Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Profesörü İlhami Güler, ahlak teorilerini antik çağdan bu yana ele alarak değerlendirdi. Vicdanın, ahlak için ‘gerekli’ olduğunu ancak ‘yeterli’ bir şart olmadığını söyleyen Güler “Seküler ahlak teorilerinin ‘tek kanatlı’ veya ‘topal’ olmaları bundandır” diyor.
Bu yazı, insanın “Dua” ile, Tanrı’nın da “vahiy” yolu ile inayetine, lütfuna, rahmetine ve hidayetine ihtiyaç duymayan, müstağni bir salt“Vicdan” söyleminin yeterli olduğuna inanan seküler-felsefi Ahlak teorilerinin zaaflarını inceler.
Platon, Aristo’dan bir gömlek ilerde Tanrı’ya varlık olarak “İyi İdeası” adını vermeyi başarır ve “Sokrates’in Savunması”nda Sokrates’e ahlak hususunda tetikte ve teyakkuzda olmayı başarır. Aristo ise, Metafizik/Teoloji yaparken, Tanrı’ya “İlk Neden” der. Her ikisi de, meraktan doğan bir düşünme ile varlığın kökeni(Arche) sorununa cevap ararlar. Hayranlık duygusu ile hayrete düşerek “Bu değirmenin(Güneş sistemi- Eko sistem ve insan) suyu nereden geliyor?” Ahlaki sorusunu sorup da; insanın kendini “borçlu olduğu” verene karşı bir şükran duygusu ile “İman” etmeyi ve ondan “Dua” ile yardım talep etmeyi başaramazlar. Peygamberler, yaşamın nihaî amacını, Tanrı’ya ve hemcinsine karşı ahlaki sorumluluk ile birlikte: 1- Ölüm ile ebedi hiçlikten, 2- Dünyada zulümden, 3- Ahirette cezadan “Kurtulmak(Felah-Fevz)” olarak vazederken; Yunanlı filozoflar, -örneğin Aristo-, salt insana karşı sorumluluk ve dünyevi “Eudaimonia(Mutluluk/İyi yaşam)” olarak vazeder. Aristo, “Nikomakhos’a Etik” adlı kitabında mutluluğu, erdeme göre yaşama olarak tanımlayıp; “Erdem”i de: 1- Karakter erdemi(ölçülülük),2- Cömertlik, 3- Adalet, 4- Yiğitlik olarak sayar. Erdemleri teşhis edecek vicdanı da “Phronesis” yani ustalık, uz-görü, feraset, basiret, aklı başındalık olarak tanımlar.
Mutluluk ahlakının modern temsilcileri J.Stuart Mill(Fayda/Utility) ve William James(Pragma)dir. Her ikisi de, eylemlerimizi bize verdikleri mutluluk oranında “iyi” sayar. Burada “Fayda” ve “Pragma” kavramlarının, Aristo’da olduğu gibi salt bedensel zevk, haz, neşeyi değil; ruhsal/manevi olanı da içermesi, Tanrı’ya borçlu olmaktan doğan şükran hissi ile ona “İman” etme ve Dua ile ahlak alanında ondan yardım talep etmeyi içermemektedir. Temel ilgi alanı, insanın “mutluluğu”dur.(Bu iki teorinin, Kur’an açısından kritiği için bkz: İlhami Güler,“Faydacılık-Pragmatizm ve Ödev Ahlakı Arasında Kur’an’ın Ahlak Metafiziği.” Kur’an’ın Ahlak Metafiziği adlı kitabın içinde. Ank. 2013. S 9 vd.)
Tanrı’yı hesaba katmayan, insan/vicdan merkezli bir başka seküler ahlak teorisi, İmmanuel Kant’ın “Ödev Ahlakı” veya “Kategorik Buyruk” teorisidir: “İyiyi isteme iradesi” nden daha yüksek bir şey yoktur. “Tanrı”, kendisine varlığımızı borçlu olduğumuz için şükran/iman etmeyi gerektiren ve Dua ile kendisinden ahlak alanında yardım talep edeceğimiz bir varlık değil; Kategorik buyruğa uyduğumuz için, hakkettiğimiz ve bu dünyada karşılığını alamadığımız mutluluğumuz için “var”olması ve “Ahiret”i yaratarak bizi ödüllendirmesi “gereken(!) biridir. Tanrı, varlığımızı ve içinde yaşadığımız “Dünya”yı bize bahşeden, bundan dolayı da, iman/şükran borçlu olduğumuz bir zat/kişi/ego/ben/karakter değildir.
Kant, dua ile Tanrı’nın yol göstermesini ve her türlü bireysel ve biricik ahlaki duygulanımı(şükran, saygı, merhamet, sevgi…) ret ederek, Mantık kurallarının kesinliğine yakın “Kategorik buyruk”un her zaman ahlaki doğruyu bulamadığının kanıtı, SS subayı Adolf Eichamann’ın, yargılanmasında kendini savunurken, Yahudileri Gaz odalarına gönderirken, bu eylemi “Kategorik Buyruk”a uyarak yaptığını söylemesidir: “Benim yerimde her kim olsa, bu eylemi yapardı.”(S.Sakman, Rasyonel insanın Felsefesi. İst. 1988. S 52.). Apirori kesin buyruk diye bir şey yoktur.
Bir başka seküler ahlak teorisi J.P. Sartre’a aittir. Ateist Varoluşçu Felsefenin önde gelenlerinden bir olan Sartre, radikal bir özgürlük anlayışı ile “Varoluşun özden önce geldiği” ni söyler. İnsan, özgür olmaya mahkumdur. Bu görüş, Kur’an’ın: “Deki: “Herkes, kendi seçimine-üslubuna/kendini şekillendirmesine göre davranır.”(17/84) ayetini yankılar. Özgürlük, sorumluluktur. İnsan, sadece kendinden değil; bütün insanlardan sorumludur. Özetle Sartre, Kant gibi Vicdanı mutlaklaştırarak Tanrı’ya varlığını borçlu olduğunu ve ona şükran/iman borcu olduğunu, ondan yardım talebini ret eder.
Salt “Vicdan” üzerine kurulu bu teorilerin zaafını Fazlurrahman, “Takva” kavramı dolayımı ile şöyle eleştirir: “ Takva kavramı ile ima edilen “kendini inceleme/nefis muhasebesi”, hiçbir zaman, kendini her şeyden masun görme anlamına gelmez. Tam aksine, takvanın anlamının ayrılmaz bir parçası şudur: Bir insan, davranışlarını düzenlemek için kendini mümkün olduğu kadar nesnel şekilde nefis muhasebesine çekse de, hiçbir zaman doğruyu seçtiği hususunda garanti yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi yeterli olsaydı, “Hümanizm” mükemmelen işler ve böylece “Aşkın’a/Allah’a” ihtiyaç kalmazdı. Fakat, insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olabildiğini biliyoruz. İşte “Takva”, bizzat bu aşkınlığa işaret eder. Zira, onun ima ettiği şey, her ne kadar seçim bizim, çaba/fiil de bizimse de; bizim yapıp etmelerimizin hakkındaki nihâi ve gerçekten nesnel değerlendirme, bizim değil; Allah’ın yetkisindedir.”(Fazlurrahman, Allah’ın mesaji ve Elçisi. Çev: A. Çiftçi. Ank. 1997. S 14)
Sonuç olarak Vicdan, ahlak için “gerekli/zorunlu”; fakat, “yeterli” bir şart değildir. Seküler ahlak teorilerinin “tek kanatlı” veya “topal” olmaları bundandır.
*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.
