Görüşler

Picasso, şer ittifakının saldırganlığı ve zalimce bir kapana sıkışmak

Picasso, şer ittifakının  saldırganlığı ve zalimce  bir kapana sıkışmak

Abdulbaki Değer, Pablo Picasso’nun Nazi yıkımını tuvale aktardığı ‘Guernica’ tablosu üzerinden günümüzde Orta Doğu’da yaşanan şiddeti tarih üzerinden yazdı. Değer, İran’ın bir takım akla ziyan bahanelerle ABD-İsrail şer ekseni tarafından vurulmasının tarihsel eğilimin bir devamı olduğunu belirtiyor.

Pablo Picasso’nun Guernica tablosuyla ilgili olarak bir Alman subayıyla arasında geçtiği rivayet edilen meşhur bir diyalog vardır. Bu anlatıya göre olay, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Paris’te geçer. Bir Alman subayı, Picasso’nun atölyesinde Guernica’nın bir fotoğrafını görür ve tabloyu işaret ederek:

“Bunu siz mi yaptınız?” diye sorar.

Picasso’nun verdiği cevap ise şu olur:

“Hayır, siz yaptınız.”

Guernica kasabası, Nazi Almanyası’nın desteklediği hava birlikleri tarafından bombalanmıştı. Picasso da bu yıkımı ve sivillere yönelik şiddeti simgesel bir dille tuvale aktarmıştı.

Çağdaş bir ressamın tablosuna aksettirilmemiş olsa da ölçüsüz bir ölümün ve yıkımın girdabında olduğumuz açık. Sadece maddi kayıpların oluşturduğu bir maliyet değil. Çok daha vahimi ve önemlisi, tüm insani değerlerin askıya alındığı, bir dayanak noktası olma hüviyetlerinin berhava edildiği doğa durumunda olmamızdır. Çıplak güç dışında herhangi bir kuralın geçerli olmadığı bu düzenin odağında maalesef parçası olduğumuz coğrafya var. Coğrafya işgal altında, hayat atılımından yoksun fiili ve zihinsel bir felç halinde. ABD-İsrail pür kötülük ittifakının yaptığı yeni müdahale değil mesele. Bu yeni durumun iyice görünür kıldığı hususa ilişkin etraflıca düşünmekte, bu durumun üzerinde durmakta yarar var. Hatta varoluşsal gereklilik önümüzdeki. İşgalin kendisinden daha vahim olan şey, bitmek bilmeyen bu işgal karşısında hala asırlara sâri meseleyi yeni deneyimliyormuş gibi savrulan bir pozisyon takınıyor olmamızdır. Süreklileşmiş bir işgalin güncel yoğunlaşmasını, konjonktürel ve akıl-ruh dengesi yerinde olmayan politik figürler üzerinden izah etmek veya sıcak politik, mezhebi ve etnik aidiyetler prizmasından çarpıtarak “birbirini yesinler, bize gün doğuyor” şeklinde değerlendirmek zaten başımıza gelen felaketin ne olduğundan bihaber olmaktır.

Kolomb’un ABD’yi işgali ile Endülüs’te sekiz yüzyıl süren Müslüman varlığının Gırnata’nın düşmesiyle sona erişi aynı tarihtir. Amerika kıtasına doğru giden süreç aynı zamanda Endülüs’te Müslüman varlığının fiilen kazınmasıyla eş zamanlıdır. Esas itibariyle bakıldığında Endülüs’ten kazınma süreci Batıdışı dünyanın özellikle de Müslümanların hayattan bir varlık, etki ve direnç unsuru olarak kazınması arasından doğrusal bir ilişki var. Yaklaşık beş asrı aşan süre önce başlayan dinamik, bugün de ana aksından herhangi bir sapma yaşamış değildir. İran’ın bir takım akla ziyan bahanelerle ABD-İsrail şer ekseni tarafından vurulmuş olması ve bu vurulma karşısında yaşanan genel görünüm, tarihsel eğilimin devam ettiğinin çok açık bir göstergesidir.

