Tarihçi ve eğitimci Hasan Köse, Azerbaycan’da okullarda başlayan başörtüsü yasağını yazdı. Devletin inanç özgürlüğü konusunda bir sınırlama yapamayacağını ifade eden Köse ‘İnanç özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve kişinin bedeni üzerindeki karar yetkisi, bireyin devletle kurduğu ilişkinin kurucu sınırlarıdır’ diyor.
Azerbaycan’da başörtülü kız öğrencilerin okul kapılarından geri çevrildiğine ilişkin görüntüler, bizi yeniden çok eski, fakat hâlâ çözülememiş bir soruyla karşı karşıya bıraktı: Devlet, insanın inancına, bedenine ve kendi hayatını biçimlendirme iradesine hangi hakla müdahale edebilir? Tartışma çoğu zaman dinî yükümlülükler ile laiklik arasında sıkıştırılıyor. Oysa asıl mesele kamu otoritesinin kişiye ait alana ne ölçüde girebileceğidir. Başında örtüyle sınıfına girmek isteyen bir çocuğun karşısına devletin çıkması, bir kıyafet uyuşmazlığından fazlasını anlatır: Yurttaşın hak sahibi bir özne mi, yoksa devletin uygun gördüğü biçime sokulacak bir nesne mi sayıldığına ilişkin temel bir tercihi görünür kılar.
Azerbaycan Bakanlar Kurulunun 21 Eylül 2026 tarihli 309 sayılı kararı, mevcut okul kıyafeti düzenlemesine, belirlenmiş formanın bütünlüğünü bozan ve genel eğitimin laiklik ilkesine uygun olmayan diğer kıyafet unsurlarının kullanılamayacağı hükmünü ekledi. Karar metni başörtüsünü açıkça adlandırmıyor; ancak ardından yayımlanan haber ve görüntülerde başörtülü öğrencilerin okula alınmadığı bildiriliyor. Bu ayrım önemlidir: Önümüzde hem bir düzenleme hem de uygulamada yaşandığı bildirilen eğitimden dışlama vakaları bulunuyor. Hukuki ve ahlaki mesele, söz konusu hükmün hangi kıyafeti hedeflediğine ilişkin tartışmadan bağımsız olarak, bir çocuğun eğitim hakkının inanç temelli kıyafet tercihiyle koşullandırılıp koşullandırılamayacağıdır.
İran’da kadınların örtünmesine ilişkin zorlayıcı kurallar, Taliban yönetimindeki Afganistan’da kadın bedenini ve kamusal görünürlüğünü kuşatan ağır yasaklar, Suudi Arabistan’ın geçmişte uyguladığı sıkı giyim denetimi ile Azerbaycan’da başörtüsüne yöneltilen kısıtlamalar aynı siyasal gelenekten doğmuş değildir. Gerekçeleri, kapsamları ve insanların hayatında meydana getirdikleri sonuçlar farklıdır. Suudi Arabistan’da da eski genel örtünme zorunlulukları önemli ölçüde gevşetilmiştir; bugünkü durumu geçmişle özdeşleştirmek doğru olmaz. Buna rağmen karşılaştırmayı anlamlı kılan ortak bir soru vardır: Devlet, dinî bir gerekçeyle örtünmeyi emrettiğinde de laikliği yorumlayarak örtünmeyi yasakladığında da kişinin bedeni üzerindeki karar yetkisini kendisine mal etmiş olmuyor mu? Sorun, pozitivizmin devletçi ve otoriter bir yorumuyla teokratik buyurganlığın kişinin bedeni üzerinde yetki kurma eğiliminde kesişmesidir.
Devletin meşruiyetini, kendi ideolojik doğrularını herkese benimsetme gücünde arayan yaklaşım, hak kavramının içini boşaltır. Hak, yöneticinin uygun bulduğu kişiye tanıdığı geçici bir imkân hâline gelirse yarın başka bir yönetici tarafından geri alınabilir. Oysa inanç özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve kişinin bedeni üzerindeki karar yetkisi, bireyin devletle kurduğu ilişkinin kurucu sınırlarıdır. Anayasal güvence de bu sınırın iktidar karşısında bağlayıcı olması için vardır. Vatandaşın başörtüsü takabilmesi kadar takmamayı seçebilmesi, ibadet etmesi kadar etmemesi, inandığını açıklaması kadar susabilmesi aynı özgürlüğün farklı görünümleridir. Devletin görevi tercihlerin birini kutsallaştırıp diğerini kamusal alandan uzaklaştırmak değil, bu tercihler arasında hak eşitliğini korumaktır.
Bir insanın başörtüsünü dininin gereği sayıp saymaması teolojik ve kişisel bir meseledir. Müslümanlar arasında örtünmenin anlamına, kapsamına, biçimine ve bağlayıcılığına ilişkin farklı yorumlar bulunabilir. Devlet bunlardan birini benimseyip herkese dayattığında dinî otoriteye; yorumlardan birini meşru görmeyip onu kamusal hizmetlerden yararlanmanın engeli hâline getirdiğinde ise tersinden dinî hakemliğe soyunur. Böylece bireyin inançla kurduğu ilişkinin üzerine siyasal bir karar yerleştirilir. İnsanın kendi dinî yorumunu yaşaması için devletin o yorumu doğru bulmasına ihtiyacı yoktur. Özgürlüğün varlık sebebi, çoğunluğun veya iktidarın yanlış, gereksiz, hatta rahatsız edici bulduğu tercihlerin de korunabilmesidir.
Laiklik bu tartışmada özellikle dikkatle ele alınmalıdır. Laik devlet, dinî bir topluluğun devleti olmadığı gibi dinsizliğin veya belirli bir hayat tarzının da devleti değildir. Kamu kurumlarının herhangi bir inanç adına hüküm vermemesi, o kurumlara giren insanların inançlarından görünür izler taşımalarının kendiliğinden yasaklanmasını gerektirmez. Okulun laikliği eğitim programının bilimsel niteliği, öğretmenin kamusal yetkisini dinî telkin için kullanmaması, öğrencilerin birbirine inanç dayatmaması ve herkesin eşit koşullarda öğrenebilmesiyle ilgilidir. Bir öğrencinin başörtüsü takması, başka bir öğrencinin başı açık gelmesi, farklı inanç mensuplarının kendi sembollerini taşıması devletin tarafsızlığını tek başına ortadan kaldırmaz. Devlet ile öğrenciyi aynı özne gibi görmek, laikliği kurumsal tarafsızlıktan kişisel tekbiçimliliğe dönüştürür.
Elbette okul ortak kuralları bulunan bir kurumdur. Hijyen, güvenlik, kimlik tespiti, laboratuvar ve spor etkinliklerinin gerekleri yahut başkalarının özgürlüklerine yönelik somut baskılar, kıyafete ilişkin sınırlı düzenlemeleri haklı kılabilir. Ancak bir sınırlandırmanın kanunda yer alması, onu kendiliğinden meşru yapmaz. Düzenlemenin belirli bir kamusal ihtiyaca cevap vermesi, gerekli olması, benzer amaca daha hafif araçlarla ulaşılamaması ve kişiye yüklediği bedelin ölçülü bulunması gerekir. Öğrencinin saçını örtmesinin hangi somut tehlikeyi doğurduğu gösterilmeden eğitim hakkına erişimin engellenmesi, yönetmelik hükmü ile temel hak arasındaki ilişkinin ters kurulması anlamına gelir. Üniformanın biçimiyle dinî inançtan doğan bir tercihin aynı hukuki ağırlıkta görülmesi de bu sorunu derinleştirir.
Azerbaycan Anayasası’nın 18. maddesi din ve devletin ayrılığını, devlet eğitiminin laik karakterini; 42. maddesi eğitim hakkını, 48. maddesi vicdan özgürlüğünü düzenliyor. Dolayısıyla tartışmayı yalnızca okul forması kararına bağlamak, anayasanın birlikte korunmasını istediği hakları birbirinden koparmaktır. İdari işlem anayasal hakları etkisizleştiremez. Dinî veya vicdani tercihi yüzünden öğrencinin okul kapısında kalması, meselenin ağırlığını artırır. Zira eğitim çağındaki çocuğun kaybettiği şey yalnızca o günün dersi değildir; arkadaşlarıyla kurduğu ilişki, geleceğini belirleme imkânı ve toplumun eşit üyesi olduğuna duyduğu güven de zedelenebilir.
Uluslararası insan hakları hukuku da inancın iç dünyada tutulmasıyla dış dünyada yaşanması arasında bağ kurar. Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 18. maddesi düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü güvenceye alırken dinin açığa vurulmasına yönelik sınırlamaları belirli meşru amaçlar ve gereklilik koşuluna bağlar. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin 22 sayılı Genel Yorumu, dinî nitelikteki kıyafet ve baş örtülerini inancın açıklanmasının mümkün biçimleri arasında değerlendirir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin okul ve üniversitelerde dinî semboller hakkında devletlere belli bir takdir alanı tanıyan kararları bulunduğunu da görmezden gelemeyiz. Bu nedenle her kıyafet sınırlamasının kendiliğinden hukuka aykırı sayıldığını söylemek doğru değildir. Asıl mesele, somut uygulamanın dayanağını, amacını, ölçülülüğünü ve eğitim hakkına etkisini açıkça incelemektir.
Çocuk söz konusu olduğunda mesele daha da hassastır. Çünkü çocuğu aile iradesinin uzantısı yahut devletin yetiştireceği ideolojik yurttaş olarak görmek, iki farklı otoriteyi aynı noktada buluşturur. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 12. maddesi çocuğun görüşünün dinlenmesini, 14. maddesi onun düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü, 28. maddesi eğitim hakkını güvence altına alır. Ebeveynin rehberlik rolü çocuğun gelişen kapasitesiyle birlikte değerlendirilir. Bu sebeple başörtüsünü ailesinin baskısıyla taşıyan çocuğun korunması da kendi iradesiyle taşıyan çocuğun korunması da devletin sorumluluğudur. Biri adına diğerini görünmez kılamayız. Çocuğa “örtünmezsen okula gidemezsin” demekle “örtünüp okula gidemezsin” demek, farklı baskı ilişkilerinden doğsa da çocuğun eğitimini bir kıyafet şartına bağladıkları ölçüde ortak bir hak sorunu üretir.
Beden üzerindeki karar yetkisi meselesi kadınlar bakımından tarihsel olarak ayrıca önem taşır. Kadının örtünmesi, açılması, ne giyeceği ve kamusal hayata hangi görünümle katılacağı uzun süre aile, cemaat, piyasa, erkek egemen toplumsal beklentiler ve devlet tarafından belirlenmeye çalışıldı. Bir baskının din adına, ötekinin özgürleşme adına kurulması, baskıya maruz kalan kişinin iradesini kendiliğinden geri getirmiyor. Kadına yönelik eşitlik talebinin ölçüsü, onun adına tek tip bir görüntü seçmek olamaz. Örtülü kadının eğitim, çalışma ve kamu hizmetlerine erişimiyle örtüsüz kadının aynı haklardan yararlanması birlikte güvenceye alınmalıdır. İradeyi korumadan görüntüyü değiştirmeye odaklanan siyaset, insanı nesneleştirir; kendi tercihleriyle toplumsal hayata katılan kadın öznesini ise ikinci plana iter.
İnanç özgürlüğü, dinî kurumların veya çoğunluğun istediği her davranışın sınırsızca korunması anlamına gelmez. Başkalarının bedenine müdahale, tehdit, çocuk üzerinde cebir, eğitim hakkının engellenmesi, nefret ve şiddet gibi eylemler hukuk tarafından önlenir. Burada esas olan inancın içeriğine göre insanları derecelendirmek yerine, davranışın başkalarının hakları üzerinde yarattığı somut etkiye bakmaktır. Dinî gerekçeyle başını örtmek isteyen kişinin tercihiyle başka birini örtünmeye zorlayan eylem bu sebeple aynı hukuki kategoriye yerleştirilemez. Aynı biçimde, kendisi örtünmemeyi seçen bireyle bir öğrenciyi başını açmaya zorlayan kamu görevlisinin davranışı arasında da açık bir fark vardır. Birinciler kişisel özgürlüğün, ikinciler otorite kullanımının alanına girer.
Azerbaycan yönetiminin önündeki mesele bu bakımdan açıktır: Eğitim hakkını güvenceye alan anayasal hükümlerle okul kıyafeti düzenlemesinin nasıl bağdaştırılacağı açıklanmalı; başörtülü oldukları için okula alınmadıkları bildirilen çocukların durumları gecikmeden incelenmeli, eğitimlerinin kesintiye uğramaması sağlanmalıdır. Yönetmeliğin uygulanmasında inanç temelli ayrımcılığa kapı açan belirsizlikler giderilmeli, öğrencilerin ve ailelerinin itirazları etkili ve bağımsız hukuki denetime açık olmalıdır. Çocukların kişisel tercihleri hakkında konuşulurken onların kendi görüşleri de dinlenmelidir. Kamu otoritesinin gücü, görünüşleri birbirine benzetilmiş öğrenciler üretmekte değil, farklı öğrencilerin aynı okulda eşit ve güven içinde öğrenebilmesini sağlamaktadır.
Örtünmeye zorlanan kadınla örtündüğü için sınıftan uzaklaştırılan kız çocuğu aynı hayatı yaşamıyor; bu deneyimlerin ağırlıkları, siyasal koşulları ve hukuki sonuçları birbirinden ayrılıyor. Fakat her iki durumda da şu ilkeyi savunmak mümkündür: İnsanın inancı üzerindeki yetkiyi devlet devralamaz; bedenine ilişkin meşru tercihlerin yerine resmî ideolojik karar koyamaz. Devletin din karşısındaki tarafsızlığı, insanın inanç karşısındaki özgürlüğü için vardır. Eğitim hakkı da devletin beğendiği kıyafeti giyenlere sunulan bir ödül sayılamaz. Bir çocuğun okul kapısından içeri girmesi, devletin onun düşüncesini onaylamasına bağlı olmamalıdır. Asıl hukuk devleti sınavı, kendi tercihine benzemeyen yurttaşın hakkını da eksiksiz koruyabilmektir.
Bir diğer açıdan, çatışma ve savaşların semboller üstünden yürüdüğünü göz önüne aldığımızda, yasağı uygulayan otoritenin dünyada ve bölgede kendisini bir aks üzerine oturttuğu görülebilir. Bunun Türkiye Azerbaycan İran İsrail hattında bir hizalanma olduğunu düşünmek çok da akla uzak değildir.
*Hasan Köse, eğitimci, tarihçi ve araştırmacı.
