Türkiye Bilimler Akademisi Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, yazarımız Taha Akyol'un CHP'ye yönelik 'mutlak butlan' kararı sonrası 'hükme' suskun kalan hukukçu akademisyenlere yönelik eleştirisine ilişkin yazdı. Erdoğan, Akyol'un da buna ilişkin cevabına da yazısında yer verdi.
KARAR gazetesinin 26 Mayıs tarihli nüshasındaki yazısında Taha Akyol hukukçu akademisyenlerin “mutlak butlan” kararı konusunda “suskun” kaldıklarından söz ediyor ve Nisan 2017’de yapılan “CB sistemi hakkındaki referandumda da” bu akademisyenlerinin çoğunluğunun susmuş olduğu gözlemini yapıyor. Akyol bu gözlemine anayasa hukukçusu Kemal Gözler’in o sıralarda yazdığı “Anayasacıların Suskunluğu” başlık yazısını kanıt gösteriyor.
Benim de “hukukçu akademisyen” kimliğim ve ayrıca KARAR camiası ile KARAR’ın en azından bir kısım okuyucusu arasında ismen biliniyor olmam nedeniyle, kendisi kastetmemiş olsa da sayın Akyol’un yazısı benim hakkımda da maalesef yanlış bir izlenim doğurmaya elverişlidir. O nedenle okumakta olduğunuz bu yazıyı hem KARAR okuyucularında hakkımda doğması muhtemel yanlış izlenimi düzeltmek, hem de bu vesileyle meselenin arka planıyla ilgili pek bilinmeyen bazı gerçekleri dile getirmek için kaleme alıyorum.
Önce şunu belirteyim: Ben Cumhuriyet Halk Partisi’nın malum kongresi hakkındaki ‘’mutlak butlan’’ kararı konusunda ‘’susan’’lardan değilim. Şöyle ki: AKP-MHP iktidarının artık rutin hale gelmiş olan ve insanların hem tahayyül gücünü zorlayan hem de tahammül sınırlarını aşan son 12-13 yıldaki hukuksuzluklar serisi hakkında, başka yazarlar yanında -ki sayın Akyol da onlar arasındadır- ben de Diyalog gazetesinde ve muhtelif sanal iletişim ortamlarında fıkra, makale ve akademik inceleme tarzlarında o kadar çok yazı yazdım ki, hiç birinin iktidar sahiplerini etkilememesi karşısında bana bıkkınlık geldi ve ‘’artık daha ne yazılabilir ki!’’ diye düşünmeye başladım.
Böylece, bu olayın ayrıntılı bir ‘’hukukî’’ tahlilini yapmanın yine işe yaramayacağı, adeta ‘’boşa konuşmak’’ anlamına geleceği kanaatine vardım. Bu halet-i ruhiye içinde Facebook sayfamda –‘’şimdilik’’ kaydıyla- bu mealde kısa bir paylaşım yaptım ve ardından Diyalog gazetesindeki 24 Mayıs tarihli haftalık yazımda ayrıntılı bir hukukî tahlil yerine, CHP’ye yapılan yargısal görünümlü siyasî operasyonu bu iktidarın otoriterleşmesinin genel bağlamı içinde anlamlandırmaya çalıştım.
Şimdi benim açımdan asıl konuya geleyim. Yine Taha Akyol’un yazısından dolayı Karar okuyucuları arasında doğmuş olabilecek izlenimin aksine, 2017’deki kapsamlı anayasa değişikliği hakkındaki referandumun öncesinde bu girişime en sert eleştirileri yönelten gerek akademik gerekse genel okuyucuya hitap eden yazıları kaleme alanlar arasında bu satırların yazarı da vardı. Aslında, getirilmek istenen sistemin sakıncalarını ve aksak-gediklerini analiz etmeye ilaveten, bugün herkesin şikâyet ettiği baskıcı uygulamaların da çoğunu o yazılarda öngörmüştüm. Ayrıca, yürürlüğe girdikten sonra da getirilen sistemi ve onu menfi yönde daha da ileri götüren uygulamaları eleştirmekten hiç geri durmadım.
Sayın Akyol’un yazısında atıf verdiği Kemal Gözler’in 20 Şubat 2017 tarihli yazısından üç ay önce, Aralık 2016’da yayımladığım ‘’AKP’nin Anayasası’’ başlıklı makaleyi şöyle bitirmiştim:
‘’Sonuç olarak, AKP’nin anayasası onun ‘demokrasi’ anlayışını çok iyi temsil ediyor: Bütün devlet yetkilerini kendisine devredeceğimiz, ‘yanılmaz’ millî iradenin mücessem timsali olacak bir ‘başkan’ seçerek bütün kamusal iktidarı ona emanet etmek… Böyle mutlakçı bir başkanın sadece seçimle göreve gelmesine ‘demokrasi’ demeyi içine sindirebilenler varsa, varsın öyle yapsınlar. Ama bunun medenî toplumlara yakışan bir şey olmadığı çok açık.’’ (https://erdoganmustafa.org/akpnin-anayasasina-dair/)
Bu yazıdan kısa bir süre önce de Köprü dergisinin Güz 2016 tarihli 136. sayısında yayımlanan ‘’Başkanlık Sistemi ve Türkiye’ye Uyarlanabilirliği’’ başlıklı uzunca bir makalede ‘’başkanlık sistemi’’nin ABD’de ‘’başarılı’’ işlemesini anayasal düzenlemenin kuvvetler ayrılığı ile ‘’frenler ve dengeler’’ sistemine uygun olarak tasarlanmasına olduğu kadar, hatta ondan da çok bu ülkeye özgü tarihî ve kültürel şartlara borçlu olduğunu anlatmaya çalışmış ve bu şartların Türkiye’de mevcut olmadığına dikkat çekmiştim:
‘’Sonuç olarak, bütün bu faktörleri göz önüne aldığımızda, ABD’deki kurumsal çatısının aynen aktarılması halinde dahi -ki böyle bir ihtimal zaten yoktur- başkanlık sisteminin Türkiye’de özgürlükçü-çoğulcu demokrasiye hizmet etme şansı bulunmamaktadır. Aksine, Türkiye’de bu model çok büyük ihtimalle bir kişinin popülist-otoriter yönetiminin kurulup pekişmesine yol açacaktır. Bu, kimin başkan olacağından bağımsız, objektif bir değerlendirmedir ama şunu da belirtmek gerekir ki, halihazırda “başkanlık” sistemi” üstünde ısrar eden irade bunu özgürlük ve demokrasi için değil fakat güç arayışının bir sonucu olarak istemektedir.’’
chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://www.koprudergisi.com/wp content/uploads/2024/06/Ilk-sayfa-kopru-136-4.pdf)
Yine Aralık 2016’da Özgürlük Araştırmaları Derneği için ‘’Başkanlık Sistemi, Latin Amerika Tecrübesi ve Türkiye’’ başlıklı 36 sayfa tutan bir Analiz kaleme aldım (https://oad.org.tr/yayinlar/analiz/baskanlik-sistemi-latin-amerika-tecrubesi-ve-turkiye/). Bu Analizin ‘’AKP’nin Anayasa Değişikliği Önerisinin Değerlendirmesi’’ alt başlığında söz konusu Anayasa önerisinin kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetlerin birliğini (kuvvetlerin cumhurbaşkanında toplanmasını) öngördüğü ve ‘’frenler ve dengeler’’ mekanizmalarına yer vermediği, bu arada yargı bağımsızlığına aykırı düzenlemeler de içerdiği tespit edilip eleştirilmektedir.
Bu arada, 2017 referandumuyla onaylanan Anayasa değişikliğinin getirdiği sistemin sakıncalarını sadece zikrettiğim makale ve raporlarda değil, 2019 yılında 2. baskısı yapılan Türk Anayasa Hukuku kitabımda da kayda geçirdim.
***
Doğrusunu söylemek gerekirse, ben 2017 Anayasa değişikliği ile ilgili taslak metne daha önce muttali olmuş ve talep üzerine inceledikten sonra onun liberal-demokratik bir rejim için hiç te uygun olmadığını ve gerçekte seçimli bir tek adam rejimi kurmayı amaçladığını benden görüş isteyenlere açıkça söylemiştim. Sanırım 2014 yılıydı, o tarihte İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışıyordum. İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı olması itibariyle Üniversite’nin Mütevelli Heyetinin de Başkanlığını yürüten, AKP kurucularından merhum İbrahim Çağlar benden söz konusu Anayasa değişikliği önerisini incelememi ve bilahare Ticaret Odasının Yönetim Kurulu’nun bir toplantısında öneri hakkındaki görüşlerimi sunmamı rica etmişti.
İbrahim Çağlar Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu sırada (Mayıs 2013) ben 3 yıldır Hukuk Fakülltesi Dekanlığı’nı yürütüyordum. Başlangıçta yeni Başkanın bana karşı tavrı oldukça sempatikti (veya öyle bir görüntü veriyordu), fakat zamanla AKP otoriterleştikçe benim yazı ve konuşmalarımdaki iktidara yönelik eleştirilerimin (muhtemelen derslerdeki tutumumdan da haberdardı) dozajı da arttı ve istikrar kazandı. Bu da bir partili olarak Başkan Çağlar’ın bana karşı olan tavrını değiştirdi. Bunda ‘’iktidarı eleştiren Mustafa Erdoğan’ı görevde tutmaya devam etmesi’’nin kendisi için iyi olmayacağı yönünde tehditvari yazılar yazan gazeteci görünümlü bir zatın yazılarının da etkisi olmuş olabilir.) Bu arada Başkan Çağlar’ın talebi üzerine Hukuk Fakültesi Dekanlığı’ndan da ayrıldım.
Merhum Çağlar’ın benimle ilgili son icraatı 15 Temmuz 2016 gecesi yaptığım bir Facebook paylaşımında sokaklara hakim olan ‘’demokrasi’’ heyecanına pek katılmadığım ve bugünleri öngördüğüm (‘’önümüzdeki dönemde bizi çok daha zalim bir rejimin beklediği’’ni yazdığım) için Üniversite’deki görevimi sonlandırması oldu. 18 Temmuz sabahı Fakültedeki odama girdiğimde masamda Mütevelli Heyeti Başkanı Bakır Çağlar’ın ‘’demokrasi karşıtı’’ (!) olduğum gerekçesiyle görevime son verildiğini belirten bir yazısını bulmuştum. (Bugün o ‘’demokrasi’’nin sefasını sürüyoruz!) Ticaret Odası Başkanı sonunda beni akademiden uzaklaştırmak için kendince bir bahane bulmuştu.
Oysa 2010 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde çalışırken beni Ankara’dan İstanbul’a rica-minnet transfer etmeye kendileri (bir önceki Mütevelli Heyeti) çalışmış, ben de 40 yıldır yaşamakta olduğum Ankara’dan ailemi de alarak İstanbul’a taşınmış, orada yeni bir hayat kurmaya çalışmıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse, Üniversite’nin o tarihteki Rektörü olan merhum Sabri Orman’ın kişisel daveti olmasaydı yine de Hacettepe Üniversitesi’nden ‘’genç yaşta’’ emekli olup İstanbul’a taşınmazdım. Kaderin cilvesine bakınız ki, İstanbul Ticaret Üniversitesi’nden uzaklaştırılınca kanuna dayanan eski görevime dönme talebim bu sefer Hacettepe Üniversitesi tarafından kabul edilmedi. Tahmin edilebileceği gibi, başvurduğum yargı yollarından da bir sonuç alamadım. (Bu arada, iki yıl önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığım bireysel başvuru halihazırda derdest durumdadır)
Ama ben aradan on yıl geçtikten sonra halâ okumaya, araştırmaya, yazmaya ve siyasî iktidarın baskıcı uygulamalarını eleştirmeye devam ediyorum. O kadar ki, benim sadece üniversite dışında kaldığım son on yılda yaptığım akademik yayınlarım bile -hani böyle bir şey söz konusu olsaydı- yeniden profesör olarak atanmak için nitelik ve nicelik bakımından yeterli olurdu.
Taha Akyol’un notu: Sayın Mustafa Erdoğan, benim yazımdaki hukukçuların “çoğu yine susmuştu” ifadesini alınganlıkla karşılamış. Oysa hem benim hem referans yaptığım Prof. Kemal Gözler’in “Anayasacıların suskunluğu” başlıklı makalesinde hiç kimse hakkında bir ima bile söz konusu olmadan genel bir durum tespiti yapılmıştı. O zaman da bugün de elbette “susmayan” hukukçular var. Akademisyen hukukçuların suskunluğu ise genel bir gerçek.
Mustafa Erdoğan’ın, çok az sayıdaki susmayan akademik hukukçulardan biri olduğunu yazı ve kitaplarından biliyorum. Bu yazısında susmadığını gösteren yazılarını anlatmaktadır.
*Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Türkiye Bilimler Akademisi Üyesi.