Bu akışı tersine çevirecek ne maddi bir varlık ne de zihinsel bir nitelik belirtisi söz konusudur. Yaşadığımız kriz zannettiğimizden çok daha derin bir krizidir ve kafayı sıyırmış ABD-İsrail’in başımıza açtığı arızi bir problem olarak değerlendiremeyiz. O yüzden meseleyi ciddiye almak, meselenin bizime ilgili olan boyutlarına odaklanmak olmazsa olmazdır. Anlamlı bir varlık olmayanların ne zulmü bertaraf etmeleri ne de yeryüzünde adaleti tesis etmeleri mümkündür. Bizim de içinde bulunduğumuz dünya maalesef bu hazin durumun yanında maalesef böyle bir hassasiyetten de böylesi bir bilincin taşıyıcısı olmaktan da yoksundur.

İran’ın üst düzey yöneticilerinin katledilmesini, stratejik önemi haiz yerlerinin vurulmasını, şehirlerin, sivil insanların hedef alınmasını rejim, mezhep, yürütülen siyaset üzerinden izah etmek, daha doğrusu bunlarla sınırlandırmak içinde bulunduğumuz durumun vahametini anlamamaktır. Tabloya yansıyan bizim hikâyemizdir. İran’a indirgeyen bakış kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçmanın peşindedir. Bu çaresizlik, zayıflık ve zillet hali maalesef Müslümanların hanesindedir. Elbette İran için yapılacak pek çok haklı eleştiri var ve yapılması da zaruridir. Ancak eleştiriyi yerli yerine oturtmak ve meseleyi bütüncül şekilde kavramak da olmazsa olmazdır. Nitekim yaşadıklarımız gösteriyor ki; maruz kaldığımız tekinsiz gerçeklikle yüzleşmek yerine bildiğimiz şekilde yaşamamızı sürgit devam ettirecek etrafında dolanma tarzımızı devam ettireceğiz. Zaten tuzağın en büyüğü ve meseleleri asırlardır devam ettiren ana husus da bu. Tarihin kenarına itilmişliği, savrulmayı, sürekli maruz kalan bir varoluşun yansıması sayılabilecek gerçeklik, sadece ABD-İsrail tarafından gerçekleştirilen haksız saldırı ile ilgili değil. Tekrar altını çizelim; kurulduğu günden bu yana sınırları sürekli bulunduğu coğrafyanın aleyhine genişleyen İsrail’in hukuk tanımazlığı da değil. Meselenin odağında biz varız, bizim niteliğimiz var.

Burada ne var peki? Dünya, emperyalist bir kuşatma içinde . Bu işin en temel boyutu. Bu kuşatmayı dengeleyecek, geriletecek ve oluşturduğu tüm adaletsizlikleri, haksızlıkları giderecek bir alternatif odağın olmayışı da başka bir ana boyut. Bütün bu döngü içinde Müslümanların hesabı yapılır, hatırı gözetilir bir mevcudiyet olarak olmayışı da diğer bir ana boyut. Yaşananlar bu düzleme oturtulduğunda uğraşmamız gereken hususların neler olduğu görülebilir.

Birincisi ve sanırım en önemlisi hala egemen düzenin işleyişine hayat veren dinamiğin (modernlik, sekülerlik vs.) fiili işgal ve sömürüden çok daha derin ve dönüştürücü bir müdahale olarak ivmelenerek devam ediyor oluşudur. Herhangi bir saldırı olmadığında bile zihinler, kültürler, yaşam tarzları bu dinamiğin etkisi altında zaten kendisi olmaktan çıkıyor, post modern dünyanın cangılında bir türeve, kopyaya dönüşüyor. Bu sadece maddi bir zorluğu değil güçlü bir entelektüel çabayı da gerektiriyor. Üstelik bizim bu mevzuya ilişkin sahici problemimizin olup olmadığı da açıklığa kavuşabilmiş değil.

