Araştırmacı ve hukukçu Halil Turhanlı, Sencer Divitçioğlu’nun Asya Tipi Üretim Tarzı’na ilişkin araştırmalarını, yazılarını ve kendine özgü oluşturduğu Osmanlı Modeli’ni yazdı. Divitçioğlu’nun Osmanlı Tipi Üretim Tarzı’nı Batı toplumlarından ayırdığını ifade eden Turhanlı, onun geniş ilgi alanının sonraki dönemde eski Türk topluluklarının antropolojik incelenesine geçmesini sağladığını belirtiyor.
1960’larda Osmanlı, Türk solu için temel araştırma konusu olmuştur. Sencer Divitçioğu’nun bu konudaki çalışmaları aynı döneme rastlar. Divitçioğlu toplumsal bilimlerle uğraşanların toplumu anlamalarının, bunun için de öncelikle toplumun geçirdiği tarihsel dönemleri inceleme ve kavramalarının gerekli olduğuna değinmiştir. Günümüzün Türk toplumunu anlamak için Osmanlı İmparatorluğu’nu araştırmanın gerekli olduğuna inanıyordu. Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu‘na yazdığı önsözde “dünün araştırılması”nın bugünün anlaşılması için elzem olduğunu belirtmiştir.
Divitçioğlu, ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı) üzerine yazılarını 1966’dan itibaren yayımlamıştır. Bu çalışmalar ele aldıkları konuda temel eser niteligindedir. ATÜT teziyle Osmanlı’nın teşkilatının ve toplum yapısının Avrupa’dan farklı olduğunu etraflı biçimde ortaya koymuştur. Bu üretim tarzının belirlenmesinden yola çıkarak Osmanlı’nın özgün bir devlet yapısına sahip olduğunu ileri sürmüştür. 1980’lerde eski Türk Devletleri ile ilgili çalışmaları aslında bunların devamı ve olgunlaştırılması niteliğindedir. (Selahattin Hilav Yön dergisinde ATÜT üzerine ilk incelemelerden birini yayımlamıştır. 1960’lı yılların sonunda ATÜT’ın Türk solunun ilgi alanında yer almasını sağlayanların başında gelir. Onun Godelier çevirisi de ATÜT’ün gündemde yer tutmasını sağlamıştır.)
Divitçioğlu ATÜT konusunda Fransa’da bir kısım Marksist çevrelerde süregelen tartışmalardan hareket ederek Osmanlı toplumu ve devlet yapısı hakkında derinlikli araştırmalar yapmış; hayli özgün Osmanlı modeline varmıştır. Marx’ın Dogu toplumlarına ilişkin durağan ve despotik devlet tezlerini Osmanlı özelinde farklı bir biçimde ele almıştır. Divitçioğlu’na göre Marx’ın sınıf farklılaşmasına Osmanlı’da tam olarak rastlanmaz. ATÜT ile Osmanlı toplumunun “tikel ve somut modeli arasında bazı hallerde yakınsaklık, bazı hallerde ise ıraksaklık mevsuttur.”
Osmanlı’nın toplumsal-ekonomik sistemine ilişkin ATÜT tartışmaları 1960’ların ikinci yarısında yoğunlaşmıştı. Divitçioğlu’nun çalışması da bu döneme rastlar. ATÜT çalışmalarını bir iktisatçı olarak yapmış; Osmanlı’da tımar ve vergi sistemlerini, reayanın taşıdığı özellikleri bir iktisatçı olarak etraflıca incelemiştir. Osmanlı toprak düzeninin Batı’dan farklı olduğunu savunmuş; ATÜT içinde görmüştü. Bu üretim tarzında devlet, toprağın mülkiyetini sahiplenmiş ve Batı toplumlarında bulunan ara sınıfların oluşumunu engellemiştir. Divitçioğlu’nun düşünceleri daha o dönemden Ortodoks Marksizmin hayli uzağındaydı. Dahası, onun geniş ilgi alanı sonraki dönemde buradan rahatlıkla eski Türk topluluklarının antropolojik incelenesine geçmesini sağlamıştır.
Marx ATÜT’ten Doğu toplumlarıyla ilgili yazılarında söz etmiştir. Bu toplumların farklı bir evrim çizgisi geçirdiklerini ortaya koyarken ATÜT’nı ele almıştır. Doğu’da Batı’daki sınıf çatışmalarından farklı özgün bir sınıf yapılanması görüldüğünü belirtmiştir. Divitçioğlu ATÜT’nın Osmanlı’da ne denli geçerli olduğu konusunu çözümlemeye çalışmıştır. ATÜT’da da topluluk içerisinde farklılaşma ve ayrışma kuşkusuz mevcuttur; fakat ATÜT Batı’nın sınıflı toplumlarından farklıdır. Batı’da devlet kölelik sistemi üzerinde yükselmiştir. ATÜT’nın geçerli olduğu toplumlarda bu yoktur. Divitcioğlu titiz bir çalışmayla ATÜT’ın Osmanlı’nın tarihsel bir dönemi için geçeri olduğunu saptamıştır.(Yeri gelmişken belirtelim: ATÜT ile ilgili araştırmalar yapmaya onu Kemal Tahir’in yönlendirdiği söylenir).
Divitçioğlu titiz bir çalışmayla ATÜT’nın on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda Osmanlı’da geçerli olduğunu belirlemiştir. Osmanlı’nın Batı’nın köleci-feodal toplum yapılarından farklı olduğunu savunmuştur. Bunu kanıtlamak için tımar sistemini incelemiştir. Osmanlı toplumundaki tımar sisteminin Batı’daki feodal sisteminden farklılığı vurgulamıştır. Tımar sahibi toprak mülkiyetine sahip değildir; toprağın mülkiyeti devlete aittir. Reaya “ırsi ve daimi” bir kiracı durumudur. Yarattığı artık ürün kanunda belirtilen vergi esasları doğrultusunda devlete geçer. Osmanlı’da topraklar sultan tarafından tımar sistemine bağlı olarak dağıtılmaktaydı. Tımar sahibi sonuçta devleti temsil eder, ama toprağın sahibi değildir. Reaya sultanın beratı ile toprağı kullanır ve vergi verir, ama asla toprağın mülkiyetine sahip değildir. Reayanın ürettiği artık ürüne mutlak güç sahibi sultan el koyar. Bu üretim tarzında “servaj yoktur”. Osmanlı’nın en önemli niteliklerinden biridir bu. Klasik Avrupa feodalizminden bu bakımdan farklıdır.
Divitçioğlu iktisat alanından antropolojiye geçmiştir. Daha doğrusu iktisatçı kimliğine antropolog sıfatını eklediği söylenir. Türk boyları ile ilgili tarihsel ve antropolojik çalışmalar yapmıştır. Üniversiteden ayrıldıktan sonra yayınlanan ilk önemli çalışması Kök Türkler (1987) kitabı antropoloji alanına geçişinin de başlangıcıdır. 1980’lerde Osmanlı’nın gelişme ve genişlemesini daha etraflı ve derinlikli araştırmaya girişmiştir. Osmanlı’da devlet yapısını, sınıf ilişkilerini, üretim tarzını, toprak mülkiyetini, devlet ve reaya ilişkilerini uzun uzadıya incelemiştir. Türk devletlerini Orta Asya’dan itibaren kronolojik sırayla ele almıştır.
Divitçioğlu, Dumezil’in Üçlü İşlev teorisinden yararlanarak Türk Devletleri’nin yapısını açıklamıştır. Üçlü İşlev (Trifonksiyonel) teorisini Türk tarihine ve Türkler’deki devlet yapısına uyarlamıştır uygulamıştır. Bu inşaya ve açıklamaya Köktürk toplumundan başlamıştır. Köktürk toplumunu iki ana zümreye ayırmıştır; buyuran ve buyurulan zümreler. Buyuran zümre (ak budun) kağan etrafındaki boylardan ve savaşçılardan oluşuyordu. Ayrıca, eski Türk toplumlarında ikili bir hiyerarşi saptamıştır: Ak budun ve kara budun. Bu ayrımda söz konusu olan yöneten ve yönetilen ilişkisidir.
Divitçioğlu Türk devletleri ile Batılı devlet tiplerini çoğulcu devlet- bütüncül devlet ayrımı üzerinden mukayese etmiştir. Çoğulcu ve bütüncül devlet yapılarının özelliklerini, aralarındaki farkları saptamaya çalışmıştır. Osmanlı Devleti’ni “bütüncül” olarak değerlendirmiştir. Bu değerlendirmenin teorik dayanağını saptamayı denemiştir. Osmanlı’da toprakların mülk sahibi devletti. Divitçioğlu tımar sahibinin toprağın mülkiyetine sahip olmadığı için Osmanlı’nın feodal olarak nitelenemeyeceğini belirtir. Divitçioğlu, Osmanlı ekonomik ve toplumsa yapısının feodal yönde evrilmediği sonucuna varmış; bu yapıyı Batı feodalitesinden uzak tutan nedenler ve unsurlar üzerine çalışmıştır. Gerçekten, Osmanlı kendine özgü bir toplumsal siyasal ve ekonomik yapı inşa etmiştir. Feodal bir gelişim göstermemiştir. Ayrıca, çoğulcu ve bütüncül devlet yapıları ayrımı onun Osmanlı üzerine çalışmalarında çok önemlidir. Fransız ve İngiliz devletlerinin teorik olarak çoğulcu, Osmanlı Devleti’nin ise bütüncül nitelikte sayar.
Osmanlılar tarihin en uzun ömürlü imparatorluklarından birini kurmuşlardır; Osman Bey’in kurduğu beylik tarihsel açıdan kısa sayılabilecek bir sürede Anadolu ve Balkanlar’a egemen bir dünya imparatorluğuna dönüşmüştür. Bizans İmparatorluğu ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin sınır noktalarında varlığını sürdüren Osmanlı hızla büyüyüp genişlemiş ve büyük bir imparatorluk olarak gelişmiştir.
1980’lerde antropolojik çalışmalarda yoğunlaşmış; Türk devletlerinin, boylarının kökenine inmiştir. Bu çalışmaları Türk devlet teorisine önemli katkı niteliğindedir. Osmanlı’nın etnik kökeni on birinci yüzyıl sonlarında Hazar Denizi çevresinde yaşayan Oguz soyundan gelen boylara dayandırılmaktadır. Ahmedi’nin İskendername ‘sinde Osman Bey’in babası Ertuğrul ve yakınlarının Oğuz soyundan geldikleri kaydedilmiştir. Divitçioğlu Osmanlılar’ın Oğuzlar’a dayandırılmasına kuşkuyla yaklaşmaktadır. Divitçioğlu Türk Devletlerinin köklerini, göçebe boy örgütlenmelerini resmi genel görüşten ve anlatımından farklı bir yaklaşımla ele almıştır. Şükrullah’ın Bahçetü’t-Tevarih adlı eserine itibar eder; bu konudaki kaynağı odur.
Osmanlılar başlangıçta Anadolu Selçukluları tarafından kuzeybatı Anadolu’ya yerleştirilmişlerdir. Burası Bizans sınırına yakın bir bölgedir. Bizans’dan gelecek saldırıları önlemeleri beklenmiştir. Bizans köylüsü bu yeni kurulan beyliği kabul etmiş, olumlu karşılamıştı. Osman Bey’in beyliği kısa sürede Anadolu ve Balkanlar’a hakim olmuş ve büyük bir imparatorluğa dönüşmüştür. Yüksek savaşçılık yeteneğine sahip Osman Bey gazileri, dervişleri bir araya toplamış; devlet kurmayı başarmıştır. Osmanlılar bir beylikten büyük bir cihan imparatorluğuna everilmiştir
Divitoğlu Osmanlı’nın kuruluşunu antropolog Marshall Sahlins’in Big Man tipolojisiyle açıklamıştır. Sahlins, Franz Boas’ın antropoloji geleneğinin mirasçısı olarak kabul edilir. Aslında 1950’lerde Michigan Üniversitesi’nde lisans öğrencisiyken Francis Boaz karşıtı sosyalist eğilimli Leslie White ile çalışmıştı. Doktora çalışmalarında ise o zaman altmışlı yaşlarında bulunan ve sürgün olan Macar asıllı misafir profesör Karl Polanyi’den etkilenmişti. Sahlins’in antropoloji disiplinine Melanezya yerlilerinin geleneğinde kazanılmış liderliği ifade eden Büyük Adam terimini kazandırmıştır. Büyük Adam terimi ağırlıklı olarak Melanez yerli toplumlarında belirli bir sosyo-politik lider tipini ifade eder. Büyük Adam bu statüsünü kişisel beceri ve çabasıyla kazanır. Cesaret sahibi, mücadeleci liderdir. Ancak anlamı bununla sınırlı değildir; daha geniştir.
*Halil Turhanlı, hukukçu ve araştırmacı
