Görüşler

‘Devlet dersinde öldürülmek’

‘Devlet dersinde öldürülmek’

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer, görev yaptığı Ağrı’da uğradığı mobbing sonrası intihar ettiği belirtilen 28 yaşındaki öğretmen Irmak Ayşe Koparan ve İBB davasında gözaltında yaşadığı kötü muameleyi anlatan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’i yazdı. İki olay üzerinden devletin işleyiş şeklini irdeledi.

Ağrı’da gencecik bir öğretmenin intiharı gündemde. Ardında bıraktığı iddialar ise en az ölümü kadar ağır: Barınma ve ulaşım sorunları, ekonomik sıkışmışlık, değersizleştirilme, mobbing, sistematik biçimde görmezden gelinme…

Yine İBB soruşturması kapsamında tutuklu yargılanan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in gözaltı sürecine ilişkin anlattıkları da kamuoyunun önünde duruyor. İddialar doğruysa ortada yalnızca hukuki değil, aynı zamanda insani ve ahlaki bir problem bulunuyor. Çünkü anlatılanlar, bir soruşturma sürecinden çok aşağılamayı ve fiili cezalandırmayı gösteriyor.

İlk bakışta bu olaylar, farklı farklı hadiseler gibi görünebilir. Ancak bunlar; ilişki, işleyiş, zihniyet anlamında nasıl bir hayat sürdüğümüze ayna tutuyor. Burada iki boyut karşımıza çıkıyor. Birincisi, devletin işleyişi, vatandaşla/toplumla kurduğu ilişki ve bu ilişkinin niteliği. Bu noktada her zaman organize bir kötülüğü, merkezi bir planı ya da karanlık bir odağın varlığını düşünmek zorunda değiliz. Bazen belirli ilke ve değerler etrafında şekillenmemiş kurumsal yapılar da son derece yıkıcı sonuçlar üretebilir. İnsanı merkeze almayan bir işleyiş, zamanla kimsenin özel olarak istemediği ama herkesin katkıda bulunduğu bir mekanizmaya dönüşebilir.

Öyle bir yapıdır ki bu, yanlışların yeniden ve yeniden üretilmesine yol açabilir. Böyle durumlarda kurumların verdiği tepkiler de en az olayların kendisi kadar önem kazanır. Çünkü yalnızca yaşananlara değil, yaşananlar karşısında gösterilen reflekslere de bakıyoruz. Bazen yapılan açıklamalar, verilen güvenceler veya yürütülen süreçler, iddiaları çürütmek yerine kuşkuları pekâlâ büyütebilir.

İkinci husus daha çok toplumsal doku ve iklimle bağlantılıdır. Öyle bir gerçeklik içindeyiz ki dikkat edilirse bu tür iddiaların asla olamayacağına ilişkin bir kanaat taşımıyoruz. Toplumun önemli bir kısmı bu tür iddiaları duyduğunda şaşırmaktan çok ihtimal dâhilinde değerlendiriyor.

Olaylardan çok daha vahimi işin bu kısmıdır. Bir toplumun kendisi hakkında verebileceği en acı hüküm, bazı kötülükleri artık mümkün görmesidir. Bazı kötülüklerle birlikte yaşamakta herhangi bir problem görmüyor olması veya bunu kanıksamasıdır. Hiçbir şey yaşadığımız hayattan daha büyük öğretici olamaz ve yaşadığımız hayat da kurumlara duymamız gereken güveni ve hukukun koruyuculuğuna ilişkin inancımızı biçimlendiriyor. Onlardan neyi bekleyip bekleyemeyeceğimizin ayarlamasını yaptırıyor. Tekrar etmek gerekiyor; evet, işin bir yüzünde yapılan ve kabulü mümkün olmayan iş var ve maalesef bir de bu işin yaşandığı yerde bizim bulunduğumuz gerçeği var.

Bu iki hadisenin gösterdikleri üzerinde durmaya devam etmekte yarar var. Klişeye dönüştürülen Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” düsturu, pragmatik bir konumlanmayı değil tartışmasız odaklanılması ve titizlenilmesi gereken yerin, amaç olduğunu belirtiyor. Amacımız; insanı insanca yaşatmaktır. İnsanı nesneye dönüştüren, çarpık bir düzenin aparatına indirgeyen bir döngünün meşrulaştırımı olamaz. Bu olaylarda da görüyoruz ki, devlet yapılanmamız kendi asli amacına odaklanmakta, buna titizlik göstermekte ciddi bir problem yaşıyor.

Güçlü devlet, insanın hak ve hukukunu güvence altına alan devlettir. Devlet, hakların teminatı olmaktan çıkıp insanların üzerinde baskı kurmanın aracına dönüştüğünde, ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor. Devlet adına yapılanlara, yapılabilenlere, yapılmasına engel olunmayanlara ve olunamayanlara bakıldığında izahı güç bir durumla karşı karşıyayız.

Türkiye’de tarihsel olarak, zaten devlet-toplum ilişkisinin hak ve hukukun merkeze alındığı bir sistematiğe erişemediği problemi önümüzdedir ve maalesef bu olaylarla problemin aynıyla devam ettiği görülmektedir. Devletin eşit yurttaşlık temelinde kurumsallaştırılamaması onu hâlâ belirli kesimlerin imtiyaz ilişkisi kurdukları operasyonel bir aygıt olarak işlediğini gösteriyor. Dolayısıyla devletin kurumsallaşamadığı, toplumun da devletten pay kapma motivasyonuyla yanlış ve tahrik edici bir kulvara sürüklendiği bir döngüde savrulmaya devam ediyoruz. Türkiye’nin yapılanmasını, korunması gereken temel amaca bağlayacak girişimlerden kaçıldıkça ilişki ve işleyiş bu tarz sevimsiz görünümlerle karşımıza yeniden çıkıyor. Nitekim bu tip hadiseleri kendisi için bir kriz, bir varlık saldırısı olarak görmeyen devlet yapılanmamız, durumun vahametini daha da artırıyor. Hele hele bu tip iddiaların ve gündemlerin ele alınış biçiminde, yönetme sürecinde özellikle oluşturulan gizemli “olay olmuş olabilir” iması karanlık ve korkutucu gerçekliğimizi teyit ediyor. Devlet adeta kendi eliyle kendi itibarını, kendi niteliğini hedef tahtasına yerleştiriyor.

İnsanı yaşatmanın doğrudan eşit yurttaşlıkla ve devletin temel görevinin bunu sağlamakla ilintili olduğu gerçeğinden uzak olduğumuzun somut örneği olarak bu olaylar hayatımızdadır. Eşitlik fikrinin kurumsal yapımızın temelinde hayat bulmadığı; tersine, ‘iki kez eşit olanların’, ‘olmak isteyenlerin’ ve ‘olmuş gibi davranabilenlerin’ olduğu bir vasat altı eşikteyiz.

En büyük imtiyazımız ötekinin eşiti olmaktır. Eşitliğin, eşit yurttaşlık fikrinin dayanağı budur. Bu yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir kabuldür.

Tam da bu nedenle bugün yaşananları yalnızca münferit olaylar olarak değerlendiremeyiz. İntiharın kendisi başta olmak üzere intihara giden yol, yoldaki işleyiş sadece bize ölümün trajik hikâyesini sunmuyor. Eğitim gerçekliğimizin nasıl ölümcül bir işleyişte olduğunu da gösteriyor. Döngüsü, işleyişi, yapılanması klikleşme, mobbing, ekonomik kriz, görmezden gelme kısacası insan yerine koymama olan bir yerde eğitim faaliyetinin yürütüldüğünden, o eğitimden memlekete bir hayır geleceğinden bahsedilebilir mi? Aynı şekilde, adaleti ve güvenliği tesis edecek mekanizmalarımızın kendileri birer güvensizlik ve adaletsizlik odağı olmanın töhmeti altındaysa bunun tuzun kokması anlamına geleceği açık değil mi?

Büyük hedeflerden, medeniyet vurgularından, güçlü Türkiye’nin yarınlarından bahsediyoruz. Fakat insanın güvenliğini, onurunu ve hakkını koruyamayan bir düzende esasında neden bahsettiğimizi, nasıl bahsedebildiğimizi sorgulamamız gerekiyor. Bir medeniyet iddiası varsa önce insan yaşatılmalıdır. Bir dava iddiası varsa önce adalet tesis edilmelidir. Bir güç iddiası varsa önce zayıfın hakkı korunmalıdır.

Hiçbir sistem kusursuz değildir. Fakat kurumların niteliği, yanlışın hiç yaşanmamasında değil; yaşandığında gösterilen reflekslerde ortaya çıkar. Hukukun, hakkı ihlal edenin kimliğine bakmaksızın devreye girmesinde ortaya çıkar. Medeniyet inşasının, güçlü Türkiye’nin zemini burasıdır. Devlet yapılanmamızın güvence sağlayamadığı yerde hele bunun gibi olaylar karşısında insanların aklına ilk gelen şey “Bu olmuş olabilir.” düşüncesi ise alarm zilleri çalıyor demektir.

Sürekli başarı hikâyeleri dinlerken, büyük söylemlere maruz kalırken birden bire önümüze öyle hadiseler düşüyor ki kendimizi bütün süslerinden arınmış çıplak gerçekle yüz yüze buluyoruz. Simgesel düzen çöktüğünde karşımızda “gerçeğin çölü” beliriyor adeta. Ağrı’daki öğretmenin ölümü de, gözaltı süreçlerine ilişkin dile getirilen iddialar da bize aynı şeyi hatırlatıyor: insanın insanca muamele görmediğini, haksızlığa uğradığını, hakkının yenildiğini, değer verilmediğini…. ağır bir şekilde düşündürten bir gerçekliğimiz var.

Bu yüzden Ece Ayhan’ın o sarsıcı dizeleri hâlâ güncelliğini koruyor:

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı,

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür.

Mesele, insanı koruması gereken yapıların insanı kırdığı ve değersizleştirdiği yerde ortaya çıkan büyük toplumsal yaradır. Devlet dersinde öldürülmek, tam da bu yaraya verilen isimdir.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir