Görüşler

Godot’yu Beklemeden!

Godot’yu Beklemeden!

Bazen yalnızca çatışmanın araçları değil, çatışmayı anlamak için kullandığımız akıl da belirli bir tarihsel anda donar. O anda anlamlı olan kavramlar, korkular, ittifaklar, çözüm modelleri ve nedensellikler yıllar sonra da aynı şekilde kullanılmaya devam eder. Oysa dışarıdaki dünya değişmiştir. Anakronizmin en tehlikeli biçimi, bugünün sorularını dünün cevap seçenekleri arasından çözmeye çalışmaktır.

Yeni bir “Çözüm Süreci”nin başlaması ve bugünkü safhasına ulaşması yaygın kanaate göre beklenen bir durum değildi. Oysa süreci mümkün kılan bütün yapısal şartlar ve baskı unsurları gözlerimizin önünde, Suriye’de olgunlaşmaktaydı. Demokratik talebin büyük ölçüde sönümlendiği, ülke içinde ve dünyada siyasalın güvenliğe büyük ölçüde teslim olduğu bir dönemde çözümün ana itici gücünün demokrasi dinamiği olması zaten gerçekçi değildi. Bu şablonun dışına çıkamayan yaklaşımlar; maksimalist ve aktivist bir zeminde, çözümün nihai formülü olarak kodlanan demokratikleşme dışındaki dinamiklerin dönüşümünü sağlıklı bir şekilde okuyamadıkları gibi, yaşanan dönüşümü de içinde bulundukları şikâyet dünyasında fark etmekte zorlandılar. Demokratikleşme dinamiğinin yoksunluğunun sebep olacağı sorunlar elbette ortadadır. Ancak bu durum yeni sürecin özgün yapısını ve işleyişini doğrudan bugüne kadar derinden etkilemedi. Zira bölgesel savaş tehdidinin zirve yaptığı, küresel kırılmaların açık bir şekilde hissedildiği bir dönemde güvenliğe teveccühün demokrasi talebini tabiî bir şekilde ötelemesi beklenmelidir.

Kürt Sorununun asırlık demokrasi açığıyla bağlantılı yapısal ilişkisinin sabit olması ile PKK meselesinin dönüşümü arasında oldukça ciddi bir fark bulunuyor. Kaldı ki PKK’nın 80’ler ve 90’lardaki anlamı ile milenyum sonrası, özellikle de son 15 yılda oturduğu eksen arasında oldukça önemli farklar da var. Nitekim Türkiye’de demokratikleşme ve Kürt meselesine ilişkin siyasal alanın en fazla genişlediği 2000’li yıllarda, PKK’nın terör parantezinden uzaklaşmaması, örgütün demokrasi açığıyla ünsiyetini anlamsızlaştırdı. PKK meselesinin zamanla Kürt sorununun demokratikleşme boyutundan ayrışan, kendi örgütsel, ideolojik, bölgesel ve küresel jeopolitik dinamikleri olan müstakil bir güvenlik meselesine dönüşmesine yol açtı.

Demokrasi açığından bağımsız olarak PKK, elini silaha uzattığı andan itibaren, siyasal alandan çıkarak bir “terör sorunu” olarak var oldu. Tam da bu sebepten dolayı Kürt Meselesi’nin büyük ölçüde Kürt nüfusun yaşadığı coğrafyaya sıkışmasını sağlayarak, Türkiye’nin hem genel demokrasi krizinden hem de geniş toplumsal kesimlerden kopmasına yol açtı. Ancak hiçbir zaman Türkiye açısından ne ulusalcı tezlerin dillendirdiği korkuları hayata geçirecek ne de örgütün ütopyasının hedeflerine ulaşacak bir büyük güvenlik tehdidi olmadı. Aksine eline silah aldığı ilk günden 2000’li yıllara kadar olan dönemde, demokratikleşmenin gecikmesi için müesses nizama konforlu bir faaliyet alanı sunmaktan, Kürt meselesinin ülkenin genel demokratikleşme parantezinde kalmasını engellemekten başka bir neticeye yol açmadı. 2020’lere doğru ise yıllardır geliştirdiği devre mülk yapısını Suriye’de açıktan sözleşmeli bir örgüte dönüştürdü.

Kürt Sorunu ve ağır mağduriyetleri Türkiye’de, PKK hikâyesi ise büyük ölçüde Suriye’de yaşandı. Örgüt Türkiye’de kuruldu ama Suriye’de, Baas’ın kollarında inşa edildi. PKK, Suriye’de Soğuk Savaş yıllarının sonunda ete kemiğe büründü, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıyla ilk ciddi kırılmayı yaşadı, Suriye devriminin başlamasıyla açıktan ABD’nin sözleşmeli örgütüne dönüştü. Bidayeti de nihayeti de Suriye’de gerçekleşen bir örgüt oldu. İlk günden itibaren Suriye sarmalında var olan örgütün hikâyesi, bundan sonra farklı kırılmalar yaşasa da anlaşma zeminini tahrif edecek bazı gelişmeler olsa da veya yeni-PKK’lar, öz-PKK’lar zuhur etse bile büyük ölçüde Suriye’de sona ermiş olacak. Kurulduğu tarihte, ana kadronun en yaşlısı olan 29 yaşındaki Öcalan’ın Suriye sınırını geçmesiyle başlayan serencam, Aralık 2024’te yine Suriye’de Baas’ın yıkılmasıyla fiilen sonun başlangıcına gelmiş oldu. Bu son bir taraf için buharlaşma diğer taraf için yeni bir meşruiyet arzusu içerisinde okunabilir. Ancak nasıl beklentiler olursa olsun, artık örgüt istese de, sürecin merhalelerine yönelik ayak direse de, oyun bozanlık yapsa da eski dünyasındaki gibi var olamayacağı bir sondan ya da başlangıçtan bahsediyoruz.

Özellikle 2013 sonrası, örgütü bir kez daha Suriye’ye taşıyarak Kürt Meselesini ve PKK’yı bir “jeopolitik soruna” dönüştüren örgüt aklı, hiçbir zaman girdiği kulvarın kendi sıkletine uygun olmadığını fark edemedi. Ankara açısından ilk kez, bir “terör sorunu” olmaktan çıkıp sahici bir jeopolitik ve güvenlik tehdidi olarak algılanmaya başlandı. Amerika’nın 11 Eylül sonrası girdiği “terörle savaş” dünyası içerisinde hâlâ varlığı ve süreci meşkuk DAİŞ fenomeni vesilesiyle farklı başkentlerden kendisine verilen kredi ve ihaleler eşliğinde mezkûr “jeopolitik sorun” daha da hormonlu bir şekilde büyüdü. “Rojava Devrimi” ütopyaları eşliğinde büyüyen jeopolitik sorunun, Ankara ve bölge için anlamını aktivizmin içerisinde idrak etmeleri de gerçekten zordu. Bu aktivizm dünyası on yıllardır inşa ettiği kendine özgü teolojinin eşliğinde objektif şartlar nasıl değişirse değişsin kendi varlığını korumaya odaklandı. Bunu da yaparken sonu belirsiz, hedefleri muğlak ve ekseni değişken bir siyasal teoloji eşliğinde, dağa çıkmış bir örgütten dağda mahsur kalmış örgüte dönüşerek, “nöbet yerinden” ayrılmayan bir akıl geliştirdi.

Suriye ütopyasının çöküşüyle yeni bir kırılma yaşandı. Suriye’de ilk günden beklenen son, ağır bir insani ve jeopolitik maliyetle Baas rejiminin yıkılmasıyla neticelendi. Ortaya çıkması muhtemel jeopolitik boşluğun sebep olacağı riskler devleti de yıllardır sürdürdüğü statükodan çıkmaya zorladı. Bahçeli’nin çıkışıyla, on yıllardır en hararetli şekilde statükonun nöbetini tutan aklın, radikal bir açılım yaptığına şahitlik ettik. Bahçeli, yıllar içerisinde oluşan statükoyu altüst ederek, olabilecek en cesur yaklaşımla artık “Godot’yu beklemeyecekleri” ilan etti. PKK, bu kırılmaya ilk liderlik jenerasyonunun devrinin kapanmaya oldukça yaklaştığı bir dönemde, “Godot’yu bekleme” ütopyasının nihayete ermesi için kendisine sunulan fırsatı kabul ederek ilk kez siyasal bir sıçrama yapma imkânına kavuştu.

Beklemenin Siyaseti

Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyununda Vladimir ile Estragon arasında geçen kısa bir diyalog vardır:

“Gidelim”

“Gidemeyiz”

“Neden?”

“Godot’yu bekliyoruz”

Trajedi Godot’nun gelmemesi değildir. Asıl trajedi, beklemenin zamanla kendi gerekçelerini üretmesidir. Vladimir ile Estragon neden beklediklerini bilirler. Fakat bekledikleri şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmezler. Gidebilirler ama gitmezler. Bir süre sonra Godot’nun gelmesi kadar onu beklemek de hayatlarının ana ekseni hâline gelir. Uzun süreli çatışmaların toplumsal psikolojisinde de benzer bir durum ortaya çıkmaktadır. Çatışmalar başlangıçta somut sebepler, talepler, korkular, ütopyalar ve hedefler etrafında şekillenir. Fakat on yıllar geçtikçe çatışmanın kendisi yeni kurumlar, kimlikler, çıkarlar, travmalar, aidiyetler ve hepsinden önemlisi kendi endüstrisini üretmektedir. Çoğu zaman, en başında, basit doğru tercihlerle hiç başlamaması gereken çatışma, giderek insanların, örgütlerin, kurumların, siyasi partilerin, toplumun ve devletlerin dünyayı anlamlandırdığı çerçevelerden birine dönüşmektedir. Bir noktadan sonra taraflar yalnızca çatışmanın içinde yaşamazlar, çatışmayla yaşamayı, hatta çatışmayı üretmeyi ve sürdürmeyi de öğrenirler. Üstelik oluşan statükoyu nihai gerçeklik, endüstriyi ise çıkarlarını koruyan bir düzen olarak görürler.

Godot, onlara kendi hayatlarının sorumluluğunu ertelemek için bir gerekçe vermektedir. Bu durum aslında farkında oldukları tuhaf ama konforlu bir alışveriş imkânı sunmaktadır. Beklemek sıkıcı, tekrarlayıcı ve mutsuzluk vericidir ama aynı zamanda güvenlidir. Eğer giderlerse, bir yön seçmek zorunda kalacaklardır. Seçim yaptıklarında ise yanlış seçim yapabilirler. Başarısız veya pişman olabilirler. Beckett, Godot’yu Beklerken’de dikkatimizi beklenen şeyden, bekleme tecrübesine çevirmektedir. Beklerken zaman belirsizleşmektedir. Çatışmanın tarafları ciddi bir eşzamanlama krizi içerisine girerler. Dün ile bugün birbirine karışır. Hayat, siyasal, jeopolitik, ekonomi-politik, toplum değişir ama onlar zaman içerisinde salınırlar. Aynı konuşmaları yıllarca tekrarlarlar. Bazı şeyleri unuturlar, geçmişi masum bir tarihe yani nostaljiye dönüştürerek bazen yeniden kurgularlar. Gitmeyi düşünürler ama her seferinde “yerlerinde” kalırlar. Godot’yu beklemekten vazgeçseler bile tekrar “bekleme haline” avdet etmek için hazırda beklerler, bahaneler ararlar. Yalnızca zaman geçsin diye kendilerine sürekli oyalanacak şeyler bulurlar. Kozmik düşmanlıklar ve ezberler bu ihtiyacı fazlasıyla karşılar. Hayatları, tahayyülleri hatta geçmişleri garip bir gelecek zaman kipine dönüşür: Şimdi değil, yakında!

Türkiye’de yıllarca “terörle mücadele” edilirken zuhur eden statükonun da ‘Godot’su oldukça güçlüydü. Beklemek, bu topraklarda devletin de en başarılı şekilde hayata geçirdiği bir eylemdir. Osmanlı’nın 19. yüzyılından itibaren sorunları aslında gayet iyi teşhis eden ama çözüm için bir türlü eyleme geçemeyen akıl ve uzun hikâyesi hemen dikkatimizi çeker. III. Selim’den II. Mahmud’a, Tanzimat’tan Islahat Fermanı’na ve Kanun-ı Esasi’ye uzanan çizgi, devletin kendi sorunlarının giderek daha fazla farkına vardığını gösterir bize. Fakat teşhis ile dönüşüm arasındaki mesafe, tıpkı bugün olduğu gibi hiçbir zaman makul düzeye ulaşamamıştır. Sorunlar bilinmekte, çözüm denenmekte, çözümün maliyeti ortaya çıktığında ise sistem yeniden kendini daha rahat hissettiği hâle, cenin pozisyonu olan statükoya hızla geri dönmektedir.

Osmanlı siyasi dilinin bu davranış için son derece anlamlı bir ifadesi de vardı: İdare-i maslahat. Kavram başlangıçta mutlaka olumsuz bir anlam taşımıyordu. Aksine şartları gözetmek, çatışmayı büyütmeden mevcut durumu yönetmek, mümkün olanla yetinmek ve pragmatist yaklaşımı korumak devlet idaresinin doğal bir parçasıydı. Fakat zamanla “idare-i maslahat”, köklü bir çözüm üretmek yerine meseleyi şimdilik yürütmenin, ıslahat-ı esasiyyenin karşıtı olan, bugünkü krizi atlatarak esas kararı yarına bırakmanın adı haline geldi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı’dan devralınan bürokratik alışkanlıklar tartışılırken, “idare-i maslahat”ın yanında “bekleticilik”, “havalecilik”, “yukarıya yazma illeti”, “iş yapmamazlık” ve hatta “gelgitçilik” gibi ifadelerin kullanılması tesadüf değildir. Devletin karar vermek yerine dosyayı dolaştırması, sorumluluğu başka bir makama aktarması ve böylece zamanı kararın yerine koyması başlı başına bir yönetim meselesi olarak görülüyordu.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin siyasal tarihinde Godot’nun gölgesi oldukça eskidir. Godot bazen uygun uluslararası konjonktürdür, bazen yeterli toplumsal mutabakattır, bazen devletin güçlenmesi, bazen güvenliğin tamamen sağlanması, bazen seçimler, bazen korkular, bazen de bir sonraki kriz atlatıldıktan sonra başlayacağı söylenen reformdur. Her gerekçenin kendi içinde makul olduğu dönemler vardır. Fakat “şimdi değil” yeterince uzun tekrarlandığında bir politika olmaktan çıkarak yönetim kültürüne ve algoritmaya dönüşmektedir.

Bir yönüyle idare-i maslahat, bu kültürün Türk siyasal dilindeki Godot’ya en yakın karşılığıdır. Meseleyi çözme, şimdilik idare et, bugünü kurtar. Nihai kararı verme, şartların biraz daha olgunlaşmasını bekle. Fakat devletlerin de bireyler gibi yarına bıraktıkları her mesele yarın aynı mesele olarak yerinde durmamaktadır. Hareket etmeyen meseleler değil aktörlerdir. Aradan geçen zamanda sorunların etrafında yeni çıkarlar, yeni korkular, yeni kurumlar, yeni dengeler, yeni maliyetler ve yeni kimlikler oluşur. Böylece dün çözmenin maliyetinden kaçınmak için yapılan erteleme, yarın çözümü daha da maliyetli hale getirir. Sadece son çözüm sürecinin, 22 Ekim 2024’ten bu yana üzerinden 23 ayın nasıl geçtiğini hatırlamak bile Godot’yu bekleme azmini ve idare-i maslahatın kuvvetini anlamak için yeterli olabilir.

Anakronizm Krizi

Godot’yu beklerken zaman ilerlediği halde zihin genelde ilerlemez ve derin bir anakronizm kaçınılmaz hâle gelir. Objektif şartların tabiî bir şekilde dayattığı gerçeklik bile bu anakronizmi iknada zorlanır. Godot metaforunda, bekleyenlerin korkularını Refik Halit Karay’ın Deli adlı oyununda Maruf Bey’in yaşadığı travmada görebiliriz. “Deli” siyasette anakronizmin belki de en kuvvetli edebî tasvirlerinden biridir. Oyunun kahramanı Maruf Bey, II. Meşrutiyet’in ilanından iki gün önce zihnî melekelerini kaybeder. Yirmi bir yıl sonra, 1930’da yeniden şuuruna kavuşur. Aradan geçen zamanda Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, işgal, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in ilanı yaşanmış, imparatorluklar çağı bitmiştir. Devlet, liderlik, sınırlar, ülkenin ismi, başkent, toplum, din, dil, alfabe, kıyafetler, gündelik hayat ve hatta insanların dünyayı anlamlandırma biçimleri değişmiştir. Fakat Maruf Bey’in zihni bütün bunların hemen öncesindeki dünyada kalmıştır, aklının zamanı yerinde değildir. Karşılaştığı yeni dünyayı anlamaya çalışır, fakat elindeki kavramların tamamı eski dünyaya aittir. 1980’lerin jeopolitiğinde ve siyasal denkleminde doğmuş örgütün ve onunla başından beri 1980 darbesinin ekseninde şekillenen ezberler içerisinde mücadele eden yaklaşımların, bugün siyasal açılım yapmaları zannedilenden çok daha zorlu bir değişime ram olmalarını gerektirmektedir.

Uzun süren siyasal çatışmaların etrafında oluşan düşünce dünyasında da benzer bir tehlike vardır. Bazen yalnızca çatışmanın araçları değil, çatışmayı anlamak için kullandığımız akıl da belirli bir tarihsel anda donar. O anda anlamlı olan kavramlar, korkular, ittifaklar, çözüm modelleri ve nedensellikler yıllar sonra da aynı şekilde kullanılmaya devam eder. Oysa dışarıdaki dünya değişmiştir. Aktörler değişmiş, kuşaklar değişmiş, devletlerin çıkarları, toplumların beklentileri ve siyasal mücadelenin imkânları dönüşmüştür. Aktörlerin değişeni görebilecek kadar değişmesi kolay değildir. Aktörler önündeki gerçekliği reddetmezler. Bugün de Kürt meselesinde, sorunu kırk yıl önce bıraktığı ya da içinde yaşadığı dünyanın kategorileriyle açıklamaya çalışan yaklaşım varlığını sürdürmektedir. Gerçeklik ile zihinsel harita arasındaki mesafe büyüdükçe de gerçekliği değil, gerçekliğin kendisine uymamasını sorun görmeye başlamaları kaçınılmaz olur.

Deli ile Godot’yu Beklerken bu noktada birbirini tamamlayan iki metafor sunmaktalar. Beckett’te zaman geçer fakat insanlar hareket etmez, Refik Halit’te zaman geçer fakat zihin hareket etmez. Bugün bazı çözüm tartışmalarındaki paradoks da belki tam olarak budur. Çatışmanın kendisi, aktörleri ve içinde bulunduğu jeopolitik dünya değişirken çözümü düşünme biçimi geçmişte donmuş olabilir. Önce bütün güvenceler sağlanmalı, bütün hukuki çerçeve kurulmalı, bütün tarihsel meseleler çözülmeli, taraflar birbirlerine güvenmeli ve ancak ondan sonra hareket edilmelidir denildiğinde Beckett’in ağacının altına geri dönülür. Üstelik bu kez ağacın altında yalnızca Godot beklenmez, Refik Halit’in Maruf Bey’i gibi, artık var olmayan bir dünyanın şartlarının geri gelmesi de beklenir.

Zafer Fikrinden Siyasete

Bu nedenle anakronizmin en tehlikeli biçimi, bugünün sorularını dünün cevap seçenekleri arasından çözmeye çalışmaktır. Bazı çatışmalar bir tarafın diğerini mağlup etmesiyle değil, tarafların kendi zafer fikirlerinin mağlup olmasıyla sona erer. Silahlı hareket, silahla devlete kendi siyasal tahayyülünü dayatamayacağını, devlet ise ezici askerî üstünlüğüne rağmen, çatışmayı doğuran siyasal meseleyi silahla ortadan kaldıramayacağını görür. Biri devleti yenemez, diğeri meseleyi. Çözüm, tam da bu hakikate teslim olunduğu yerde mümkün hâle gelir.

Tam da bu nedenle böyle bir çözüm, dışarıdan bakıldığında kolaylıkla yanlış okunabilir. Özellikle çatışma çözümünü evrensel bir prosedürler, modeller ve mukayeseli örnekler repertuvarı olarak gören profesyonel dünya, İrlanda’yı, Kolombiya’yı, Güney Afrika’yı veya başka tecrübeleri elinde birer harita gibi taşıyarak, yaşanan özgün tarihsel dönüşümü kendi kavramlarına tercüme etmeye çalışmaktadır. Oysa başka gemilerdeki kurtuluş hikâyeleri, hepimizin içinde olduğu ülkemizdeki geminin koltuklarının altında duran can yeleklerinden daha kullanışlı ve gerçek değildir. Zira basit bir gerçek ama hatırlatmakta fayda var: “Can yelekleri koltuğumuzun altındadır”!

Fakat daha büyük tehlike dışarıdan değil, çözümün kendi içinden gelmektedir. Çünkü mağlupların zaferinin kahramanlık destanı yoktur. Dün çatışmayı besleyen mutlaklıklar, bu kez çözümü “ihanet”, “teslimiyet” veya “taviz” diliyle kuşatabilir. Dolayısıyla bugünkü çözüm ciddi bir mesafe alsa bile son derece kırılgan bir başlangıçtır. Çünkü uzun çatışmaların çözümünde kusursuz başlangıç noktaları yoktur. Zaten kusursuz koşullar mevcut olsaydı çözülmesi gereken bir çatışmanın önemli bir kısmı da ortadan kalkmış olurdu. Barış süreçleri çoğu zaman karşılıklı güvenin de ürünü değildir. Bazen karşılıklı güvensizliğin içerisinde, mevcut yöntemin artık kimseyi istediği yere götürmediğinin anlaşılmasıyla başlar. Zira yeniden “bekleme statükosuna” dönüş gerekçelerinin her biri kendi içinde haklılık payı taşıyabilir. Patolojik olan, bunların sürekli tekrarlanarak çatışmayı başlatmak için mühimmata dönüştürülmesidir.

Bu nedenle bugün yaşanan değişimin en önemli taraflarından biri, silahlı mücadeleden siyasete geçiş kadar, siyaset eleştirisinden siyaset yapmaya geçiş zorluğudur. Çünkü silah bırakıldığında Kürt meselesi ortadan kalkmayacaktır. Hatta yeni silahlı örgütlerin ortaya çıkma ihtimali de vardır. Demokratikleşme ihtiyacı ortadan kalkmayacaktır. Hukuk devleti, temsil, yerel yönetimler, kimlik, vatandaşlık, anayasa ve özgürlükler üzerine tartışmalar sona ermeyecektir. Tam tersine, bütün bunlar ilk kez silahın gölgesinden çıkarak kendi siyasal ağırlıklarıyla tartışılmak zorunda kalacaktır. Asıl zor dönem o zaman başlayacaktır. Zira silahın olduğu yerde birçok sorunun cevabı kolaydır. Başarısızlığın sebebi bellidir, karşı taraf bellidir, ihanetin sınırları bellidir, sadakatin ölçüsü bellidir. Siyaset ise bu konforu ortadan kaldırır. Bir anda başarının da başarısızlığın da sorumluluğu siyasal aktörlere geçer. Dün ne olduğunu değil yarın ne olacağını söylemenizi icbar eder.

Bu dönüşümü yalnızca Türkiye’nin iç dinamikleri üzerinden okumak da mümkün değildir. PKK’nın doğduğu dünya ile bugün içinde bulunduğumuz dünya arasındaki mesafe artık yalnızca tarihsel değil, yapısaldır. Soğuk Savaş’ın güvenlik mimarisi ortadan kalktı. Bölgesel ittifaklar değişti. Devletlerin öncelikleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler dönüştü. Devlet dışı silahlı aktörlerin jeopolitik boşluklardan ürettikleri alanların kalıcılığı giderek daha fazla sorgulanıyor. Hepsinden önemlisi Türkiye bütün dinamikleriyle büyük bir değişimden geçmiş durumdadır.

Diğer yandan, on yıllar boyunca çatışmanın taraflarından daha fazla pragmatizm, daha fazla gerçekçilik ve daha fazla siyaset talep edenlerin bir kısmı, taraflar hareket etmeye başladığında bu kez hareket etmek için bütün koşulların (demokratikleşme, silahların ve örgütün bir anda buharlaşması, örgüt liderliğinin bir anda meşru siyasi liderliğe dönüşmesi vb.) önceden gerçekleşmesini talep ediyor. Bu talepler maksimalist bir tuzağa ya da çözümün ön koşuluna dönüştürüldüğünde ortaya yeniden Godot çıkar.

Belki de bugün önümüzde duran asıl mesele, çözümün bütün şartlarının tekemmül edip etmediği değil, değişen şartların icbar ettiği siyaseti üretip üretemeyeceğimizdir. Zira tarih, aktörlere kusursuz başlangıçlar ve risksiz tercihler bahşetmiyor. Atılacak her yeni adım kendi müphemliklerini, gerilimlerini ve hatta başarısızlık ihtimalini beraberinde taşıyacaktır. Fakat bu müphemlik, geçmişin aşina kesinliklerine avdet etmeyi daha sahici veya makul bir tercih hâline getirmiyor. Bundan sonra ihtiyaç duyulan, geçmişin korkularını yahut ütopyalarını yeni suretler altında yaşatmak değil, zuhur eden yeni gerçekliği siyasetin imkânları içerisinde karşılayabilecek bir dil, irade ve mesuliyet geliştirmektir. Çünkü bazen bir meselenin hallindeki en mühim eşik, beklenen bütün şartların tahakkuk etmesi değil, artık beklemekten vazgeçmektir.

TAHA ÖZHAN

Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü olan Özhan, 2014-2016 yılları arasında Başbakan başdanışmanlığı, 25 ve 26. Dönem milletvekilliği ve TBMM Dış İşleri Komisyon Başkanlığı yapmıştır. 2005’te kurucu direktörlerinden olduğu SETA’nın 2009-2014 yılları arasında başkanlığını yürütmüştür.

whatsapp-image-2026-08-13-at-00-12-08.jpeg

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir