Görüşler

Krizlerin sıradanlığı, kurumsal ciddiyet ve Türkiye’nin döngüsü

Krizlerin sıradanlığı, kurumsal ciddiyet ve Türkiye’nin döngüsü

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer, Türkiye’nin sorunlar karşısında gösterdiği refleksi ele aldı. Değer, Türkiye’nin zorlu darboğazlarda büyük bir varoluş atılımı gerçekleştirildikten sonra, küçük hesapların girdabında savrulan öldürücü bir döngüde yitip gitme durumu yaşadığını belirtiyor.

Türkiye kritik anlarda cevval, normal zamanlarda ise alabildiğine umursamaz bir ülke. Hem kurumsal hem de toplumsal açıdan böyle. Normal zamanlarda demlenmeye bırakılan sorunlarla, bunlar kronikleşip taşınamaz hâle geldiğinde büyük bir bedelle yüzleşmek mecburiyetinde kalıyoruz. Yüzleşmenin gerektirdiği ciddiyet ve rasyonalite ise çok kısa süre sonra yerini yeniden lakaytlığa bırakıyor. Bu, artık bir Türkiye klasiği! Bir adım ileri, sonra iki adım geri. Hastalıklı bir normalin içinde ömür tüketmekte beis görmüyoruz.

Gündemimize baktığımızda bunu bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Siyasi tarihimizin serencamı da bunu teyit eder nitelikte. Zorlu darboğazlarda büyük bir varoluş atılımı gerçekleştirildikten sonra, küçük hesapların girdabında savrulan öldürücü bir döngüde yitip gidiyoruz. Bugün de adım adım büyüttüğümüz kriz bunun bir yansıması.

Kriz denildiğinde akla çoğunlukla olağanüstü şeyler geliyor. Öngörülemeyen afetler, gizemli karanlık güçler, operasyonlar, olağanüstü, akla hesaba gelmeyen müdahaleler vs. Hannah Arendt, “kötülüğün sıradanlığı”nı tartışırken, bir canavar olması beklentisi karşısında Eichmann’ın nasıl korkunç derecede normal bir insan olduğunun altını çizmişti. Kötülüğün sıradanlığı, gündelik hayatın akışındaki normale odaklanmamız gerektiğini gösteriyor. Aynı şeyi krizlerimiz dolayımında da yapmalıyız. Bu analoji üzerinden belirtirsek, Türkiye’de krizin sıradanlığı hayat sürüyor.

Gündelik hayatımızın dışında, bambaşka ve olağanüstü bir şey yaşanıyormuş gibi davranıyoruz. Tanık olduğumuz, içinde yaşadığımız olağan hâlin ürettiği sonuçlarla karşılaştığımızda büyük bir hayret gösterisi sergileyemeyiz. Sanki gerçekliğimizin içinden çıkıp gelen bir şeyle değil de dışarıdan gelen, istisnai ve sıra dışı bir gelişmeyle karşı karşıyaymışız gibi davranıyoruz.

Hayret refleksi burada bir savunma mekanizması işlevi görüyor. Bir taraftan bildiğimiz bir şeyi görmüyor, görmek istemiyor veya hayatın olağan akışı içinde önemsemiyoruz; diğer taraftan o şey görünür hâle geldiğinde yaşadığımız şaşkınlıkla bir tür rahatlama üretiyoruz. Çünkü görünür olanı istisna ilan ettiğimiz ölçüde, onu üreten normali de normalin bir parçası olarak kendimizi temize çekmiş oluyoruz.

Fon krizi özelinde yaşadıklarımıza bakın. Mesele, ismi geçen şahısların şahsi durumlarıyla sınırlı bir mesele değil. Türkiye’deki mevcut sistemin işleyişi, mantığı, kurgusu ve sistemden beklenti, tam da açığa çıkan işleyişi mümkün kılan bir zemin oluşturuyor. Şu anki problem, yalnızca işleyişteki sıkıntıdan ziyade, işleyişin ifşa olmasıyla ilgili. Herkesin bildiği sırrın ifşa edilmesinin getirdiği sevimsiz andayız. Bunun dışında bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu düşünen veya iddia eden varsa, ya gerçeği inkâr ediyor ya da bizi kandırmaya çalışıyor.

Önümüze çıkan şey, gerçekliğimizin açığa çıkmış hâli. Bunun dışında bir görünümün ortaya çıkmasını sağlayacak başka bir gerçeklik de zaten yok. Bu vesileyle yine herkesin bildiği bazı hususların altını çizmekte fayda var. Türkiye’de siyasetin bu kadar sıcak ve sahiplenici olmasının temel mantığı da burada yatıyor. Devlete yakın olmanın, devletle iç içe geçmenin sağladığı büyük imkânlar var. Devlet demek imkân demek, kaynak demek, imtiyaz demek. Normal şartlarda sahip olunması mümkün olmayan imkânlara erişmenin en kestirme yolu buradan geçiyor. Devlet, yapılanması ve işleyişiyle, herkesin ihtiraslarını ve arzularını kışkırtan bir odak hüviyetinde.

Dolayısıyla yaşadığımız tabloyu son derece istisnai, sıra dışı ve mevcut düzenin dışında bir olay olarak görmek, aslında mevcut gerçekliğimizi görmezden gelmenin başka bir biçimi. Çünkü ortaya çıkan sonuç, sistemin dışına taşmış bir sapma olmaktan ziyade, sistemin içindeki işleyişin ve ilişkilerin görünür hâle gelmesi.

Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Ciddi olmak, ciddiyetle konuşmak!

Türkiye’nin yapısal meselelerini görünmez kılan, düzenin devamlılığını sağlamaya yönelik son derece organize bir dil ve pratik var. Buna göre şekillenmiş egemen bir siyaset tarzı, son derece güçlü ve yönlendirici bir hafıza var.

Gerçekliğimizin ne olduğunu biliyoruz. Fakat bu gerçeklik karşısında takındığımız fetişist inkâr, bizi aynı döngünün kurbanına çeviriyor. Bildiğimiz hâlde bilmezden geliyoruz.

Zaman zaman çok güçlü bir inanç hâlinin varlığı iması ve iddiasıyla karşılaşsak da buna aldanmamak gerekiyor. Çünkü gündelik hayatımızın işleyişinde göstermediğimiz özenin kurumsal ve kamusal işleyişte etkin olduğuna ilişkin kabul, ancak derin bir inançsızlıkla veya buna ilişkin bir kayıtsızlık hâliyle birlikte mümkün olabilir.

Hepimiz bu inançsızlığın girdabında, her şeyin olabildiği ve mümkün olduğu postmodern bir akışta yol alıyoruz. Otorite karşısında istifa etme yetisi olmayan bir kişinin veya yapının mevcudiyeti de ancak bunun sağladığı geniş imtiyaz alanı göz önünde bulundurulduğunda anlaşılabilir. Çünkü otoriteye atfedilen büyük azametin kendisi de ancak onu istisnai hâle getirdiğimiz alanda ortaya çıkan geniş kontrolsüzlükle birlikte düşünüldüğünde anlam kazanıyor. Bir kişiyi olağanüstüleştiren şey, olağanüstülüğün istisnailiğinden faydalanma imtiyazıyla bağlantılıdır.

Türkiye’nin yaşadığı krizi bu açıdan, en başta kurumsal bir kriz olarak değerlendirmek gerekiyor. Şüphesiz belirli oranda toplumun da onay verdiği bir kriz bu. Çünkü bu düzenden herkese durumuna göre bir pay düşüyor. Daha doğrusu, farklı toplumsal kesimler kendilerine bir pay düşebileceği ihtimalini hesaplayarak bu akışa kendilerini kaptırıyor. Dolayısıyla herkes, kendi imkânları ve olanakları ölçüsünde bu döngünün içinde yer alıyor.

Şikâyet çoğunlukla döngüdeki konumdan kaynaklanıyor. İtirazların ve eleştirilerin bir kısmı, payımıza düşenin az olmasıyla veya hiç olmamasıyla ilgili. Dolayısıyla mesele, yukarıdan aşağıya doğru işleyen bir düzenin topluma dayatılması değil; toplumun çeşitli düzeylerde bu işleyişe eklemlenmesi, bundan kendi konumu ve imkânları ölçüsünde pay alması ve dolayısıyla düzenin yeniden üretilmesine katkıda bulunmasıdır.

Bu döngüden çıkış imkânı yine kurumsal ciddiyet ve yeniden yapılanma üzerinden olacaktır. Toplumsal formasyonumuzu büyük ölçüde bireysel ahlak ve yetkinlik üzerine bina ettiğimiz için, kurumsal ve kamusal gerçekliği çoğu zaman boş veren bir alana kapı açıyoruz.

Oysa kurumsal ve kamusal ciddiyet; herkesin eşit olduğu, herkesin hakkının ve hukukunun korunduğu bir düzenin kurulmasıyla ilintilidir ve bunun için olmazsa olmazdır. Aksi takdirde ikincil kimlikler, ikincil vatandaşlıklar veya meşru ve makbul alanlar üreten her dilin kaçınılmaz kaderi, iyilik odağı olduğu iddiasını kötülüklerle koruyan ve kötülükleri normalleştiren bir pratikte çürümedir.

Devletin işleyişi açık ve kabul edilebilir kurallara bağlandığı bir yapı inşa edilmedikçe, bu tür gündemlerimizin olmasında şaşılacak bir şey yok. Birbirini denetleyecek ve dengeleyecek mekanizmaların devre dışı bırakıldığı, kişisel yakınlıklar ve ilişkiler üzerinden işlerin yürütüldüğü yerde krizlere davetiye çıkacaktır. Nitekim bugün yaşadığımız krizi daha da derinleştiren şey, sadece yaşanan olay değil, aynı zamanda bu olayla baş etme kapasitemizdeki inanılmaz zafiyet.

Çünkü mevcut yapılanmanın kendisi krize sebebiyet vermiştir. Krizi doğuran yapının krizin üstesinden geleceğini düşünmek, karşı karşıya olduğumuz şeyi yerli yerine oturtamamaktır.
Aynı noktaya yeniden geliyoruz: Türkiye’de bir düzen meselesi var ve bu düzen hastalık üretiyor.

Bireysel ermişlikle, ahlaki olgunlukla veya kişisel yetkinlikle bu düzenin ürettiği sorunların üstesinden gelinebileceğini düşünmek, bu düzene razı olmanın başka bir biçimidir. İyi insanların çoğalması kadar, hatta ondan önce, iyi işleyen kurumların kurulması meselesidir. Kişisel erdemin kurumsal yapılanmaya tercih edilmesi veya öncelenmesi en iyilerin bile yoldan çıkmasına yol verecek çok zorlu bir işleyişe alan açmaktır.

Türkiye’nin asıl meselesi, krizlerden kurtulma becerisinin yokluğu değil; krizleri üreten yapısını, zihniyetini, kısacası normalini yeterince ciddiye almamasıdır.

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir