Görüşler

Friedrich A. Hayek: Toplum hukuk ve siyaset teorisyeni

Friedrich A. Hayek: Toplum hukuk ve siyaset teorisyeni

Türkiye Bilimler Akademisi Aslî Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, iktisatçı ve sosyal teorisyen Friedrich A. Hayek’i yazdı. Hayek’in daha çok bir toplum ve siyaset düşünürü olarak tanımlanması gerektiğini söyleyen Erdoğan, düşünürün Nobel Ödülü kazanmasının kendisi için bir talihsizlik olduğunu belirtiyor.

Avusturya doğumlu iktisatçı ve sosyal teorisyen Friedrich A. Hayek’in İktisatta Nobel Ödülü kazandığı 9 Ekim 1974’te açıklanmıştı. Büyük ölçüde bu Ödülün verdiği izlenimle bugün çoğu kimse Hayek’i daha çok bir iktisatçı olarak bilmektedir. Oysa akademik ve entellektüel kariyerinin bütünü nazara alındığında, Hayek’in öncelikli olarak bir toplum ve siyaset düşünürü olarak tanımlanması gerekir.

Nitekim sadece iktisat alanında değil toplumsal, hukukî ve siyasal teoride de Hayek’in açtığı yolda yürüyen veya onun görüşlerinden aldığı ilham veya ışıkla kendi alanlarına dikkate değer katkılar yapan -başta Chandran Kukathas olmak üzere- akademisyen ve düşünürler olduğu gibi; Hayek kendi çağdaşları arasında da Karl Popper (1902-1994), Michael Polanyi (1891-1976) ve Bruno Leoni (1913-1967) gibi düşünürleri de hem etkilemiş hem de onlardan etkilenmiştir.

TOPLUM VE SİYASET TEORİSYENİ OLARAK HAYEK

Hayek’in iktisat alanında Nobel Ödülü kazanması, tuhaf bir şekilde, kendisi için aynı zamanda bir talihsizlik te olmuştur. Çünkü çoğu kimse tarafından onun genel sosyal ve siyasal felsefesiyle olmaktan çok bir iktisatçı olarak bilinmesinin ana nedeni bu Ödüldür. Mamafih, Hayek’in daha çok iktisatçılığıyla anılmasında 1944 yılında yayımladığı Kölelik Yolu (The Road to Serfdom) adlı ünlü eserinde ‘’bilgi problemi’’ni merkezî ekonomik planlanma ile baskıcı bir rejim arasındaki ilişki bağlamında ele almış olması da etkili olmuştur. Oysa Hayek’in düşünce ufku ekonominin nispeten dar alanıyla sınırlanamayacak kadar geniş ve derindir.

Aslında Hayek’in iktisatla ilgili eserleri büyük ölçüde 1950 öncesine inhisar etmektedir ve Nobel Ödülünü de 1930’lu ve 40’lı yıllardaki çalışmalarından dolayı almıştır. Oysa, 1952’de yayımlanan sosyal bilim metodolojisiyle ilgili Bilimin Karşı Devrimi’nden itibaren Hayek’in çalışmaları toplum ve siyaset teorisi alanında yoğunlaşmıştır: The Constitution of Liberty (1960), Studies in Philosophy, Politics, and Economics (1969), Law, Legislation and Liberty (1973, 1976, 1979), New Studies in Philosophy, Politics, Economics, and The History of Ideas (1978), The Fatal Conceit: The Errors of Socialism (1988). Düşünürün bu eserleri onun genel sosyal ve siyasal felsefesinin farklı alanlara uygulanmış örnekleri olarak okunmak gerekir.

HAYEK’E SOL TEPKİ

Hayek’in bir sosyal felsefeci ve siyasal teorisyen tarafının daha az bilinmesinin bir nedeni de, Kölelik Yolu’nda ekonominin merkezî olarak planlanması ile siyasî baskıcılık arasında kurduğu ilişki başta olmak üzere, temel tez ve görüşlerinin nin 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasına hâkim olan düşünce atmosferine uygun düşmemesiydi. O dönemde özellikle Avrupa’da aydınlar arasında sosyalist ve sosyal-demokrat fikirler revaçtaydı ve bu aydınlar klasik liberalizmi de başka bir çağın kalıntısı olarak görüyorlardı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın otoriter veya totaliter olmayan ülkelerinde düşünce dünyasına -Norman Barry’nin deyimiyle (1987)- ‘’sosyal demokrat konsensüs’’ hakimdi. Bu arada, Hayek’in Kölelik Yolu’nda ‘’Nazizmin sosyalist kökleri’’ne dikkat çekmiş olması da solcu aydın kamuoyunu rahatsız etmişti.

Nitekim, bazı muhafazakâr politikacıların onu basit bir anti-komünizme indirgemelerinin de etkisiyle, Kölelik Yolu sol akademya ve aydın çevrelerde o kadar tepki çekmişti ki, bir sosyal bilimci başlığı Kölelik Yolu’na nazire olan (‘’Gericilik Yolu’’, Road to Reaction, 1945) sert bir eleştiri kitap yayımlamıştı. Rubin Gotesky’nin 1948 tarihli bir makalesindeki şu ifade liberalizmin o zamanki zor durumunu anlatmak bakımından anlamlıdır: ‘’Liberalizmin halihazırdaki durumuyla ilgili tahlilimizden çıkan sonuç ümitsiz derecede trajiktir: Liberalizmin durumu totaliterizmin tanrılarına karşı Promete’nin verdiği mücadeleyi andırmaktadır.’’ Gotesky’nin bu tanımına en çok Popper ve Hayek’in totaliterizme karşı verdikleri fikrî mücadele uygun düşmektedir.

Hayek’in toplum, hukuk ve siyaset teorisinin merkezinde ‘’özgür ve adil bir toplum’’ tasavvuru yer almaktadır. Bu tasavvurun kilit kavramları da bireysel özgürlük, insan bilgisinin sınırlılığı, ‘’aklın kötüye kullanılması’’ ve kurucu akılcılık eleştirisi, kendiliğinden doğan düzen ve nihayet adil davranış kuralları olarak hukuk belirtilebilir.

ÖZGÜRLÜK VE ÖZGÜR TOPLUM

Hayek’e göre bireysel özgürlük ve gönüllülük özgür ve adil bir toplumun temelidir. Özgür toplum insanların ‘’ayrı ayrı takip ettikleri amaçlar üzerinde mutabık olmaksızın barış içinde bir arada yaşayabildikleri ve karşılıklı olarak birbirlerini yararlandırdıkları’’ (Hayek 1976: 109) bir toplumdur. Özgürlük herkesin kendi amaçlarını kendi bilgisi ve kontrolü altındaki araç ve imkânları marifetiyle (gerektiğinde başkalarının gönüllü işbirliğinden yararlanarak) ve keyfî bir cebrî müdahaleye maruz kalmaksızın gerçekleştirebileceği bir özel alana sahip olması durumudur. Hayek’e göre, özgürlüğün tipik karşıtı olan cebir ise insanın ahlâkî faillik kapasitesini ortadan kaldırarak onu başka bir kimsenin amaçlarını gerçekleştirmesinin sırf bir aracına dönüştürür. Özgürlüğün gerçekleşmesi için en uygun çevreyi ise evrensel olarak uygulanabilir olan ‘’adil davranış kuralları’’ndan oluşan bir sistem sağlayabilir.

İNSAN BİLGİSİNİN SINIRLILIĞI

Özgür ve adil bir toplum ayrıca insanın aklî kapasitesinin sınırlı ve bilginin toplumda dağılmış olduğu gerçeklerinin de kabul edilmesini gerektirir. Bilgi toplumda milyonlarca bireysel ve kurumsal aktör arasında dağılmış vaziyettedir, bu dağınık blginin ister bir kişi isterse bir kurul olsun tek bir merkezde toplanması imkânsızdır. Ayrıca, bilimsel olarak adlandırılamayacak olan, çok önemli ama organize olmamış ama çok önemli bir bilgi türü olarak ‘’zaman ve mekânla ilgili özel şartların bilgisi’’ de vardır. (Hayek, ‘’The Use of Knowledge in Society’’, 1945).

‘’Verili olarak alabileceğimiz yegâne gerçek, belirli amaçlar için belirli şeylerin nasıl kullanılabileceği hakkında somut bilgiye sahip olan muayyen kişilerin var olduğudur. Bu bilgi bütünleşik bir halde veya tek bir zihinde hiçbir zaman mevcut değildir; her anlamda var olduğu söylenebilecek yegâne bilgi farklı insanların bu ayrı ve çoğu zaman birbiriyle tutarlı olmayan, hatta çatışan görüşleridir.’’ (The Counter-Revolution of Science, 1952, s. 52) Toplumun karmaşık yapısı da insanın toplumsal düzeni iyileştirme çabasında olayların bilgisine hâkim olmasını sağlayacak tam bilgiye ulaşmasına engeldir. Çünkü sahip olduğumuz bütün bilgi bilimsel bilgiden ibaret değildir; ayrıca sözlü ifadeye kavuşturulmamış veya kavuşturulması imkânsız olan ve daha ziyade tecrübî ve yeteneğe dayalı olan bir bilgi türü daha vardır. Onun için, ‘’bilgisinin üstesinden gelinemez sınırlarını kabul etmek, toplum araştırmacısına, (…) kendisini toplumu kontrol etme ölümcül çabasının suç ortağı olmaktan koruyacak bir alçak gönüllülük dersi öğretmelidir.’’ (F.A. Hayek, ‘’The Pretence of Knowledge’’, 1974).

AKLIN KÖTÜYE KULLANILMASI, POZİTİVİZM VE TOPLUMSAL MÜHENDİSLİK

Hayek’e göre, tabiî bilimlerin ilerlemesinin yol açtığı sadece doğal değil beşerî çevremizi de insan iradesinin denetimi altına alma arayışı bilim insanları ve politika belirleyiciler arasında devamlı artan tehlikeli bir güç tutkusunu teşvik etmektedir. Oysa, salt akıl yoluyla ‘’tarih ve toplumun yasaları’’nı bulmak, ve bu sözde yasalara dayalı projeksiyonlar yoluyla toplumun veya insanlığın kaderini belirlemek mümkün olmadığı gibi, toplumun kendisi ve tarihsel evrim süreci içinde gelişmiş olan toplumsal kurumlar da akılcı bir tasarı veya şemaya göre yeniden kurgulanamazlar. Bu gibi iddialar insan zihninde sahip olmadığı üstün bir güç vehmetmek anlamına gelir ve zorunlu olarak özgürlük karşıtı (baskıcı) sonuçlar doğurur.

Hayek’e göre, insanın zihinsel kapasitesinin sınırlı olduğu bilinciyle hareket etmemek ve akla aslında sahip olmadığı türden güçler atfetmek Hayek’e göre ‘’aklın kötüye kullanılması’’dır. Hayek bunun pozitivist sosyal bilim bağlamında ‘’bilim’’ kisvesi altında yapılmasını ‘’bilimsicilik’’ (scientistic) olarak adlandırmaıştır. Ondokuzuncu yüzyılda Saint-Simon’la başlayıp bilahare August Comte ve takipçileri tarafından geliştirilen pozitivist sosyal bilim görüşünün temel hatası, toplumsal gelişimin evrensel yasalarını bulduğunu/bildiğini vehmetmesi ve bu sözde yasalara toplumu bir örgütmüş gibi kurgulayabileceğini varsaymasıdır. Bunun tipik bir ifadesi Comte ve takipçilerinin ‘’toplumun bilimsel yönetimi’’nin peşinde koşmalarıydı. Onun için, onların veya aynı düşüncede olan başkalarının ‘’bilimin gücü’’nü kendi istedikleri belirli sonuçları yaratmak (toplum mühendisliği) için kullanmak istemeleri doğaldı.

KENDİLİĞİNDEN DOĞAN DÜZEN

Oysa, Hayek’e göre, toplum bir düzen oluşturmakla beraber, bir örgüt veya organizasyon değildir. Toplumun breylerinkinden ayrı, kendine ait bir amacı yoktur, oysa örgütler belirli amaçları yerine getirmeleri için kurgulanır ve kurulurlar. Toplumun kendisi ve dil, hukuk ve piyasa gibi kurumlar akıl yoluyla tasarlanma ve kurgulanmaya elverişli birer ‘’örgüt’’ olmayıp (‘’kurucu akılcılık’’ın reddi), tarihsel süreç içinde kendiliğinden bir şekilde teşekkül etmiş olan toplumsal fenomenlerdir. Kendiliğinden düzenler toplumsal iş birliği içindeki bireylerin etkileşim ve iletişimlerinden evrimsel bir şekilde doğmus ve gelişmişlerdir, bunlar kendilerini değişen şartlara uyarlamak suretiyle varlıklarının devamını sağlayan iç dinamiklere sahiptirler. Kendiliğinden düzenler, ünlü deyimle, ‘’insan eyleminin ürünü olmakla beraber, insan tasarımının ürünü değil’’ dirler.

‘’Kendiliğinden düzen’’ teorisi bize kaos gibi görünen şeyin aslında karmaşık bir ilişkiler düzeni oluşturduğunu söylemektedir Onun için, bu düzenler toptancı bir ‘’sosyal mühendislik’’in konusu yapılamazlar, bunlar ancak hayatî önemdeki değişimlere uyarlanmak üzere kendi mantıklarına uygun kısmî düzeltimlere uğratılabilirler. Bu arada, ihtiyaca göre tasarlayarak kurulmuş olan örgüt ve yapıları, bugün yanlış olarak ‘’kurum’’ diye adlandırdığımız evrimsel formasyon veya oluşumlardan ayırmak gerekir. Bunlar belli bir anda ‘’kurulmuş’’ veya ‘’yapılmış’’ değil, evrimsel süreç içinde ‘’oluşmuş’’ olan fenomenlerdir.

KENDİLİĞİNDEN DÜZEN OLARAK HUKUK

Hayek’in hukuk anlayışı da esas olarak kendiliğinden doğan düzen kavramına dayalıdır. Düşünür hukuk konusundaki ilgisini önceleri pozitif hukukun ‘’hukukun üstünlüğü’’nün gereklerini nasıl karşılayacağı üstünde yoğunlaştırmıştı. İlk defa Hukuk Devleti Siyasî İdeali (Political Ideal of the Rule of Law, 1955) adlı kitabında hukukun temel işlevinin kişilere öngörülebilirlik ve güvenlik sağlamak olduğunu vurgulamış ve yasama yoluyla yapılacak kanunların uyması gereken kriterleri açıklamıştı. Buna göre hukukun üstünlüğü prensibi ‘’adil davranış kuraları’’ anlamında hukuk kurallarının genel (gayrışahsî), soyut ve amaçtan-bağımsız olmalarını gerektirmektedir. Adil davranış kurallarının amaçtan bağımsız olmasının özel bir önemi, kişinin ahlâkî failliğinie saygı gereğinden kaynaklanmaktadır. Bireysel özgürlük ve faillik kişinin kendi amaçlarını kendisinin belirleyebilmesini gerektirir. Kuralın kişiye amaç dayatmaması aynı zamanda ahlâkî çoğulculuğun da gereğidir. Oysa hukuk kuralının kişilere önceden belirlenmiş bir amacı dayatması, insanların izleyebilecekleri amaç çeşitliliğine hayat alanı bırakmayacağı için toplumun çeşitlilik ve çoğulculuğuna da ters düşer.

Hayek’in bu ilk döneminde de hukukun devlet taraafından yasama yoluyla üretilmesine karşı eleştirel bir tutum var olsa da, Hayek’te ‘’devletsiz hukuk’’ görüşünün ağır basması büyük ölçüde İtalyan hukukçu Bruno Leoni’nin etkisiyle gerçekleşmiştir. Hukukun esas olarak ‘’kendiliğinden bir düzen’’ olduğu yaklaşımında, ‘’adil davranış kuralları sistemi’’ olarak hukukun kökeni ve büyük kısmı itibariyle devletten bağımsız olarak, mahkemeler tarafından geliştirildiği kabul edilmektedir. Hayek hukukun evrimci bir şekilde gelişmesini Roma hukuku ve İngiliz common law’u örneklerinden yararlanarak açıklamıştır. Bu yeni hukuk perspektifinin en gelişmiş ve nihaî anlatımını düşünürün üç ciltlik Hukuk, Yasama ve Özgürlük (Law, Legislation and Liberty) adlı magnum opus’unun Kurallar ve Düzen (Rules and Order, 1973) adlı birinci cildinde buluyoruz.

GEÇİCİ BİR SONSÖZ

Bu yazının son sözünü liberteryen siyaset teorisyeni ve Hayek uzmanı Chandran Kukathas’a bırakıyorum: ‘’Hayek’in düşüncesinin modern liberalizm içindeki belki de en ayırt edici yanı onun hiç değişmeyen enternasyonalist ve milliyetçilik karşıtı özelliğidir. (…) Hayek için liberalizm sadece evrenselci değil aynı zamanda ulusal sınırların ahlâkî önemini kabul etmeyen enternasyonalist bir inançtı. Bunun için Hayek Açık Toplum geleneği anlamında bir liberalizm anlatımı geliştirmeye çalışmıştır. Bu Hayek’in ulusal sınırların varlığını görmezden geldiğinden ziyade, onun teorisinin ulus devletleri liberalizmin öngördüğü kurumlar olarak değil de aksine liberal teorinin üstesinden gelmesi gereken problemler olarak gördüğü anlamına gelmektedir.’’ (‘’Hayek and Liberalism’’, 2006)

*Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Türkiye Bilimler Akademisi Aslî Üyesi.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir