikleri inkâr edilen Kürt milliyetçileri, işçiler daha iyi şartlar içinde yaşasın diye örgütlenen sosyalistler, devletin sınırlanmasını talep eden liberaller, kanaatlerini yazarak, konuşarak yaymaya çalışan her görüşten düşünür... Tutuklanmış, susturulmuş, sürgüne gönderilmiş, öldürülmüştü. Resmî görüşü paylaşmayan gazeteler bombalanmış, siyasi partiler kapatılmıştı. Orta Doğu’da/Kenarbatı’da yaşamanın maliyeti miydi bu?

Yirmi bir yaşındaydım. İdealisttim. Öfkeliydim. Askerlerin değil sivillerin yönetmesini istiyordum. “Ama Türkiye’nin gerçekleri” denilerek kafamıza kakılıp durulan şeylere teslim olmak istemiyor, daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi talep edenlere hak veriyordum. Stephen Kinzer, 2002’de İletişim’den çıkan Hilal ve Yıldız: İki Dünya Arasında Türkiye kitabının Koruyucular başlıklı yedinci bölümünde şöyle diyor: “Demokrasinin en büyük başarılarından biri askerî gücü sivil denetime almasıdır. Demokratik bir ülkede, devleti subaylar yönetemez (...) Demokratik ülkelerde, kamuoyu önünde devlet politikaları hakkında konuşan bir general resmen kınanır veya işine son verilir. Ayrıca kendi meslektaşları tarafından da kınanır. Askerî kanadın sivil denetim altına alınma süreci, yüzyıllardır devam etmektedir. (...) Generaller sessiz ve itaatkâr olduğu zaman, ülke daha demokratik, halk da daha mutlu ve özgür olur. (...) Türkler artık ordunun aşırı müdahaleci ve boğucu hale gelen siyasi gücünden kurtulup, iyi öğrendikleri demokrasi dersini uygulamayı istemektedirler. Türk halkının bilinç düzeyindeki bu yükseliş, orduyu en önemli soruyla karşı karşıya bırakmaktadır. Ordunun önünde iki yol vardır: Ya gerçek demokrasinin önünü keserek halkın iradesine karşı koymak ya da iktidardan gönüllü olarak ayrılıp, ülkenin kaderini hiçbir zaman tam olarak güvenmediği sivillerin yeteneğine ve iyi niyetine bırakmak.”

Kinzer’in dediği gibi ülke bir yol ayrımındaydı: Ya şimdiye kadar olduğu gibi ordu yine belirleyici olmaya devam edecekti ya da gelişip serpilen, artık kabuğuna sığmayan sivil toplumun üstündeki vesayetinden vazgeçecekti. Birincisi değil ikincisi oldu. Fakat ordunun gönüllülüğüyle değil maalesef. Darbe ihtimaline karşı hükümetin yanında duran demokrat gazetecilerin, aydınların ve geniş bir halk desteğinin yanı sıra bürokrasiye sızan, daha sonra kendileri de tasfiye edilecek olan Fethullahçıların bütün kuralları ve ilkeleri hiçe sayan desteğiyle tasfiye edildi askerî vesayet.

OSMANLI’YI HATIRLAMAK

Kabul etmeliyiz ki, bizim Batılılaşma tarihimiz biraz da geçmişi unutmanın, reddetmenin tarihiydi. Cumhuriyeti kuran kadrolar Osmanlı tarihini ve İslam’ı hızla geride bırakmak istemişlerdi. Biz modernleşmekle yetinmedik, Batılılaştık; yani geleneği dönüştürmek, onun bozuk yanlarını törpülemek yerine büyük ölçüde tasfiyeye kalkıştık. Batılılaşıp ölümsüzlüğe erişmek isteyen elitlerimiz modernleşmeyi, geçmişe ait olanı yıkmak, inkâr etmek, unutmak olarak anladılar.

Hâlbuki modernleşmek, geleneği inkâr etmeden onu değişen zamana ve koşullara göre dönüştürmek de olabilirdi. Cumhuriyet kuşaklarının büyük bir kısmı manevi mirastan, yerleşik değer yargılarından ve süzülmüş rafine beğenilerden uzak yetişti. Köklerinden ve mazisinden kopmuş fakat tam anlamıyla modern de olamamış iki arada bir derede bir toplum çıktı ortaya.

Osmanlı, bu kültürel yabancılaşmaya karşı dindarlar ve Batıcı olmayan milliyetçiler için bir kök, bir referans noktasıydı. AK Parti ile birlikte Batılılaşmak uğruna bastırılan büyük tarih geri geldi. Askerî vesayetin tasfiyesinden sonraki en büyük başarısı bu belki de.

Türkiye’nin Osmanlı geçmişini anımsamasını, kendi siyasi ve kültürel kimliğini bulma çabasını anlıyorum. Fakat bu arayış anti-Batıcı bir restorasyona dönüşmemeli, demokrasimize zarar vermemeli; bizi Rusya, Çin gibi otoriter ülkelerin yanına savurmamalı. Osmanlı İmparatorluğu da yüzünü Batı’ya dönmüş, kendini Batı ile karşılaştırarak değiştirmeye çalışmış bir devletti. Osmanlı mirasını, Batılılaşmayı bir dış saldırı ya da komplo saymadan; Doğu’nun Batı karşısındaki yenilgisinin doğurduğu tarihsel tepkiyi de unutmadan hatırlamalıyız.

CUMHURİYET’İ CUMHUR’LA BULUŞTURMAK

Sezai Karakoç “Hatıralarının” bir yerinde amcasından söz ederken şöyle diyor: “Onun nazarında devlet, ferdin çok üstünde bir mertebe. Osmanlı halkının devlete saygısı sanırım amcamda adeta somutlaşmış. Ama, o devleti muhakkak ki cumhuriyette bulamamıştır. Fakat ona isyanı da düşünmemiştir.”

Devleti cumhuriyette bulamamak... Altını kırmızı kalemle çizdiğim bu ifade Anadolu insanının dünya görüşü, politik tavrı ya da [Cumhuriyetten sonra] devlete bakışını çok sarih biçimde ifade ediyor kanaatimce. Sahiden de Anadolu çok uzun bir süre aradığı devleti Cumhuriyet’te bulamadı. Kürt direnişi istisna, ona isyan etmeyi de düşünmedi.

Rejim Atatürk’ü folklorik kültürün bir parçası kılmakta istediği başarıyı gösterememiş olsa da şimdilik, Cumhur’u Cumhuriyet’le buluşturabildiğini kabul etmeliyiz. Erdoğan, halka tepeden bakan, onun gelenekleriyle, değerleriyle, inancıyla savaşan elitleri [orduyu, yargıyı, aydınları] yenmiş, hizaya getirmiş bir kurtarıcı olarak görülüyor büyük çoğunluğun gözünde. Kendisi de bunu ifade ediyor, övünüyor zaten: “Biz 14 yılda ülkemizin tamamında yaptığımız yatırımlar, hayata geçirdiğimiz hizmetlerle cumhur ile cumhuriyeti buluşturduk. Milletimizin Ankara’ya bakışını da değiştirdik.”

Milletin Ankara’ya bakışının değiştiğine kuşku yok. Yeni Rejim devletin kahredici ceberut yüzünü muhalefete düşmüş eski elitlere gösterirken, bir zamanlar Beyazıt meydanında “Laik Devlet-Yıkılacak Elbet” dövizleri taşıyan dindarlar devlet yanlısı tweetler atmaktan, her demokrasi talebine karşılık devletin yanında saf tutmaktan çekinmiyorlar. Çünkü devlet artık onların devleti. “Cumhur” Cumhuriyetle buluştu çünkü.

Yemeklerden önce, askerleri “Tanrı’ya” değil “Allah’a” dua eden, şehitlerinin cenazesini Chopin’in marşıyla değil Itri’nin Segâh Tekbiriyle kaldıran, piyasayı regüle edip, fırsatçı marketlere ceza yağdıran, gerektiğinde kendisi market açıp, halkın ihtiyaçlarına cevap veren, şirketlere kayyum atayan [Osmanlı tipi müsadere], Suriye’de, Ege’de, Akdeniz’de, Kafkasya’da sınırlarının dışına taşma eğilimi gösteren, kısaca halkın aradığı, beklediği devleti verdi, veriyor AK Parti. 2016 sonrası kurulan yeni rejimin, halkın talepleri, ihtiyaçları ve beklentileri, Kemal Tahir’in kavramsallaştırmaya çalıştığı “Kerim Devlet” arzusuyla örtüşür görünüyor.

İslamcılar ve onlara eklenen milliyetçiler artık devletten şikâyet etmiyorlar. Buyurganlığını ve ceberutça tavırlarını yerli ve milli olmayanlara karşı devletin bekası için haklı bile buluyorlar. Kendi silahını üreten, komşu ülkelerle ve Amerika Birleşik Devletleri’yle üst perdeden konuşan, sinik değil etkili dış politika yürüten bir ülkenin yurttaşı olmakla övünüyorlar. Oğuz Atay Temmuz 1974’te Yeni Ortam gazetesine verdiği görüşte, Kıbrıs çıkartmasını, “kendimizi bulma, kendi özümüze eğilme açısından büyük bir fırsat olarak gördüğünü” söylemişti. Türkiye’nin 2016’dan itibaren Suriye’de üstlendiği askerî rol ve daha sonra Esad rejiminin devrilmesine uzanan süreçteki etkisi belli kesimler üzerinde Kıbrıs müdahalesine benzer bir tesir yarattı.

Devleti “Kerim” kılmanın, Cumhurla Cumhuriyeti buluşturmanın maliyeti hukuktan ve demokrasiden uzaklaşmak olacaktı. “İktidarın bölünmüşlüğü” üzerine kurulmamıştı sistem. Halk ne “azla yetinmek” ne de devleti sınırlamak [liberal demokrasi] istiyordu. Onu ele geçirmek, kendi yapmak, kendine itaat ettirmek, kendine benzetince ona teslim olup itaat etmek... Eski elitler tasfiye edilince doğan boşluk halkın gerçek(!) temsilcileri tarafından doldurulmuş, devletin halka yaklaşımı değişmiş, güvenlik politikalarını belirleyen “Kırmızı Kitap” revize edilmiş, halk aradığı-beklediği devletine nihayet(!) “yüz elli yıl sonra” kavuşmuştu. Kimileri bu vuslatı geç kalmış, hayırlı bir vaka olarak kabul edebilir. Yerlilik, millilik, milli iradecilik adına alkışlayıp destekleyebilir. Hülasa, Sezai Karakoç’un amcası bugünkü devleti görseydi onu memnuniyetle karşılardı sanıyorum.

DEMOKRASİYE İNANMAK

AK Parti yalnızca bir siyasi parti olarak değil, Türkiye’nin yaklaşık iki asırlık devlet-toplum geriliminin belirli bir safhasını kapatan tarihsel bir kuvvet olarak görülmeli diyorum. Askerî vesayeti geriletti, bastırılmış muhafazakâr çoğunluğun tarih ve devletle ilişkisini değiştirdi, fakat bunu yaparken demokratikleşmeyi tamamlamak yerine hukuk devletini, açık toplumu, hak ve özgürlükleri bastıran yeni bir devletçilik ve iktidar yoğunlaşması üretti.

Bugün yaşanan onca şeye rağmen Erdoğan’ın neden seçim üstüne seçim kazandığını, bu milletin neden ısrarla ondan vazgeçemediğini anlayamayanlar Türk halkının batılılaşmacı ve laik sivil/askerî bürokrasiye [ve onun ideolojisi Kemalizm’e] beslediği derin öfkeye dönüp bakmalılar bence. Erdoğan milyonlarca insan için gel-geç sıradan bir siyasetçi değil; Müslümanları bürokrasinin [Kemalizm’in] zulmünden kurtarmış bir kahraman. Menderes’in gücünün yetmediğini, Demirel’in yapamadığını, Özal’ın ömrünün vefa etmediği için tamamlayamadığını o yaptı çünkü: a) Orduyu siyasetin dışına itti, etkisizleştirdi. b) Batılılaşmak için unuttuğumuz Osmanlı tarihinin yeniden hatırlanmasını sağladı. c) Cumhuru Cumhuriyetle buluşturdu. Resmî görüşü dindarların ve Kürtlerin lehine yumuşattı, olabildiğince...

Generaller bugün çok sessiz ve itaatkâr. Fakat yalnız ve güzel ülkem hâlâ hayal ettiğim kadar demokratik, özgür ve zengin değil. Orduyu frenliyor diye AK Parti’yi destekleyen bir grup insan bugün küskün ve mağlup. Uzun yıllar askerin siyasetteki sözcülüğünü üstlenmiş, orduyla birlikte resmî ideolojinin bekçiliğini yapmış Halk Partisi’ne de güvenemiyorlar. Onlardanım. Fakat her şeye rağmen ordunun değil sivillerin yönettiği Türkiye’nin belgesellerde seyrettiğim Türkiye’den çok daha huzurlu olduğunu düşünüyorum. Bütün kusurlarına, aksayan yanlarına, geçirdiği yol kazalarına rağmen demokrasiye inanıyorum. Ve biliyorum; yirmi beş yıllık “devr-i ak parti” tarih kitaplarında bir geçiş süreci olarak anlatılacak, okutulacak. Vesayetten kurtulduk ama henüz hukukla sınırlanmış demokratik devlete de varamadık.

*Ömer Faruk Kalaycı, araştırmacı yazar.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir