Ekopolitik kurucusu A. Tarık Çelenk, ‘görgü, ahlak ve estetik’ arasındaki ilişkiyi yazdı. Bazı kesim ve grupların aksine Kur’an’da güzelliğin bir denge içinde yaratıldığının yer aldığını belirte Çelenk, bugün kullanılan ‘estetik’ kavramını 18. yüzyılda Baumgarten’ın felsefeye kazandırdığını belirtse de aslında estetik düşüncesinin köklerinin çok daha eskiye uzandığını söylüyor.
Elimden geldiğince, özellikle Medyascope, Perspektif, Karar ve Fikir Coğrafyası gibi dost platformlarda arşivlik nitelikte programlar yapmaya, yazılar yazmaya gayret ediyorum. İzlenme oranları, ele alınan konuların ağırlığına rağmen umut verici. Yorumlar ise zaman zaman biraz kırıcı olabiliyor. Buna rağmen sokakta farklı kesimlerden seyrek ama süreklilik arz eden, merhum Ahmet Yüksel Özemre’nin veya Marcel Jouhandeau’nun kısa hikâyelerini andıran sürpriz geri dönüşler, bu konudaki kararlılığımı daha da güçlendiriyor.
Geçtiğimiz günlerde sanat tarihçisi Dr. Nusret Polat ile “Pisagor’dan Hegel’e Estetik: Güzel Nedir?” başlıklı bir program gerçekleştirdik. Bana göre oldukça önemli bir program oldu. Uzun yıllardır kapalı zihin, açık ve gizli köylülük, kimliğin geleneksizleşmesi, mahalle, politik kabile ve büyük grup kimliği gibi kavramlar üzerinden geçmişi ve bugünü birlikte okuyarak toplumsal olayları çok disiplinli bir yaklaşımla anlamaya çalışıyorum. Bütün bu kavramların merkezinde ise görgü, ahlak ve estetik arasındaki ilişki yer alıyor. Bu üç alanın birbirine ne ölçüde bağımlı olduğu, hangi noktalarda ayrıştığı başlı başına uzun araştırmaları hak eden bir konu. Kişiselde bugün içine düştüğümüz anlam ve refah krizinin aşılabilmesi için bu ilişkinin yeniden keşfedilmesi gerektiğine inanıyorum.
Estetik tartışmaları, öncelikle Yaratıcı’nın sonsuz varlığı ile mükemmellik, ahlak ve güzellik arasında ayrılmaz bir bağ bulunduğunu kabul etmekle başlıyor. Bazı selefi radikal dinî akımlar veya farklı inanç gelenekleri, “Tanrı güzel ya da iyi olmak zorunda değildir; O’nun iradesi sorgulanamaz, bize düşen yalnızca kurallarına uymaktır.” deseler de Kur’an’a baktığımızda Allah’ın her şeyi ölçü, denge ve güzellik içinde yarattığını görüyoruz. Kâinatta anlam büyük ölçüde semboller üzerinden kuruluyor; bu sembollerin dili ise matematikte ve ilahî düzende karşılığını buluyor.
İşte bu kusursuz matematik, yaratılışın en ince ayrıntısına kadar sınırları ve ölçüleri belirliyor; karşımıza estetik ve güzellik olarak çıkıyor. Bu ilahî ölçünün ihlali ise hangi açıdan bakılırsa bakılsın çirkinliği veya “edepsizliği” doğuruyor.
Ahlak da aslında bu ilahî ölçüye, estetiğin insana açtığı güzel ve dengeli alana uygun davranmakla oluşuyor ve olgunlaşıyor. Bu yaklaşım bizi insanın yaratılışına, yani naturasına uygun davranmaya; eskilerin “şeriat-ı fıtriye”dedikleri anlayışa kadar götürüyor. Bu bakımdan estetik yalnızca sanatla sınırlı değildir; insan davranışlarından görgü ve nezakete, mimariden şehir kültürüne, sanat ve edebiyattan gündelik hayata kadar uzanan bütüncül bir varoluş düzenidir. Bu ilişkiyi tarih boyunca en güçlü biçimde matematik, hikmet ve hermetik düşünce geleneği yorumlamaya çalışmıştır.
Bugün kullandığımız “estetik” kavramını 18. yüzyılda Baumgarten felsefeye kazandırmış olsa da estetik düşüncesinin kökleri çok daha eskiye uzanır. Tarih boyunca estetiği yalnızca sanatın değil, varoluşun matematiği, metafiziği, görünümü ve sınırları olarak yorumlayan güçlü bir düşünce geleneği oluşmuştur. Bu çizgi Pisagor’un sayı, ölçü ve armoni anlayışıyla başlar; Platon’un iyi, güzel ve doğru arasındaki ayrılmaz ilişkiyi kurması, Plotinos’un güzelliği Tanrısal varlığın yeryüzündeki tecellisi olarak yorumlamasıyla derinleşir. İslam düşüncesinde İbnü’l-Arabî ve Sühreverdî güzelliği ilahî isimlerin ve hikmetin yansıması olarak ele alırken, modern dönemde Schiller estetik eğitimin özgür ve ahlaklı insanın ön şartı olduğunu; Viktorya döneminde John Ruskin ile Matthew Arnold ise estetik, kültür, mimari, sanat ve ahlakın birlikte bir medeniyet ve ortak ethos ürettiğini savunmuşlardır. Ortak kanaat şudur: Estetik yalnızca sanatın konusu değildir; insanın, toplumun ve medeniyetin ahlaki olgunluğunu görünür kılan, ortak hayatın dilini ve ölçüsünü belirleyen temel bir ilkedir.
Estetik her ne kadar hakikatle bir anlam ve ifade ilişkisinden çıkmış ise de insanlık tarihi boyunca güzel algısı gibi amacından kopartılarak yerel veya merkez otoritelerin simgesel güç ve gösteriş enstrümanları haline de getirilmişlerdir. Konaklar, saraylar bu durumun sayısız örnekleri ile doludur.
Aydınlanma, Endüstri Devrimi ve insanın kendisine, tabiata ve kutsala yabancılaşmasıyla birlikte estetik de ciddi bir kırılma yaşamıştır. Dijital çağda ise giderek daha fazla karşı-estetik veya kaos estetiği diyebileceğimiz eğilimler popülerleşiyor. Karşı Estetik, hakikati görünür kılan bir dilden çok, dikkat çekmeyi amaçlayan bir gösteriye; bazen de kitlesel bir demonik kaos büyüsüne dönüşüyor.
Gördüğüm kadarıyla kastedilen estetik yalnızca güzeli üretmek değildir; hakikatin, ahlakın ve hikmetin görünür hâle gelmesidir. Görgü bu estetiğin gündelik hayattaki dili, ahlak ise onun vicdani omurgasıdır. Estetik olmadan görgü, görgü olmadan ortak bir ethos, ethos olmadan da bir uygarlık inşa edilemez. Kanaatimce İslam dünyasının yaşadığı medeniyet krizinin temelinde de bu zincirin kopması yatmaktadır.
Belki de bugün “kapalı zihin”, “açık ve gizli köylülük” diye tanımlamaya çalıştığımız zihniyetin en belirgin özelliği de tam burada ortaya çıkıyor. Köylülük veya daha doğru tanımla taşralılık benim için coğrafi değil, estetik bir yoksullaşmadır; merakın, inceliğin ve anlam duygusunun kaybıdır. Estetikten kopan zihin, zamanla görgüsünü; görgüsünü kaybeden toplum ise ortak vicdana ilgisizleşir. O noktadan sonra güç, hakikatin; gösteriş ise güzelliğin yerine geçer. Yıllarca ahlakı savunduğunu söyleyen toplumlar, estetiği ihmal ettikleri için farkında olmadan ahlakın üzerinde yükseleceği zemini de kaybettiler. Çünkü güzeli kaybetmek aslında iyiyi kaybetmektir.
*A. Tarık Çelenk, Ekopolitik Sivil Toplum Kuruluşu kurucusu ve araştırmacı yazar.
