Görüşler

İmamoğlu unutuldu mu?

İmamoğlu unutuldu mu?

Eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Serkan Özcan, siyaset kulislerinde 'İmamoğlu unutuldu' şeklindeki söylemleri yazdı. İmamoğlu'nun toplumda karşılık bulmadığını söylemenin ancak meydanlarda toplumun teveccühünden anlaşılacağını belirten Özcan, Selahattin Demirtaş örneğini vererek 'Bir siyasetçinin siyasi olarak bitip bitmediğini anlamanın yolu onu siyasetin dışına çıkarmak değildir' diyor.

Son günlerde tuhaf bir ısrarla aynı şeyi okuyoruz…

Ekrem İmamoğlu artık bitmiş. Millet onu unutmuş. Hakkındaki iddialar kamuoyunu ikna etmiş. Siyasi hikâyesinin sonuna gelinmiş. Hatta neredeyse filmin sonuna “The End” yazılmış.

İnsan ister istemez soruyor:

Bir siyasi hikâyenin bittiğine kim, ne zaman ve nasıl karar verdi?

Sandık mı kuruldu? İmamoğlu seçmenin karşısına çıktı da seçim mi kaybetti? Meydanlara çıktı da kimse dinlemedi mi? Konuştu da millet yüzünü mü çevirdi?

Yoksa aylardır cezaevinde tutulan, siyasi faaliyetleri fiilen sınırlandırılan, seçmenle doğrudan temas imkânı elinden alınan bir siyasetçinin yokluğu, şimdi onun “unutulduğunun” delili olarak mı sunuluyor?

Unutulmak başka şeydir, unutturmaya çalışmak başka.

Bir siyasetçiyi kamusal alanın dışına çıkarıp sonra görünürlüğünün azaldığını söylemek siyasi analiz değildir. Önce sonucu yaratıp sonra o sonucu toplumsal gerçeklik diye sunmaktır.

Daha önemlisi, bu iddianın doğruluğunu sınamanın son derece kolay bir yolu var: Ekrem İmamoğlu’nu tutuksuz yargılayın.

Eğer millet İmamoğlu’ndan vazgeçtiyse bırakın, milletin karşısına çıksın.

Eğer söyleyecek sözü kalmadıysa bırakın, konuşsun.

Eğer hakkındaki suçlamalar kamuoyu vicdanında onu çoktan mahkûm ettiyse bırakın, kendisini savunsun.

Eğer siyasi gücünü kaybettiyse bırakın sesini, yüzünü, sosyal medyasını yasaklamayı, siyaset yapsın.

Türkiye’nin geleceğini hukuk dışı girişimler değil, siyaset belirlesin.

Sonra hep birlikte görelim.

Bir siyasetçinin siyasi olarak bitip bitmediğini anlamanın yolu onu siyasetin dışına çıkarmak değildir.

“Bin yıl sürecek” denilen 28 Şubat zulmünün ömrü ne kadar sürmüştür?

Devletin her yerine haince sızan, milletin zihnini kirletmeye çalışan, insanları tıpkı bugünkü gibi Silivri’de zulümle tutan ve darbeye dahi kalkışan bir ihanet şebekesinin nefesi nereye kadar yetmiştir?

Milletle yürüyeni yenebilmişler midir? Millet sinesine aldıklarına sahip çıkmamış mıdır?

Selahattin Demirtaş’ı on sene boyunca hukuk dışı bir şekilde cezaevinde tutuldu diye millet onu unuttu mu?

Ekrem İmamoğlu’nun savunma hakkını dahi elinden aldığınızda bu millet onu unutacak mı?

Üstelik burada mesele yalnızca Ekrem İmamoğlu değil. Asıl mesele, Türkiye’de giderek birbirine karıştırılan iki alan arasındaki sınırdır: Hukuk ile siyaset.

Ceza yargılamasının görevi bir siyasetçinin popüler olup olmadığını ölçmek değildir. Savcının görevi, bir siyasi kariyerin sonunu ilan etmek değildir. Mahkemenin görevi, seçim sonuçlarını öngörmek hiç değildir.

Ceza yargılamasının tek bir meselesi vardır: Bir suç işlendi mi? İşlendiyse bunu gösteren hukuka uygun, somut ve ikna edici deliller var mı? Ve bütün bunlar, sanığın kendisini özgürce savunabildiği adil bir yargılama sonucunda ortaya konulabiliyor mu? Gerisi siyasettir.

Son dönemde hukukla siyaset arasındaki bu sınırın giderek bulanıklaştığını görüyoruz.

Henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmadan siyasi hükümler veriliyor. İddianameler karar gibi okunuyor. Suçlamalar delil, deliller mahkûmiyet, tutukluluk ise suçluluğun kanıtı gibi sunuluyor.

Sonra bütün bunların üzerine bir de siyasi sonuç inşa ediliyor: “Artık bitti.”

İşte asıl itiraz edilmesi gereken yer burası.

Tutukluluk bir kamuoyu araştırması değildir. Cezaevi bir seçim sandığı değildir ve bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması, toplumun o insan hakkındaki siyasi kanaatinin göstergesi hiç değildir.

İmamoğlu’nun ve hiçbir siyasetçinin gerçek siyasi gücünü cezaevinin duvarlarının arkasından ölçemezsiniz.

Bunun tek bir sahici testi vardır: Özgür siyaset.

Bırakın İmamoğlu çıksın. Bırakın hakkındaki bütün suçlamalara cevap versin. Bırakın gazetecilerin karşısına otursun. Bırakın miting yapsın. Bırakın şehir şehir dolaşsın. Bırakın insanlar onu dinlesin ya da dinlemesin. Bırakın ikna olsunlar ya da olmasınlar. Bırakın desteklesinler ya da terk etsinler.

Son sözü millet söylesin!

Çünkü demokratik siyasetin çok basit ama çok önemli bir kuralı vardır: Bir siyasetçinin siyasi kaderine mahkeme koridorları değil, seçmen karar verir.

Tam da bu nedenle “İmamoğlu efsanesi bitti” diyenlerin bundan rahatsız olmaması gerekir. Aksine, buna herkesten fazla onların razı olması gerekir.

Eğer iddialarına gerçekten güveniyorlarsa İmamoğlu’nun özgürlüğünden korkmaları için hiçbir sebep yoktur.

Eğer toplum onu gerçekten unutmuşsa dışarı çıktığında da hatırlamayacaktır.

Eğer siyasi itibarı gerçekten tükenmişse meydanlar onu geri getirmeyecektir.

Eğer seçmen gerçekten kararını vermişse birkaç konuşma bu kararı değiştirmeyecektir.

O halde tekrar soralım:

Madem bitti, neden hâlâ içeride?

Gerçekten bittiğine inanıyorsanız bundan daha kolay ne olabilir?

Tutuksuz yargılayın.

Türkiye olarak görelim: Millet ne düşünüyor, neyi unutmuş, neyi hatırlıyor?

Ekrem İmamoğlu gerçekten unutulmuş mu?

Yoksa birilerinin bitmesini çok istediği bir hikâyeye her gün yeniden “son” mu yazılıyor?

*Serkan Özcan, Eski CHP Genel Başkan Yardımcısı.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir