Araştırmacı Muhsin Altun, ‘av-avcı’ tanımı üzerinden insanlığın başlangıcına kadar uzanan süreci ve günümüzdeki versiyonlarını yazdı. İşgalci devletler ‘Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması, İsrail ve ABD’nin İran’a saldırması’nın da bir av-avcı durumu olduğunu belirten Altun, son Körfez olaylarının ‘avcı’nın hesaplarını bozduğunu söylüyor.
Bir tilki gördüm, kuyruğu on metreydi” diye başlayan avcı hikâyesini bilirsiniz: Tilki yaklaştıkça kuyruğu kısalır ve nihayet avcı, “neden kuyruğundan tutup yakalamadın” sorusunu “kuyruğu yoktu ki tutayım” diye yanıtlar.
İlk hikâye anlatıcıların avcılardan çıkması anlamlıdır. Nitekim “Avcı erkek - Toplayıcı kadın” ayrımı, uzun süre antropoloji literatürünü meşgul etti. Özellikle büyük av hayvanları, öldürme eylemiyle olan dolaysız ilişkileri yanında, zapt edilmelerindeki güçlükler ve yüksek besleyici özelliklerinden dolayı avcı-toplayıcı halklar için değerli bir kaynaktır.
Primatlarda sosyal örgütlenmeyi karakterize eden en temel eylem, gıda paylaşımına dayalı sosyal avcılıktır. Tek başına avlanmak verimsiz ve risklidir. Avcı grupları görece daha fazla üyeden oluştuklarında daha cesur ve başarılıdırlar. Deneysel bulgular, üç veya daha fazla üyeli bir erkek grubu yalnız biriyle karşılaştığında erkeklerin saldırma ihtimalinin daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Avcılık, doğası gereği kolektif karakterli olmakla, koordine edilmiş gruplar içerisinde hareket eden yetişkin erkekler tarafından icra edilir. Erkekleri, yetenekleri teyit edilmiş bir üyenin liderliği altında toplayan “av partisi” ilk sosyal örgütlenme formudur. Liderin etkili silah kullanımı ve doğal çevre hakkındaki örtük bilgisi, grup içi itibarının -ve dolayısıyla iktidarının- kaynağıdır.
Ancak işler her zaman planlandığı gibi gitmeyebilir. Örneğin günümüzün Aché (Paraguay) topluluğunda, avcılar avlandıkları günlerin % 40’ında kampa eli boş dönerler. Hadza (Tanzanya) gibi büyük av hayvanlarıyla beslenen topluluklarda bu oran % 97’ye kadar çıkmaktadır. Dolayısıyla liderin, başarısızlığı uygun terimlerle açıklama konusunda da uzman olması beklenir. Kaçırılan atışlar veya kötü yönetilen bir keşif için sorumluluk almak grup içinde kırgınlığı önler. Buna karşılık, örneğin “av hayvanı arkadaşlardan daha zeki çıktı” mealindeki açıklamalar tepkiye yol açar ve liderliği zora sokabilir.
Avcılık sadece primatlara özgü değildir. Bir canlının diğerinin besin zincirinde yer aldığı her durumda “av-avcı etkileşimi” söz konusudur.
Avcının, bırakın saldırısını, varlığına dair işaretler bile av hayvanlarının nüfus yoğunluğunu azaltır. Bu da av kaynaklarının ve nihayet avcıların yoğunluğunu etkileyebilir. Matematikçiler Alfred Lotka ve Vito Volterra’nın burada ayrıntısına girmeyeceğimiz “av-avcı modeli”, bir türün hayatta kalmasının, (1) avcıdan sakınma yeteneğine ve (2) sığınakların varlığına bağlı olduğunu varsayar. Klasik Lotka-Volterra denkleminde, avcı avını yer ama av avcıyı öldüremez; sadece -geliştirdiği çeşitli sakınma yöntemleriyle- onun işini zorlaştırabilir. Yine de evrimsel süreç, iki taraf arasında bir “denge” tesis edecek şekilde seçilim baskıları yaratır.
Lotka-Volterra denklemleri, “yağmacı devlet” (predatory state) ve “asimetrik savaş” koşullarının analizinde yaygın biçimde kullanılmaktadır. Doğa bilimlerinde “avcı”, sosyal bilimlerde “yağmacı” anlamında kullanılan “predator” terimi, bu iki disiplin arasında köprü işlevi görür. Askeri literatürde ise av-avcı modeli, genellikle bir tarafın operasyonel üstünlüğe sahip olduğu; diğer tarafın hayatta kalmaya veya kaçmaya çalıştığı asimetrik durumları ifade eder.
Farklı yoğunluktaki silahlı çatışmaları av-avcı (prey-predator) dinamikleriyle analiz eden çok sayıda çalışma mevcuttur. Bunlardan Lee Chiang’ın (2008) çalışması, klasik Lotka-Volterra denklemini Vietnam savaşına uyarlamakla, literatüre önemli bir katkıdır. Matematikçi Chiang, Pentagon tarafından fonlanan çalışmasında, savaşı karakterize eden üç nüfus değişkenini dikkate alır: Otorite (Authority), İsyan (Rebellion) ve Nüfus (Population). Ekolojik senaryoda, A, R’yi avlar; R, A’ya saldırır; hem A hem de R, (amaca ulaşmanın bir aracı olarak) P’ye erişim için “rekabet” eder. Rakiplerin (avcı ve av) bir arada oluşu, istenmeyen bir durum gibi görünse de stratejik planlama amacıyla tartışılabilir ve kullanılabilir.
A’nın güç kullanımını R ile sınırlı olarak analiz eden Chiang, A’nın saldırı oranının “isyan yoğunluğuna bağlı olduğunu ve otorite yoğunluğundan bağımsız olduğunu” varsayar. İsyancıların yoğunluğunun, nüfusun sağlayabileceği azami katılım yoğunluğunu (K) ifade ettiği senaryoda, A’nın yokluğunda isyancıların yoğunluğu kademeli olarak K’ya doğru artacaktır. K düzeyi, isyancıların mutlak kontrolü ele geçirdiği düzeydir. ABD’nin Vietnam’dan çekilmesiyle Vietkong’un; Sovyetler’in Afganistan’dan çekilmesiyle Taliban’ın ülke sathına yayılması böyledir. Chiang’ın “yoğunluk” (birim alandaki birey/etkileşim sayısı) kavramını, Ruan ve arkadaşlarının (2007) sirke sineklerinin tek bir av üzerindeki “rekabetçi dışlama” olasılığını modelleyen deneysel çalışmasına atıfla geliştirmiş olması anlamlıdır.
Av-avcı etkileşimi her zaman aynı istikamette ilerlemez. Avın da en az avcı kadar çevik çıktığı senaryoda, etkileşim artık iki avcı arasındadır.
Rusya-Ukrayna savaşından esinlendiği anlaşılan biyolog Oleksandr Maistrenko (2020), Lotka-Volterra denklemlerini askeri çatışma modellerine uyarladı. Çalışmanın temel tezi, iki askeri birliğin birbirini yok etme sürecinin, doğadaki bir avcı popülasyonun av popülasyonunu tüketmesiyle matematiksel olarak benzerlik gösterdiğidir. Karşılıklı Ateş Koşulları’nda askeri birliklerin etkileşimini matematiksel bir zemine oturtan bu çalışmadan hareketle, avcı-avcı etkileşiminin ön koşullarını belirlemek mümkündür.
1) Simetrikleşme: Av, avcının en büyük avantajını (örneğin hava üstünlüğü) dengeleme kabiliyetine (hava savunma sistemleri, balistik füzeler vb.) sahip olmalıdır. Sadece bir taraf uzaktan vurabiliyorsa “avcı” odur. Etkileşimi simetrik hale getirmek için karşı tarafın da benzer menzile ve vuruş hassasiyetine ulaşması gerekir.
2) Görünmezliğin Kaybı: Modern savaşlarda avcı, genellikle gizlenme ve üstün gözetleme kabiliyeti sayesinde avını görür; ancak av onu göremez. İki tarafın da birbirini görebildiği senaryoda, iki avcı karşı karşıya demektir. Saldırıya uğrayan tarafın da benzer bir istihbarat, gözetleme ve keşif ağına sahip olması, gizlenen avcıyı açığa çıkarır ve doğrudan hedef haline getirir.
3) OODA Döngüsü: Avcı-avcı etkileşiminde, iki taraf da “Gözlemle, Yönel, Karar Ver, Uygula” (Observe, Orient, Decide, Act) döngüsünü çok hızlı işletir. Bir tarafın tespit edildiği an ile vurulduğu an arasındaki süre kısaldığında, tetiği kimin önce çekeceği kritik hale gelir. Bu koşullarda, tek taraflı avlanmadan ziyade ölümüne bir düello söz konusudur.
4) Karşı Saldırı: Bir tarafın sadece gelen saldırıları göğüslemesi onu av konumunda tutar. Av, saldırganı kendi evinde vurabilecek imkân ve kabiliyete sahip olduğunda avcıya dönüşür. Avcı-avcı etkileşimine geçiş, savunmadaki tarafın saldırganın varlığına doğrudan etki edecek bir “karşı ateş kapasitesi” kazanmasına bağlıdır.
5) Maliyet Simetrisi: Avcı, avını çok ucuza avlıyorsa güç asimetrisi devam eder. Her iki tarafın da birbirine yüksek maliyetli kayıplar verdirdiği senaryoda, çatışma bir “karşılıklı imha” sürecine evrilir. Bu anlamda avcı-avcı etkileşimi bir “simetrik yıpranma” savaşıdır. Çatışma, daha iyi saklanmaktan çok daha hızlı ve daha fazla ateş gücü üreten tarafın kazanacağı bir endüstriyel kapasite savaşına dönüşmüştür.
Özetle, zaferin sırrı salt sayısal üstünlükte değil, “ateş yoğunluğu” ve “kayıp oranı” arasındaki hassas dengede gizlidir. Bir tarafın ateş gücünün karşı tarafın yenilenme hızından fazla olduğu senaryoda, karşı taraf hızla “tükenen av” konumuna düşer.
“Omik veri entegrasyonu” ve “ökaryot-prokaryot etkileşimleri” gibi ilk bakışta ilgisiz görünen alanlarda uzmanlaşan Maistrenko’nun modeli, çatışmanın hangi noktada geri dönülemez bir çöküşe götüreceğini öngörme imkânı sunması açısından önemlidir.
Av-avcı etkileşim modelleri, “Epstein İttifakı” (ABD-İsrail ikilisi) ile İran arasındaki asimetrik ve tırmanma potansiyeli yüksek çatışmaların analizi için uygun bir çerçeve sağlayabilir.
Epstein İttifakı, İran’a ve müttefiklerine (Hizbullah, Hamas, Husi) yönelik “önleyici” saldırılarını uzun süre av-avcı etkileşimi formunda yürüttü. Gelişkin istihbarat, hassas mühimmat ve hava üstünlüğü de bunda etkili oldu. Avcının “av popülasyonunu tüketme” iştahına karşılık, av (İran) savunma ve sığınma kapasitesini sürekli yenilemek zorunda kaldı. Avcı da siyasal tecrit ve ambargolarla ikmal ve tedarik hatlarını keserek İran’ın yenilenme hızını yavaşlattı; bir tür “avı aç bırakma” politikası izledi.
Buna karşılık son saldırıda, Maistrenko’nun analiz ettiği “karşılıklı ateş koşulları”, İran’ın özellikle balistik füze ve SİHA kapasitesini artırmasıyla yeni bir evreye geçti. İran artık sadece av değil, Esptein İttifakı’nın orantısız gücünü sorgulamamıza yol açan bir avcı olma yolundadır. İsrail’in, pahalı ve sofistike hava savunma sistemiyle İran’ın aynı anda fırlattığı yüzlerce ucuz füzeyi vurmaya çalışması, az çok ekonomik bir “yıpranma” yaratacaktır. Modelimizdeki avcı, bu anlamda enerji kaybına uğramakla, “avı yeme hızı” limitine yaklaşmış görünmektedir.
Halen devam eden bir savaşı matematiksel terimlerle analiz etmenin keyfiliği açıktır. Yine de şunlar söylenebilir: Saldırılar, ülkenin coğrafi derinlik ve sosyal direnç avantajını kıracak seviyeye ulaşırsa İran popülasyon dinamiği açısından “çöküş” evresine girecektir. Buna karşılık, İsrail’in saldırganlığını dengeleyebilecek bir hava savunma ağına ve/veya nükleer caydırıcılığa sahip olduğu anda onun “avcı” statüsünü elinden alacaktır. Kuşkusuz “süper avcı” (apex predator) rolündeki ABD’nin orantısız bir müdahalesi, İran’ın yenilenme hızını matematiksel olarak sıfırlayabilir. Ancak böyle bir durum, Hürmüz Boğazı örneğinde olduğu gibi, Epstein İttifakı’nın bölgedeki ikmal hatlarını da kesintiye uğratacağı için denklemi daha da “kaotik” hale getirecektir.
Trump’ın “onları ezdik, ateşkes için yalvarıyorlar” türünden av hikâyeleriyle bu kaosu uzun süre yönetmesi zordur. Akıllı bir avcı, başarısızlığını dürüstlük, sorumluluk ve alınacak derslere odaklanan bir olgunlukla kabul eder. “Sınırım kendi ahlakımdır” diyen birinden böyle onurlu bir itiraf bekleyebilir miyiz?