İkincisi, hayata bütüncül bakmayı, hayatı ciddiye almayı ve en zayıf halka kadar güçlü olduğumuzu görmeyi ve gereğini yapmayı önceleyen bir bilinç berraklığına muhtaç oluşumuzdur. Anlamlı bir mevcudiyet için gerekli olan şeyleri, keşfedilmeyi bekleyen gizemli çözümler olarak görme yanılgısından vazgeçerek başlamalıyız. Bu açıdan toplumsal hayatımızın ve kurumsal işleyişimizin genetiğine rasyonelliği, adaleti, hakkaniyeti yerleştirmek dışında sırlı bir durumdan bahsedilemez. İnsanların bireysel kurtuluşuna yönelen sahte bir dilden ve çabadan ziyade kamusal-kurumsal işleyişin, ilişkinin sıhhatini gözeten bir teyakkuz durumuna gereksinimimiz var. Bu, toplumsal eşitsizliğin, sosyal adaletin, ehliyet ve liyakatin kıskançlıkla korunması demektir. Bu, özgürlüğün, özgürlük alanının olabildiğince geniş tutulmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu, aynı zamanda devletin beka meselesiyle istihdam politikasının, eğitim sistemi ile siyasetin niteliğinin, kent hakkına gösterilen özen ile değer-inanç duyarlılığının birbiriyle bağlantılı olmakla kalmadığını aynı zamanda birbirinin kaderini doğrudan etkilediğini bilmekle ilintilidir. Mesele sadece pragmatik bir zorunluluk olarak düşünülmemelidir. Türkiye’nin de ait olduğu dünyanın yegâne anlamlı imkânı, mevcut varlığını, işleyişini ilk-değer titizliğine bağlama mecburiyetidir. Bizim doğru olmaktan, doğruyu yapmaktan, kendimizi gözettiğimiz oranda başkasının hesabını yapmaktan başka çaremiz, çıkış yolumuz yok. En büyük imtiyazımız ötekinin eşiti olmaktır ve bunu kıskançlıkla korumaktır. Aksi durumdaki her vaziyet alış, bugün de görüldüğü gibi içerde kırılganlık, memnuniyetsizlik ve dolayısıyla zafiyeti beslemek ve büyütmektir. Birliğimizin, dirliğimizin mevcudiyeti imtiyaz ilişkilerinin tasfiye edildiği, her bir insanımızın, her bir topluluğumuzun hak ve özgürlüklerinin korunduğu bir düzene bağlıdır. Dayanışmanın, paylaşmanın, dünyayı bir “yuva” olma bilinciyle kavramanın üzerine oturtulacak küresel ölçekteki birliktelikler anlamlıdır, mümkündür ve yeryüzüne esenlik getirmesi olasılıdır. Dışlama, reddetme, kategorik karşıtlıklar üzerinden indirgendiğimiz, itham edilddiğimiz kimliklerin mahkûmu olma yanlışlığıyla kendimizi çürütmeye bırakmamak en büyük avantajımız olacaktır. Aksi taktirde ne anlamlı bir varlıktan ne de uzun soluklu bir direnişten bahsetmek mümkündür.

O zaman Picasso’nun Nazi subayına verdiği cevabın aslında meselenin bir boyutunu gösterdiğini da görme imkânımız olacaktır. Çünkü Picasso’nun dediği gibi Guernica varlığını şüphesiz Nazilere borçlu. Ancak çağdaş bir Guernica tablosu olan hayatımız sadece düşmanlarımızın büyük ve sıra dışı olmasıyla ilintili değil. Bizim mevcut gerçekliğimiz hep dışarısının kötü ve ihtiraslı olmasıyla bağlantılı değil. Bizim ve dünyanın başına gelenler aynı zamanda varlıklarını mevcut halimize de borçlu. Tıpkı İran’daki mevcut durumun olduğu gibi. Bu yüzden James Baldwin’in yetkinlikle belirttiği gibi “ne olmak istediğimiz ile ne olduğumuz arasında zalimce kapana sıkışmış durumdayız. Kendimize bu kıtada yaşadığımız hayatların neden genelde öylesine boş, öylesine ehlileşmiş ve öylesine çirkin olduğunu sormaya istekli olmadıkça, olmak istediğimiz şeyi de mümkün değil olamayız.”

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir