Avukat Ahmet Yavuz Uşaklıoğlu, ABD Başkanı Trump’ın hezimete uğradığı seçimleri ve faturasını yazdı. Sonuçların ekonomik yansımanın bir özeti olduğunu belirten Uşaklıoğlu, ‘3 Kasım seçimlerini anlamak için önce Amerikan halkının mutfağına, benzin istasyonunda ödediği faturaya ve ay sonunu getirme mücadelesine bakmak gerekir’ diyor.
Ekonomik sıkıntıların seçime bir yansıması olacaktı. Amerikan seçmeni, giderek ağırlaşan hayat pahalılığına, savaşların doğurduğu ekonomik maliyetlere ve yönetimin tercihlerine sandıkta güçlü bir karşılık verdi. Benim değerlendirmeme göre, 3 Kasım seçimlerini anlamak için önce Amerikan halkının mutfağına, benzin istasyonunda ödediği faturaya ve ay sonunu getirme mücadelesine bakmak gerekiyor.
Seçim gecesi haber kuruluşlarının açıkladığı projeksiyonlara göre Demokratlar, hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğu kazandı. Bu sonuç, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin kalan iki yılına ilişkin siyasi dengeleri değiştiriyor. Cumhuriyetçilerin Beyaz Saray ile Kongre’nin iki kanadını birlikte kontrol ettiği dönem sona ererken, başkanın karşısına yönetimini denetlemek isteyen bir yasama çoğunluğu çıkıyor.
Trump’ın yeniden başkan seçilmesinden sonra açtığı ilk büyük cephelerden biri ticaretti. Gümrük vergileri, güçlü Amerika ve yerli üretimin korunması söylemiyle sunuldu. Ancak uluslararası ticaretin birbirine bağladığı bir ekonomide, sınırda yükseltilen vergilerin bedelinin bütünüyle yabancı ülkelerde kalmasını beklemek mümkün değildi. Nitekim New York Federal Rezerv Bankası’nın araştırmaları, tarifelerin ithal ürünlerin yanı sıra ithal girdiler kullanan Amerikan üreticileri üzerinden de tüketici fiyatlarına yansıdığını ortaya koyuyor.
Bu sorun, dış ticaretle ve sınır ötesi üretimle güçlü bağları bulunan bölgelerde daha görünür hâle geldi. Michigan’ın Kanada ile bütünleşmiş otomotiv ve imalat ilişkileri, ticaret politikasındaki belirsizliklerden etkilendi. Teksas’taki işletmeler de gümrük vergileri, yakıt maliyetleri ve Orta Doğu’daki gelişmelerin yarattığı baskıları dile getirdi. Siyasi kürsülerde ekonomik güç gösterisi olarak anlatılan kararlar, işletmeler açısından maliyet hesabına, tedarik sorununa ve yatırım belirsizliğine dönüştü.
Bir işletmenin önünü görememesi, yalnızca o işletmenin sahibini ilgilendirmez. Yeni yatırımın ertelenmesi, istihdam kararının bekletilmesi veya artan maliyetin müşteriye aktarılması, ekonominin farklı kesimlerine yayılan sonuçlar doğurur. Bu nedenle seçmenin ekonomik tepkisini yalnızca açıklanan büyüme rakamları üzerinden okumak eksik kalır. İnsanların siyasi değerlendirmelerinde, kendi hayatlarında hissettikleri değişimin belirleyici bir ağırlığı vardır.
Ticaret gerilimlerinin ardından İran savaşı ve enerji piyasalarındaki sarsıntılar geldi. Kaliforniya Enerji Komisyonu, savaşın Hürmüz Boğazı üzerinden petrol akışını kısıtlamasının benzin fiyatlarını yükselttiğini açıkça belirtiyor. Uzak bir coğrafyada alınan askerî kararların, Amerikan vatandaşının günlük harcamasına nasıl ulaştığını bundan daha somut biçimde anlatmak zor.
Kaliforniya’daki rakamlar bu baskının boyutunu gösteriyor. ABD Enerji Enformasyon İdaresi verilerine göre, normal benzinin eyalet genelindeki haftalık ortalama galon fiyatı 23 Şubat 2026’da yaklaşık 4,44 dolarken, 5 Ekim’de 6,23 dolara çıktı. 2 Kasım haftasında yaklaşık 5,75 dolara gerilemiş olsa da savaş öncesindeki seviyenin belirgin biçimde üzerinde kaldı. Zirvedeki artış yüzde 40’ı aşıyordu. Her gün işe otomobille gitmek zorunda olan bir çalışan veya araçlarıyla faaliyet gösteren küçük bir işletme açısından bu farkın anlamı büyüktür.
Üstelik yakıtın pahalılaşması, etkisini benzin istasyonuyla sınırlamaz. Taşıma ve dağıtım maliyetleri üzerinden başka fiyatlara da baskı yapabilir. Vatandaş, dış politika kararlarının sonuçlarını market alışverişinde ve aile bütçesinde hissetmeye başladığında, savaş artık yalnızca televizyon haberlerinde izlediği bir mesele olmaktan çıkar. Yönetimin tercihleriyle kendi geçim şartları arasında bağ kurar. Bana göre bu seçimde sandığa yansıyan öfkenin önemli kaynaklarından biri buydu.
Trump’ın siyasi yaklaşımını anlatan sembolik tercihlerden biri de Savunma Bakanlığı için “Savaş Bakanlığı” adının kullanılmasına izin vermesiydi. Hukuki ayrıntıyı doğru ifade etmek gerekir: 5 Eylül 2025 tarihli başkanlık kararı, bu adı bakanlığın mevcut yasal adının yerine doğrudan geçiren bir düzenleme olarak değil, belirli resmî kullanımlarda kullanılabilecek ek bir unvan olarak getirdi. Yine de savunma yerine savaş kavramını öne çıkaran bu tercih, yönetimin dünyaya vermek istediği mesaj bakımından anlamlıydı.
Seçimin en çarpıcı sonuçlarından biri Teksas’tan geldi. James Talarico’nun Senato yarışındaki zaferi ve Gina Hinojosa’nın valiliği kazanması, Cumhuriyetçilerin uzun yıllardır güçlü olduğu bir eyalette önemli bir değişime işaret ediyor. Teksas’ın 1988’den beri ilk kez bir Demokrat senatör seçmesi, Amerikan siyasetindeki alışılmış kabuller bakımından başlı başına dikkat çekici. Türkiye’deki siyasi alışkanlıklarla bir benzetme yapmak gerekirse, pek çok kişinin şaşkınlığı İzmir’de Refah Partisi’nin kazanmasına duyulacak şaşkınlığa benziyor.
Bu ölçekteki bir sonucu yalnızca Demokrat adayların başarısıyla açıklamak yeterli gelmiyor. Bana göre bu seçim, Trump yönetimine duyulan tepkinin de seçimi oldu. Trump başkan adayı olarak oy pusulasında yer almıyordu; ancak yönetiminin ekonomik ve siyasi sonuçları seçmenin değerlendirmesinin merkezindeydi. Cumhuriyetçilerin güçlü kabul edildiği yerlerdeki kayıplar, bu tepkinin geleneksel parti sınırlarını aşabildiğini gösteriyor.
Trump, ikinci döneminin ilk iki yılına güçlü bir siyasi konumda başlamıştı. Beyaz Saray Cumhuriyetçilerin elindeydi; Kongre’nin iki kanadında da Cumhuriyetçi çoğunluk vardı. Yüksek Mahkeme’de ise Cumhuriyetçi başkanların atadığı altı yargıç bulunuyor, bunların üçünü Trump’ın ilk döneminde atadığı yargıçlar oluşturuyordu. Elbette yargıçların kim tarafından atandığı, mahkemenin başkanın kontrolünde olduğu anlamına gelmez. Bununla birlikte bu atamalar, Trump’ın uzun vadeli kurumsal etkisini değerlendirmek bakımından önemlidir.
Böylesine güçlü bir siyasi başlangıcın ardından gelen seçim yenilgisi, yönetimin sorumluluğunu daha görünür kılıyor. Seçmene ekonomik iyileşme vaat eden bir yönetim, vatandaşın hayatındaki sıkıntıların bütün sorumluluğunu başkalarına yükleyerek güvenini sürekli koruyamaz. Gücün genişliği, zamanla hesap verme sorumluluğunun da genişlemesi anlamına gelir. Benim açımdan Trump, elindeki siyasi imkânları kullanma biçimiyle bu tepkinin şartlarını kendisi hazırladı.
Demokratların bu seçimde verdiği mesajları da değerlendirmek gerekiyor. Kamala Harris’in 2024 kampanyasına ilişkin eleştirilerimden biri, Filistin konusunda seçmenin vicdani itirazlarına yeterince güçlü bir karşılık verilememesiydi. Bu kez Talarico gibi adaylar, sivillerin korunması, Amerikan kaynaklarının sivillere zarar vermek için kullanılmaması ve İran’daki savaşın sona erdirilmesi konusunda daha açık bir tutum ortaya koydu. Talarico’nun kendi dış politika programında, İran savaşının benzin ve market fiyatlarına etkisiyle Gazze’de sivillerin yaşadığı yıkım birlikte ele alınıyor.
Bana göre bu yaklaşımın siyasi önemi, seçmenin ekonomik kaygılarıyla vicdani itirazları arasında bağ kurabilmesinde yatıyor. İnsanlar savaşların maliyetini tartışırken yalnızca kendi ceplerini düşünmüyor; hayatını kaybeden sivilleri, yıkılan şehirleri ve geleceği ellerinden alınan çocukları da görüyor. Bu itirazları duymak, seçmenin hem geçim derdini hem de adalet beklentisini ciddiye almak demektir.
Peki bundan sonra ne değişecek? Amerikan Kongresi, Temsilciler Meclisi ve Senato’dan oluşuyor. Seçimde ortaya çıkan yeni çoğunluk, yeni üyelerin görev döneminin başlayacağı 3 Ocak 2027’den itibaren kurumsal karşılığını bulacak. Trump’ın önünde, yasama gündemini ilerletmek ve yönetiminin kararlarını savunmak açısından daha zor bir dönem bulunacak.
Ancak savaş yetkileri konusunda sık yapılan bir basitleştirmeden kaçınmak gerekir. Senato’nun tek başına aldığı her karar askerî operasyonları otomatik olarak durdurmaz. Amerikan Anayasası, savaş ve askerî güç kullanımına ilişkin yetkileri Kongre ile başkan arasında paylaştırır. Kongre savaş ilanı, askerî faaliyetlerin finansmanı ve ilgili yasalar üzerinde önemli yetkilere sahiptir. Başkan ise silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır. Dolayısıyla burada iki kurum arasında hem hukuki hem siyasi bir yetki ilişkisi söz konusudur.
Kongre, askerî faaliyetleri sınırlayan bağlayıcı düzenlemeler yapabilir. Ancak başkanın imzasını gerektiren bir düzenlemeyi veto etmesi hâlinde, vetonun aşılması için her iki kanatta da üçte iki oy gerekir. Bu nedenle Demokratların çoğunluğu kazanması, Trump’ın bütün askerî kararlarının kolaylıkla engellenebileceği anlamına gelmez. Buna karşılık bütçe kararları, yasama girişimleri ve denetim yoluyla yönetim üzerinde kurulabilecek baskıyı artırır.
Burada Demokratlar açısından da bir sorumluluk başlıyor. Seçmenin verdiği yetkinin nasıl kullanılacağını henüz göreceğiz. Benim kaygım, büyük bağışçıların, çıkar gruplarının ve lobilerin etkisinin parti değişikliğiyle kendiliğinden ortadan kalkmayacak olmasıdır. Savaşların durmasını isteyen vatandaşın beklentisiyle Washington’daki siyasi hesaplar her zaman örtüşmeyebilir. Bu yüzden Demokratların kazanmasını, İran savaşının kesin olarak sona ereceğinin veya dünyada barışın sağlanacağının garantisi saymak için erken.
Yeni çoğunluğun başarısı, seçim gecesindeki konuşmalarından çok, önüne gelecek somut kararlarda ortaya çıkacak. Savaş harcamalarında, sivillerin korunmasında ve hayat pahalılığına karşı atılacak adımlarda nasıl davranacakları belirleyici olacak. Seçmenin verdiği mesajı duyduklarını söyleyenler, bunu kullandıkları oylarla ve aldıkları kararlarla göstermek zorunda.
Bu seçim, benim değerlendirmeme göre Trump’ın siyasi yenilgisidir. İkinci döneminin ilk iki yılında sahip olduğu yasama desteğinin önemli bir bölümünü kaybetmiştir. Artık karşısında yönetimini sorgulayacak, kararlarını inceleyecek ve kendisinden hesap sorabilecek bir Kongre çoğunluğu bulunacaktır. Bunun Amerikan siyaseti kadar dış politika üzerinde de sonuçları olacaktır.
Amerikan seçmeni, ekonomik sıkıntılarının ve yönetimin tercihlerine yönelik itirazlarının karşılıksız kalmayacağını gösterdi. Şimdi bu mesajı hayata geçirme sorumluluğu, sandıktan güçlenerek çıkanların omuzlarında. Dileğim, ortaya çıkan yeni dengenin daha fazla hesap verebilirliğe, ekonomik rahatlamaya ve savaşların sona erdirilmesi için somut adımlara dönüşmesidir.
Hayırlara vesile olsun.
*Ahmet Yavuz Uşaklıoğlu, hukukçu
