Hukukçu ve araştırmacı Halil Turhanlı, Fransız yazar Jean Genet’i yazdı. Genet’in 1060’lı yıllarda ABD’de yükselen siyahilerin kurduğu Kara Panterler Partisi’ne ve ve Filistinlilere desteği desteğe de değinen Turhanlı, Edward W. Said’in onun hakkında söylediklerini de aktarıyor.
1968-1986 yılları arasında Jean Genet’nin politik yazılarının öne çıktığı dönemdir. ABD’deki siyahi aktiviteleri ve daha sonra Filistinlileri desteklemesi hayatında dönüm noktası oldu. Edebiyattan uzaklaştığı, politikayla açıkça ilgilendiği yıllar olarak kabul edilir bu dönem. Ezilenlere verdiği siyasi destek onun estetiğini daha yıkıcı hale getirmiştir. Aslında elbette edebiyatı terk etmedi. Ezilenlerin hikayesini başından geçenlerle eşsiz ve dramatik biçimde harmanladı. Genet bütün “kapatılanlar” ile dayanışma içindeydi. Hapishaneye, akıl hastanesine, bütün kapatılanlar; Marquis de Sade, Antonin Artaud ve diğerleri. Gençliginin önemli bir bölümünü hırsızlık suçundan dolayı hapishanelerde geçiren Genet’in Kara Panterler’e ve Filistinliler’e duyduğu yakınlık yazarlık kariyerinde bir dönüm noktasıdır. Batılıların görmeyi reddettiklerini gösteriyordu yazılarında.
Kara Panterler Partisi 1966’da Kaliforniya, Oakland’da Huet P. Newton ve Bobby Seale tarafından kuruldu. Kısa sürede birçok büyük Amerikan şehrinde örgütlendi. Örgütün doğuş nedeni polisin siyahlara karşı her vesileyle güç kullanmasıydı. Geleneksel Marksizmden hayli uzaktılar. Marx’ın cevaplamadığı, teorisinde yer vermediği sorular ortaya atıyorlardı. Siyahların özgürlük mücadelesine bambaşka bir biçim verdiler. Üçüncü Dünya halklarıyla da dayanışma içindeydiler.
Bazı temsilcileri 1970’de Paris’de Genet’yi ziyaret etmiş ve dayanışma talebinde bulunmuşlardı. O da destek teklifini seve seve kabul etti, hatta bunun için Amerika’ya gelebileceğini söyledi. ABD vize taleplerini sürekli reddettiği için Kanada üzerinden gizlice ülkeye girdi. Girişi, orada üniversitelerde konuşmaları oldukça yankı uyandırdı; siyahlarla mükemmel bir dayanışma örneği verdi. Yasal yollardan ülkeye girme şansına neredeyse hiç sahip değildi. Esasen, “daimi kaçak”tır o. İlk gidişinde son derece gergin bir atmosferde gerçekleşen Demokratik Ulusal Kongre’yi izlemişti. İkincisinde Kara Panterler’i destekleyen, siyasi mahkumların salıverilmesini dile getiren konuşmalar yaptı. Angela Davis onun tercümanıydı. Yale Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayı yaklaşık otuz bin kişi dinledi. Kara Panterler dönemin Amerikan hükümetini “faşist” olarak niteliyorlar, Genet nitelemelerine katlıyordu.
Edward W. Said 1978’de yayımlanan Şarkiyatçılık‘ta Batılıların Doğu hakkında yazdıklarının eleştirel analizini yapmış, bunun siyasal boyutunu ve sömürgecilikle olan derin bağlarını ele almıştı. Buna göre Batı, Doğu hakkında egzotik bir söylem üretmiş ,bu söyleme yıllarca Doğu’yu denetim altına almada başvurmuştur. Bu söylemi sömürgecilik için kullanmıştır. Doğu’nun kendini tanıma yeteneğinden yoksun olduğu iddia edilmiş ve hakkındaki gerçekler Batı tarafından ona öğretilmeye çalışılmıştır. Dogu terbiye edilmeli, gerekirse askeri işgal yoluyla denetim altına alınmalıdır. Doğu vahşi ve egzotiktir ; çekiciliği de bundan dolayıdır. Batı’nın ürettiği söylem böyledir.
Said teorisini daha da geliştirir. Foucault’nun ortaya koyduğu bilgi ve iktidar arasındaki ilişkiyi izler. Bunlar Said için de merkezi öneme sahiptir. Batı on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Dogu’yu egzotik, vahşi ve evcilleştirilmesi gereken bir belde olarak görmüştür. Dogu hakkında ‘bilgi’ inşa ve imal ederek tahakküm kurmayı amaçlamıştır. Bu dogmalar sayesinde Dogu’yu aşağılar. Said, Genet’in Filistinlilerle ilişkisinde Şarkiyatçı bir bakış ve yaklaşım görmez. Genet, Filistin gerçeğine yakından ve sempatiyle bakmıştır. Kendini Filistinlilerin eşiti olarak sunmuştur.
Genet’in anlattıkları Said’nin tezleriyle örtüşür. Said’e göre Genet’nin Filistinlilerle kurduğu ilişki sömürgeci Bat’nın bilgisinin ve bakışının çok uzağındadır. Sömürgecinin kalıplaşmış yargılarına hiç benzemez. Filistin direnişini yürekten destekleyen,1982’de Beyrut’daki Sabra ve Şatila katliamlarına tepki veren Genet bir kimse, bir halk üzerinde egemenlik kurulmasına karşıdır. Onun yaklaşımı Batı’nın Doğu hakkında inşa ettiği söylemin, Şarkiyatçı dogmaların çok uzağındadır. Filistinlilere saygı, sevgi ve yakınlık duyan Batılı bir parya, bir toplumdışı. Onunkisi Filistinlilerle “sevgi dolu bir özdeşleşme”. Onları kucaklamak için öne atılan uzak diyarlardan vicdanlı bir dost. Filistinlilerin direnişiyle kendi yaşamı arasında paralellikler kuruyordu. Onlar hakkında yazmak kendini yazmanın bir aracı haline gelmişti. Bunu politik narsist bir tavır alarak yapmıyordu. Yeni bir evrenselcilik öneriyordu. Ezilenlerin dayanışmasının yeni bir biçimi.
1967’deki büyük Arap yenilgisinin ardından İsrail, Filistin topaklarını işgal etmişti. Bir yıl sonra, 1968’de Filistinli örgütler oluşturuldu ve bunlar özgürlük için silahlı mücadele başlattılar. Bu bakımda1968 yılı Filistin tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Filistinlilerin direnişi sömürgecilik karşıtı hareketlere ve Batı’da genç radikallere esin kaynağı oldu. 1968 Mayıs’ında Avrupa’da da öğrenciler sokaklara, meydanlara çıkmışlardı.
Genet kendini Filistinlilerin çok yakınında konumlandırdı, onlarla eşitlik ilişkisi kurdu. Batılıların düşmanca ya da sinsi hesaplara dayalı ilişkisi yoktu onda. Said’in sözünü ettiği Şarkiyatçı önyargılardan olabildiğince uzaktı. Filistin davasına bağlı, ezilenlerle dayanışan bir parya. Son röportajlarından birinde Fransa’nın, daha geniş anlamda Batı’nın sömürgeciliğine ve onun siyasi hesaplarına, siyasi hegemonyasına karşı olduğunu bildiriyordu.
Genet hayatının son döneminde roman ve oyun yazmayı bırakmıştı. Bu süre içinde genellikle Filistinlileri, Ürdün ve Lübnan’daki mültecileri konu alan denemeler yazdı. Filistin gerçeğine Batılı bir toplumdışı olarak eğildi. Batı toplumlarının dışladığı biri olarak Doğu’daki bir halkın acılarını, yaşamsal sorunlarını ele aldı. Onun bakış açısı alışılageldiğimiz Batılı kimliğine sığmıyordu. Filistin halkının gerçeğinden kalkarak Batı kültürünü, siyasetini sorguladı ve sarstı. Filistinlilerin davasına, ıstıraplarına uzaktan bakmadı, onlara olabildiğince yaklaştı. Bir Batılı için az rastlanan bir şeydi bu.
Genet’nin Filistinlilere olan bağlılığı sevgi dolu bir özdeşleşmeydi. Bu nedenle onların dünyasını anlayabiliyordu. 1986’da ölümüne kadar Filistinli fedailerin ve mültecilerin yaşamını doğrudan görmek için Ürdün ve Lübnan’daki kamplara iki kez gitti. Sevdalı Tutsak adlı anı kitabı kamplara yaptığı ziyaretleri anlatır. Bu kitap Şarkiyatçılığın tamamen dışındadır. Aynı zamanda Sabra ve Şattila katliamlarında öldürülmüş Filistinlilere saygı duruşudur. Aslında bu halklara verdiği destekle kendisini küçümsemiş, aşağılamış olan Batı’yı reddediyordu. Onun metropoldeki göçmenlere, ABD’deki siyahlara, topraklarından sürülen Filistinlilere yaklaşımında bir eşitlik etiği mevcuttu. Onların gönüllü sözcüsü olma sorumluluğunu üstlenmişti. Tarafsız bir gözlemci olmadığını, açıkça Filistinlileri desteklediğini belirtiyordu. Kendini Filistin halkına adamıştı. Batılı insanlarınkinden çok farklı bir varoluş biçimidir onunkisi
19 Eylül 1982 sabahı Genet Şatıla mülteci kampını ziyarat etti. Çok kısa süre önce İsrail ve Lübnan kuşatma altındaki kampa girmiş ve Filistinlileri acımasızca katletmişti. Cesetlerin korkunç kokusu her yere sinişti. Genet katliamdan sonra kampa giren ilk Batılılardan biriydi. İsrail güçlerinin ve Lübnanlı Hıristiyan milislerin mültecilere karşı giriştikleri katliamın ve zalimliklerin yakın tanığı oldu. Kamplardaki Filistinlileri korumak için alınan önlemler hiçbir işe yaramıyordu. Daha doğrusu tüm bunlar aldatmacadan ibaretti. Öldürülen mülteciler hakkında yazdıkları katliamın insani ve siyasi yönünü ve bağlamını ele alıyordu; ama o tarafsız bir gözlemci ve gazeteci değildi. Kampı gezdiğinde cesetler ortaktaydı, öldürülenlere yakından baktı. Bedenlerinde artık yaşamın hiçbir izinin bulunmadığını gözlemledi; yaşam geri gelmemek üzere gitmişti. Said’in de vurguladığı gibi bu katliam bir Batılı tarafından anlatılana kadar Batılılar gerçek olduğuna inanmamışlardı. (Ürdün kralı Hüseyin 1970’lerde Filistinlilerden, Filistinli göçmenlerden nefret ediyordu; onlara insancıl davranmaktan çok uzaktı).
Genet’in desteği Arap dünyasının entelektüelleri tarafından takdirle karşılandı. Avrupa’daki ilerici çevrelerde de bir şekilde “aziz” olduğu onaylandı. Ezilenlerin, yoksulların hafızalarında bıraktığı anılarla hatırlandı ve kutsandı. 1970’lerde demokrasinin yozlaşmasını, ırksal baskıyı ve sömürgeciliği eleştirdi. Irkçılığı oyunlarında da ele almıştı. Siyahlar ABD’de 1961’den itibaren dört yıl boyunca Broadway dışında alternatif olarak sahnelendi. Sahnelenişi sivil haklar hareketinin yükselişiyle aynı zamana denk geldi.
Ezilenleri, horlananları sevme kapasitesi yüksekti. Beri yandan acı çekenlere yakınlık duymayı ahlaki ve politik bir sorumluluk olarak kavrıyordu. Siyasi ve insani bir tutumdur onunkisi. Fanon sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanma aşamasında metropolden gelen dayanışmanın önemini vurgular. Genet’in dayanışması bu bakımdan örnek oluşturur. Onun metropoldeki bir parya olduğunu hatırladığımızda bu dayanışma daha bir anlam kazanır.
*Halil Turhanlı, hukukçu ve araştırmacı.
