Halil Turhanlı, ‘Tüm zamanların en iyi caz piyanistlerindendi’ dediği Güney Afrikalı Abdullah İbrahim’i yazdı. Güney Afrika gecekondu mahallelerinin seslerinin onun tarzının temelini oluşturduğunu belirten Turhanlı, İbrahim’in öyküsünün küçük gece kulüplerinden büyük konser salonlarına uzandığını ve ülkenin müziğiyle avangard cazı kaynaştırdığını söylüyor.
Caz müziğinin öncü isimlerinden Abdullah İbraim (Müslüman olmadan önceki adıyla Dollar Brand) geçtiğimiz Haziran ayında huzur içinde hayata veda etti. Dopdolu ve anlamlı bir hayat sürmüştü. Tüm zamanların en iyi caz piyanistlerindendi. Onun müziğinde belirli bir derinlik vardı. Müziğiiyle kendine özgü eşsiz bir ses evreni yaratmıştı. Güney Afrika gecekondu mahallelerinin sesleri onun tarzının temelini oluşturuyordu.
Bu Güney Afrikalı ustanın müziği Cape Town’ın zengin kültüründen beslendi. Onun öyküsü küçük gece kulüplerinden büyük konser salonlarına uzanır. Geleneksel Afrika müziğiyle avangard cazı kaynaştırdı. Apartheid karşıtıydı ;bu nedenle gönüllü sürgün hayatı yaşadı. Bazı besteleri ırkçılık karşıtı hareketle neredeyse özdeşleşti. 1962’de daha sonra evleneceği besteci ve vokalist Sathima Bea Benjamin ile Avrupa’ya göçtü. Nelson Mandela’nın hapsedildiği yıl o da Güney Afrika’yı terk etti. Gittiği her yere köleleştirilen Afrikalıların seslerini taşıdı. Müziği siyahların mücadelesine ışık tuttu.
Babası boyacıydı, evleri boyuyordu. Oğlu dört yaşındayken silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Kilisede piyano çalan annesinden çocuk denilecek yaşta piyano çalmayı öğrendi. On beş yaşında Cape Town’da profesyonel olarak çalmaya başladı. Afrika esinli bebop çalan Dollar Brand Trio’yu kurdu. Bir yıl sonra ünlü trompetçi Hugh Masakela’nın da yer aldığı Jazz Epistles topluluğuyla sahneye çıktı. (Abdullah İbrahim ve Hugh Masekela 15 ve 16 Haziran tarihlerinde Johannesburg’da elli yılı aşkın bir süre sonra ilk kez biraraya gelerek konser verdile).
Abdullah İbrahim caz müziğini siyasi islev(ler) yüklemiş, apartheid rejimine karşı mücadeleye derinden bağlılık duymuştur. 1950’lerden 1990’lara kadar apartheid rejimine karşı çıkan müzisyenlerin başında gelir. Müzik onun için ırkçılığa karşı çıkışta önemli bir silahtı. Müziğiyle baskı ve ayrımcılığı protesto ediyordu. Soweto ayaklanması sürecinde Afrika Ulusal Kongresi’ne desteğini açıkladı. Müziği her zaman özgürlük vaadinde bulunuyordu. 1994’de Nelson Mandela’nın başkanlık yemini töreni için bir senfoni orkestrasıyla sahne aldı. Mandela onu “bizim Mozart’ımız” olarak nitelendirmişti. Apartheid rejiminin yıkılmasıyla birlikte müziği daha duygusal havaya büründü.
1968’de Müslüman oldu. Dollar Brand olan adını Abdullah İbrahim olarak değiştirdi. Onun için İslam’ı kabul etmek radikal bir dönüşümdü. İslamiyet onun manevi arayışlarını doyurdu. Aslında İslam’a mensup insanları Güney Afrika’da gençliğinde tanımış, onların dualarından, ilahilerinden etkilenmişti. İslamiyet‘in bir farkındalık yarattığını ve bu farkındalığın kendisi için “itici bir güç” olduğunu belirtti. “Güzel ve güçlü inanç” sözleriyle tanımladığı bu dinde iç huzur buldu. İslamiyet’e geçiş hayatında ve müziğinde bir dönüm noktası oldu. Gayet kuvvetli bir manevi disiplin edindi. Maneviyat iyiden iyiye onun cazının kurucu unsuru haline geldi. 1970’de Mekke’ye hac ziyareti yaptı. İslamiyet’ı seçtikten sonra hayatında önemli değişiklikler peşpese geldi. “Giderek parçalanan bir hayatta manevi uyum “arayışına yöneldi ve yeni inancı sayesinde bu zorlu mücadeleyi kazandı. “Allah beni kutsadı” diyordu. İslamiyet’te Allah’ın adını anmanın, dua etmenin de kendine özgü kutsal bir müzik olduğu iddiasındaydı. İslamiyet kuşkusuz onun müziğine de yansıdı. Dinsellik, maneviyat o tarihten itibaren müziğinin önemli bir unsuru oldu. Üstelik ırkçılığa karşı mücadelesini daha da kuvvetlendirdi.
1940’lı yılların başlarında swing orkestraları Güney Afrikalı seçkin beyazlara çalıyorlardı. Siyah müzisyenlerin geçimlerini sağlayacak parayı kazanmaları da neredeyse imkansızdı; Johannesburg banliyölerinde karın tokluğuna çalışıyorlardı. İşte Abdullah İbrahim böyle bir ortamda tüm üyeleri siyahlardan oluşan ilk caz topluluklarından Jazz Epistles’i kurdu. Topluluk özgüvenli müzisyenlerinden oluşuyordu. Sophiatown’da bulunan Odin Tiyatrosu’nda gece geç saatlerdeki dogaçlama seanslarıyla ünlendiler. Kısa sürede beğeni kazandılar. Art Blakey’in grubu Jazz Messengers’dan ilham almışlardı. Çoğu zaman dogaçlama yapıyorlardı. Doğaçlama performanslarıyla kısa sürede adeta efsane oldular. Konserlerine karnaval tarzı bir çoşku hakimdi. Özgürlüklerine kavuşan kölelerin sevinci ve coşkusu vardı; onların kutlamalarını çağrıştırıyordu. 1959’da kaydettikleri albümleri onlara daha fazla ün kazandırdı. 1960‘daki Sharpeville Katliamı’ndan sonra apartheid hükümetinin baskısı arttı. Siyahların caz yapmalarına da önemli kısıtlamalar getirildi. Hangi sebeple olursa olsun siyahların biraraya gelip toplanmaları yasaklandı. Topluluk üyeleri Avrupa ve ABD’ye göç ettiler.
Jazz Epistles’in öyküsü Güney Afrika’nın kültürüne derinden kazınmıştır. Grubun geçmişi Güney Afrika’nın gizli ve az bilinen tarihidir. Uzun uzadıya anlatılması gereken bir tarih. Bir yanda enfes bir caz yapıyorlar, beri yandan da ülkenin acımasız ırkçı yasalarıyla mücadele ediyorlardı. Gizlice caz dinleme partileri düzenliyorlardı. Beyaz ırkçı hükümet cazın ırksal kaynaşmaya, karışmaya yol açacağını düşünüyor ve bundan çok çekiniyordu. Müziğin verdiği güçle insanların apartheid baskısını aşacaklarını düşünüyordu.
Jazz Epist Verse 1 başlıklı tek albümleri sadece beş yüz kopya basıldı. Fakat albüm onlara daha fazla begeni kazandırdı. Son derece modern kayıttı. Yorulmak, tükenmek bilmeyen enerjiyle çalıyorlardı. Karmaşık düzenlemeler dikkat çekiyordu. Dogaçlama yapıyor ya da kendi özgün ve etkileyici bestelerini seslendiriyorlardı. Cold Castle Ulusal Caz Festivali’nde dikkat çeken ve ilgi toplayan bir performans sergilediler.
Soweto olayları olarak bilinen siyah başkaldırı apartheid hükümetinin Afrikaans dilini eğitim dili olarak dayatma kararına karşı ögrenci protestosu olarak başlamıştı. Hızla ülke çapında yayılmış ve siyahların özgürlük mücadelesine dönüşmüştü. Abdullah İbrahim’in kuvvetli politik etkiye sahip kompozisyonu “Mannenberg” bu olaylarla ilişkilendirilmiştir. Kompozisyonda kızgınlık ve umut biraradaydı. 1970’ler boyunca periyodik olarak Güney Afrika’ya geri döndü ve bunlardan birinde, Haziran 1974’de saksafoncular Basil Coetzee ve Robbie Jansen ile birlikte “Mannesnberg” adlı parçayı kaydetti. Bu parça siyahların özgürlük mücalesinin gayri resmi marşı parçası haline geldi. Cape Town’da siyahların zorla yerleştirildiği bir kasabanın adını taşıyordu. Apartheid karşıtı parça kalıcı bir etki yarattı. Irkçı rejime karşı direnişin sembolü haline geldi. Apartheid karşıtı mücadelede yol gösterici ve ışık tutucu oldu. Siyahların dayatılan sınırları aşmalarında yardımcı oldu. Parça Zohran Mamdani’nin New York belediye başkanı olarak göreve başlama töreninde de çalındı.
Abdullah İbrahim’inki ruhu doyuran ve zenginleştiren bir müzikti. Geleneksel ile modern olanın karışımıydı. Caz ona ırk ayrımı gözetmeyen bir özgürlük alanı sunuyordu. Çalış tarzını giderek geliştirdi. Piyanoda tuşlara dokunuşu daha yumuşadı, duraklamaları daha anlamlı hale geldi. “Kramet” (Keramet) adlı bestesinde on yedinci yüzyılda Endonezya’dan Cape’e sürgün edilen Şeyh Yusuf el-Mekasseri’yi anıyordu. Şeyh Yusuf Hollanda sömürgeciliğine karşı direnmiş ve Güney Afrika’ya sürgün edilmişti. Değişik İslam tarikatlarından icazet almış bu din büyüğü Güney Afrika’da güçlü etkiler bırakmıştı. İslam’ı seçen Abdullah İbrahim bu parçada onun manevi ve kültürel izlerini takip ediyordu. Allah’ın inananları kuşatan bir mucizesiyle ilgiliydi bu parçası aynı zamanda.
Abdullah İbrahim, Batı Afrika’daki Fransız sömürgelerini, buralardaki insan ilişkilerini ele alıp inceleyen yönetmen Claire Denis’in bazı filmlerinin müziğini besteledi. Müziği filmlerdeki temel duyguyu vurguluyordu. Onun uzun metrajlı ilk filmi Chocolate‘a (1988) lirik atmosfer kattı. Denis filmlerinde Afrika ile ilgili çocukluk deneyimlerinden yola çıktı. Sömürgeci ile sömürülen siyah arasındaki ilişkiyi, çelişkiyi sundu. Filmi besleyen ve anlamı kuvvetlendiren bir müzikti.
Korkusuz Ölüm Yok (S’en fout la mort) Abdullah İbrahim’nin müziğini yaptığı bir diğer Claire Denis filmidir. Denis yine sömürgeciliği eleştirir. Biri Karayipli diğeri Afrikalı iki gencin öyküsüdür. Beninli Dahn ve Fransız Antillerinden Jocelyn yasadışı horoz dövüştürürler. Beri yandan kendilerini dışlayan Fransız toplumuyla uzlaşma sağlamaya çabalarlar. Filmde ırksal çelişki ve çatışma ele alınır. Denis kendi deneyimlerinin yanısıra sömürgeleştirilmiş yerli halkların nevrozunu inceleyen siyasi düşünür-aktivist Frantz Fanon yazılarından da etkilenmişti. Abdullah İbrahim Afrika’nın canlı bir ses manzarasını ekliyordu filme. Müziği diasporik varoluşu yansıtıyordu.
*Halil Turhanlı, hukukçu ve araştırmacı yazar.
