Görüşler

Hukuk ile siyasetin rahmaniliği ve şeytaniliği

Hukuk ile siyasetin  rahmaniliği ve şeytaniliği

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi İlhami Güler "Türkiye toplumunun kuruluştan gelen ideolojik 'doğum lekesi' bütünleşmeyi-birliği kolaylaştırırken bazen de kırılganlıkların oluşmasına sebebiyet vermektedir" değerlendirmesinde bulunuyor.

1 - HUKUKUN RAHMANİLİĞİ VE ŞEYTANİLİĞİ

Hukuk, hakkın çoğulu olarak ve etimolojik olarak hakkaniyetin ve Allah’ın fiillerinin (Allah’ın bir ismi de “Hakk”tır) yani ahlakın tecellisidir. Herkese ait ve devamlı olan maslahatların, menfaatlerin, güç/devlet ile güven altına alınması ve korunmasıdır. Rahmaniyet’in tecellisidir. Hududullahtır. “Makasidu’ş-Şeria”dır. Kulların haklarının (“İnsan hakları”?), Allah’ın da onayladığı hakları olarak görülmesidir. F. Basttiat’ın dediği gibi, “Hukukun amacı, Adaletin hükümranlığını sağlamak değil; adaletsizliğin hükümran olmasını engellemektir. Adalet, ancak adaletsizlik engellendiğinde gerçekleşebilir” (F. Bastiat, Hukuk. Çev: Y. Arsan-A. Yayla. Ank.2017. s. 35). Hz. Peygamberin buyurduğu: “Kimseye zarar vermek veya zarara uğramak yoktur” hadisi (Ebu Davut, Müsned, 5/56), hukukun genel prensibidir. Hukukun saptırılması kişisel veya zümresel, sınıfsal menfaatlerin, kişisel veya zümresel kinlerin, ihtirasların, zulümlerin “kanun” kılıfı ile yasal/meşru hale getirilmesi çabası olarak şeytanlıktır. İnsanlık tarihinde, her toplumda, her zaman sıkça başvurulan bir haldir, bir hatadır. “Hukuk Devleti” kavramı “Kanun Devleti”, “Polis Devleti”, “Parti Devleti”, “Totaliter/Otoriter Devlet” ve “Tek-adam Rejimi” nin tam karşıtıdır. “Anayasa”, Toplum Sözleşmesi olarak, siyasetin “Hukuk” sınırları içinde yapılmasını garanti eden bir belgedir. Bahsi geçen hukuksuzluklardan uzaklaşmanın yolu, hukuk yapıcıların – vicdanı hür-irfanı hür insanlar olarak-sürekli vicdanen tetikte, teyakkuzda olması, uykusuz-uyanık olması, eleştiriye açık olması ve kararların/kanunların/hukukun, -kimi ilgilendiriyorsa-, mümkün olan oranda onların oydaşması/icması/konsensüsü ile alınmasıdır (Şura-3/159, 42/38, 2/233). Kişilerin, samimiyetle veya güç istenciyle (müstağni) herkesi ilgilendiren mevzularda ve herkesi bağlayacak şekilde hakikat adına zorlama ve tenfiz teşebbüsleri, şeytani bir aldanma/ayartılmadır. “Minareyi çalıp, kılıf uydurmak”, marifet değildir. Hukuk, toplumsal ilişkilerde kalıcı olan, tekrar eden, rutinin, kimseye zarar vermeyecek bir şekilde hükme bağlanmasıdır. Hâkimin başı, göğe değmelidir; siyasal erkin eteklerine değil. Bu nedenle hukuk, siyasal erkten bağımsız olmalıdır (Kuvvetler Ayrılığı). Medeni bir toplum, hukuki kurumlar oluşturma kapasitesine haiz olmak kadar; bundan daha ehemmiyetli olarak, hukuka riayet etme kapasitesine haiz olmaktır.

Kur’an’ın bu konuda ne kadar titiz olduğu bilinmektedir. Allah ile insanlık ve peygamberler arasındaki ilişki “misak” üzerine kurulduğu gibi (7/172); insanların bir biri ile olan ilişkisi de özgür/gönüllü “ahit/akit” (9/1, 4, 100, 177…) ve “biat” (2/282, 48/18) ile “adalet” üzerine kurulmalıdır. Ekonomik konularda genel ilke şöyledir: “Mallarınızı, aranızda batıl bir şekilde yemeyin.” (2/188). Hukuk mevzularındaki genel ilke ise şudur: “Ey inananlar, kendiniz, ana-babanız, en yakınlarınız aleyhine de olsa; şahitlik yaparken, adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. Adalet hususunda “zengin-fakir” ayrımı yapmayın; Allah, zengine-fakire sizden daha yakındır. Adaleti gerçekleştirmede keyfi arzularınıza uymayın.” (4/135).

2-SİYASETİN RAHMANİLİĞİ VE ŞEYTANİLİĞİ

Siyaset, bir yerde-bir arada yaşamak zorunda olan (ülke/vatan/yurt/sınır/devlet) aynı dili konuşan, aynı dine inanan veya farklı dilleri konuşan, farklı dinlere inanan insanların (60/7-9), huzurunu ve güvenliğini sağlama çabasıdır. Bu faaliyet, “kimsenin burnunu kanatmadan” yapılabiliyorsa, Rahmanidir. Tersi zulüm, baskı, kibir, güç istenci, kin, ihtiras, fitne, kandırma, kumpas, pusu, takiyye, ikiyüzlülük… olarak şeytanlıktır. Siyasette alınan kararlar, o coğrafyada yaşayan herkesi etkilediği için, doğası gereği “Büyük Sevap” veya “Büyük Günah”lardır. Siyaset, İslami açıdan “Makasidu’ş-Şeria” olarak yani can güvenliği, mal güvenliği, kişilerin haysiyet/onur (namus) güvenliği, akıl sağlığı ve din ve düşünce özgürlüğünü koruma olarak dinin icrası ve uygulamasıdır. Bu faaliyet, üretme, ticaret yapma kabiliyetleri olmayan, mesleksiz muhterislerin, devlet dolayımı ile itibar; kamu malı/nüfuz hırsızlığı yaparak da zengin olacakları bir makam değildir; “Honourial Duty= Onursal Vazife” olarak icra edilecek bir ahlaki sorumluluktur. Finansmanının hukuki, icraatlarının şeffaf olması asıldır. Maalesef, Türkiye’de günlük dilde “Siyasi olma” veya “Siyasi davranma” ifadeleri ikiyüzlülük, hile yapma, kandırma, yalan, takiyye yapma… anlamlarına kaymıştır.

Batının, birbirini yiyen iç savaşlar, Kilise tahakkümü, Tek kişi (Kral) ve Tek Parti diktatörlüklerinden sonra geliştirmiş olduğu Hukuk Devleti, Demokrasi, Laiklik, Kuvvetler Ayrılığı, Anayasa, Toplum Sözleşmesi, İnsan Hakları.., atılan ve yenilen kazıkların bileşkesi olarak tecrübe ürünü kurum ve kavramlardır. Batılı toplumlar, bu kurumları, kendi evlerini (ülkelerini) ıslah etmek için geliştirmişlerdir. Yöneticileri Dış politikalarında alenen veya gizli (istihbarat örgütleri) şeytanlığa devam etmektedirler. Doğu Despotizmleri (Çin-Rus) ve Ortadoğu rejimleri (Kral, Kaid, Ayetullah…) bu tecrübeden fersah fersah uzaktadır.

3- TÜRKİYE’NİN DURUMU VE SONUÇ

Türk Devrimi, Doğu ve Ortadoğu’dan koparak Batıya bir öykünme teşebbüsüdür. Kurucu Tecrübe, Tek-Adam (Atatürk) ve Tek Parti (CHP) olarak gerçekleşti. Fransız Devrimine bir öykünmeydi. Ancak özünde, Batı tarzı kurumsal yapılar kurmayı hedeflemiş olduğu da inkâr olunamaz. İngiliz Muhafazakârlığının başını çektiği Kuzey Avrupa’nın, Krallıklardan, Kilise yönetiminden, Feodalite (Derebeylik)den Demokrasiye-Laikliğe dönüşümü, Kilise ile “Partnership” lik yaparak parça-parça ıslah ile gerçekleşti. Zor, şiddet, savaş, devrim, baskı içermedi.

Türk Devriminin içerdiği zorlama (şeriat-hilafet ve tarikatların ilgası), mütedeyyin halk yığınlarında bir içerleme ve uçuklama yarattı. 1950’li yıllardan itibaren Demokrasiye geçişle birlikte iktidara gelen Demokratik Partinin iktidardan askeri darbe ile indirilmesi ve üç önderinin asılması, muhafazakâr halk yığınlarında ikinci bir içerleme ve uçuklama yaratmıştır. İki binlere gelinceye kadar, sağ-muhafazakâr iktidarlara karşı askeri darbeler devam etmiştir. İki binlerden itibaren de Demokrasi korunmuş; sek laiklik uygulamaları yumuşatılarak Kuzey Avrupa ülkelerine benzemeye çalışılmıştır. Dinsel bir cemaatin palazlanması sonucu giriştiği bir askeri darbe girişimi (Muhafazakârlığın günahı), halkın direnişi ile püskürtülmüştür (15-Temmuz). Sonrasında “Başkanlık Sistemi”ne geçilmiş, giderek de İktidar partisi, liderinin beden organlarına dönüşmüştür. “Demokratik Parti” hüvviyeti zayıflamış; -kör-topal yürüyen- mevcut devlet “kurum”larının içi hayli boşaltılmıştır.

Türkiye toplumunun kuruluştan gelen ideolojik “doğum lekesi” (Laik-Dindar), Osmanlı bakiyesi bir devlet olarak doğmuş olması hasebi ile, demografisinin dinsel olarak Sünni-Alevi; etnik olarak Anadolu’nun Türk, Kürt, Laz, Arap yerliler; Kafkaslardan ve Balkanlardan göç eden Çerkez, Gürcü, Arnavut, Boşnak…lardan oluşması, din/sünnîlik ortak paydasında ve tarihsel kader birlikteliğinden dolayı, bütünleşmeyi-birliği kolaylaştırırken; bazen de kırılganlıkların oluşmasına sebebiyet vermektedir.

Bu ülkeyi güven ve huzur içinde birlik, bütünlük ve dirlik içinde tutmanın ve yönetmenin yolu, Rahmani bir saik, akli-ahlaki kurum ve kavramlar ile yönetmektir. Aksi teşebbüsler, Ortadoğululaşmadır; yani kişi kültünün doğurduğu despotizm ve mafyalaşma, yani ortaçağ Avrupa’sına yani cehenneme dönüştür. Mütedeyyin olup siyaset yapmak isteyenlerin davası “dinsel” olabilir; ancak politik dilleri dinsel (Allah, Kur’an, İslam, Şeriat, Ayet, Hadis…) olamaz. Dinsel politik dilin bütün dinleri ve tarihlerini ortak olarak kesen ve bugün de hâlâ devam eden üç tehlikeli sonucu olmuştur: İç-savaş/şiddet, despotizm-dogmatizm/totalitarizm ve din istismarı. Gerekçeli, maslahata uygun, makul ve ahlaki bir dil, -ayetlerin ve hadislerin zemini olarak-özünde dinî bir dilin ta kendisidir.

YORUMLAR (14)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
14 Yorum
Bunlar da İlginizi Çekebilir