İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, ölümünün 135’inci yıldönümünde Osmanlı’nın geç dönem sadrazamlarından Tunuslu Hayreddin Paşa’nın fikir dünyasına bakıyor. Yeneroğlu, Daron Acemoğlu’na Nobel Ekonomi Ödülü getiren ‘kalkınmanın temelinin kapsayıcı kurumlar ve mülkiyet güvenliği olduğu’ tezinin Paşa’nın reform taleplerinin merkezini oluşturduğunu belirtiyor.
Bundan 135 yıl önce, 30 Ocak 1890 günü İstanbul’da, “mağlup ama müstakbel için mustarip” olarak son nefesini veren Osmanlı’nın geç dönem sadrazamlarından Tunuslu Hayreddin Paşa, ardında sadece bir devlet adamı mirası değil; bugün dahi içinde çırpındığımız medeniyet krizinin “yitik anahtarını” bırakmıştı. Bugün vefat yıldönümünde onun mirasını yeniden ele almak, bir medeniyetin neden durakladığını ve nasıl yeniden inşa edilebileceği üzerine düşünmek anlamına geliyor. Zira Paşa, esaret pazarından sadaret makamına uzanan hayatında, bir buçuk asır sonra Nobel ödülüne layık görülen tespitleri yapan bir sistem mimarı olarak “kapsayıcı kurumlar” inşa etmenin reform mücadelesini verdi.
Bugün iktisatçı Daron Acemoğlu’nun güçlü verilerle sunduğu; kalkınmanın temelinin kapsayıcı kurumlar ve mülkiyet güvenliği olduğu tezi, bir buçuk asır öncesinden Paşa’nın reform taleplerinin merkezini oluşturmaktaydı. Paşa, iktidarı hukukla sınırlandırmadıkça ve mülkiyeti devletin keyfiyetinden kurtarmadıkça ne hürriyetin kaim olacağına ne de devletin payidar kalacağına inanıyordu.
Paşa’nın Paris mahkemelerinde ve Avrupa başkentlerinde yaptığı gözlemler, Avrupa’nın maddi zenginliğinin tesadüfi olmadığını ortaya koymuştu. Kişinin can, namus ve mülkiyet hakkının devletin keyfiyetinden kurtarılıp hukuki bir güvenceye kavuşturulmasının (hukuk devleti), üretimi ve refahı tetikleyen temel motor olduğunu teşhis etmişti. Paşa’ya göre Batı, rasyonel bir kurumsal tasarım sayesinde bireyin “teşvik” yapısını güçlendirmiş; devleti ise bu teşvikin sömürücüsü değil, garantörü kılmıştı.
Bu kurumsal vizyonu, İslam siyaset düşüncesinin “adalet”, “meşveret” ve “maslahat” kavramlarıyla metodolojik bir uyum içinde savunan Hayreddin Paşa, modern İslam düşüncesinin en gerçekçi sistem kurucularından biridir.
EZ-ZİTUNA’DAN MÜHENDİSHÂNE’YE UZANAN SENTEZ
Hayreddin Paşa’nın serüveni; 1820’lerin başında, Kafkasya’nın sarp dağlarından koparılıp İstanbul’un esir pazarlarına bir “köle” vasfıyla getirilmesiyle başlar. Bir Çerkes çocuğu olarak getirildiği Kanlıca’daki Tahsin Bey Yalısı, onun için Osmanlı devlet nizamının genetik kodlarını ve saray protokolünü en yakından izleyeceği bir mektep olmuştur. Klasik Osmanlı terbiyesiyle yoğrulan bu genç zihin, kaderin bir sevkiyle Tunus Beyi Ahmed Bey’in hizmetine girdiğinde, Tunus’un kabile asabiyetine dayalı geleneksel iktidar yapısı ile İstanbul’dan aşina olduğu merkezî devlet mantığı arasındaki gerilimin tam ortasına düşmüştür.
Paşa, Tunus’taki ilk yıllarında, yeni kurulan askeri okulda (Mühendishane) Fransız subaylardan matematik, askeri strateji ve idari bilimler öğrenirken, aynı zamanda Avrupa tarihi ve siyaset felsefesi eğitimi alır. Bunun yanında Ez-Zituna Üniversitesi’nin köklü ilim geleneğinde aldığı formasyon ve özellikle İbn Kayyim el-Cevziyye’nin fıkıh perspektifiyle yoğrulan zihni, adaleti bir “hükümdar lütfu” olmaktan çıkarıp rasyonel bir yönetim tekniğine dönüştürmüştür. Paşa, eğitimindeki bu sentezi eserinde şu cümlelerle vurgular:
“Müslüman ülkelerin gerilemesinin yegâne sebebi, hürriyetin yokluğu ve devlet işlerinin tek bir kişinin keyfî iradesine terk edilmesidir. Oysa şeriatın aslı hikmet ve kulların maslahatıdır; zulmün olduğu yerde ne üretim olur ne de medeniyet.”
Bu zihinsel olgunlukla Tunus’ta Bardo Sarayı’nın kabile ittifaklarıyla örülü atmosferine baktığında, gücün “şahsi sadakat” üzerinden yürüdüğü yönetim tarzı ile hayalindeki “kurumsal rasyonalite” arasındaki o derin uçurumu teşhis etmiştir. Sömürücü elitlerin devlet kaynaklarını nasıl kendi mülklerine dönüştürdüğünü, liyakatin yerini alan sadakat ağlarının devleti nasıl felç ettiğini gördüğünde; çözümün sadece “iyi insan” bulmakta değil, iktidarı “iyi kurumlar” üzerinden denetlemekte olduğunu kavramıştır.
“Sorumluluk ve denetim mekanizması olmayan bir yerde kanun sadece kağıt üzerinde kalır. Hukukun üstünlüğü demek, en üst makamdaki kişinin bile yaptığı her işin hesabını bir kurula verebilmesi demektir.”
Hayreddin Paşa’nın 1852-1856 yılları arasındaki Paris dönemi, onu mülkiyet güvenliği, şeffaf bürokrasi ve bağımsız yargı üzerine yükselen kuşatıcı bir mekanizma ile buluşturmuştur.
Paris’teki birincil görevi, Tunus maliyesini devasa yolsuzluklarla sarsan ve ardından Fransız vatandaşlığına geçerek Paris’e kaçan Mahmud Benaïad’ın davasını takip etmekti. O, Paris mahkemelerinde davayı izlerken şu can alıcı soruyla meşgul olur: “Nasıl oluyor da bir devlet memuru, devletin hazinesini bu kadar kolay boşaltabiliyor?” Paşa, Fransız mahkemelerinde şahit olduğu prosedürlerden çok etkilenmiştir. Adaletin, önceden belirlenmiş, yazılı ve herkes için eşit kurallara bağlı olduğunu görmüş; Tunus’taki yolsuzluğun sebebinin sadece “kötü insanlar” değil, “denetimsiz ve sömürücü kurumlar” olduğuna kanaat getirmiştir.
“Avrupa devletlerini kuvvetli kılan şey, toptan tüfekten ziyade, herkesin önünde boyun eğdiği kanun nizamıdır. Onlar, iktidarı hukukla prangaladıkları için iç barışı sağlamış ve tüm enerjilerini kalkınmaya vermişlerdir.”
Paris borsasını, bankaları ve ticaret odalarını gezerken, Doğu’daki “müsadere” (devletin mala el koyması) korkusunun üretimi öldürdüğünü, Paris’te ise hukukun mülkiyeti koruyarak sermaye birikimine nasıl zemin hazırladığını gözlemlemiştir:
“Avrupa’nın zenginlik ve sanayide ulaştığı bu muazzam seviyenin asıl sebebi, ferdi hürriyetin ve siyasi hürriyetin tam olarak tesis edilmiş olmasıdır. Zira hür olan fert, emeğinin karşılığını alacağından emin olur ve kimseden korkmadan tüm gücüyle çalışır, sanat ve ticaret ilerler.”
Paris’teki gözlemlerini aktarırken, Batı’nın maddi gücünün arkasındaki asıl itici gücün “Hürriyet” olduğunu savunur. Ancak bu hürriyet, Paşa’ya göre başıboşluk değil, kanunla sınırlandırılmış bir özgürlüktür.
“Kanun, herkese karşı aynı keskinlikte olmalıdır. Bir memurun veya bir zenginin kanundan muaf tutulduğu ya da mahkemelerin saraydan emir beklediği bir nizam, adalet değil, ancak adaletin taklididir. Hakiki adalet, en zayıf ferdin bile en güçlü devlet adamı karşısında hakkını arayabileceği bir güven ortamıdır.”
Hayreddin Paşa’yı dönemindeki pek çok Batıcıdan ayıran en önemli özellik, onun bir “müstemleke aydını” gibi davranmamasıdır. O, Paris’te gördüğü kurumları olduğu gibi kopyalamayı değil, bu kurumların arkasındaki “akıl ve adalet” ilkelerini İslam medeniyetinin kodlarıyla (adalet, şura, maslahat) yeniden üretmeyi amaçlamıştır. Parlamenter tartışmaları ve kamuoyunun yönetim üzerindeki baskısını izlerken, “şura” kavramının Batı’da nasıl ete kemiğe büründüğünü görmüştür.
Paşa, şu temel kanaate ulaşır: Bir devletin ayakta kalması için yöneticinin “adil” olması yetmez; sistemin yöneticiyi “adil olmaya zorlaması” gerekir. Bu zihinsel devrim, onun Tunus’a dönüşünde başlatacağı büyük reform dalgasının ve meşhur Akvemü’l-Mesâlik fî Ma’rifeti Ahvâli’l-Memâlik (Ülkelerin Durumunu [Hallerini] Öğrenmek İçin En Doğru Yol) eserinin temel harcı olacaktır.
“DAR KORİDOR”DA BİR REFORMCU
Paris’ten 1856 yılında dönen Hayreddin Paşa, Tunus’a adım attığında karşısında bulduğu manzara; yolsuzlukla delik deşik edilmiş bir hazine, kabile asabiyetine hapsolmuş bir bürokrasi ve halkın ümüğüne çöken “sömürücü” bir elittir. Bu elitin başında ise, Paşa’nın Paris’te peşine düştüğü Benaïad’ın hamisi, Tunus’un karanlık kudreti Mustafa Haznedar bulunmaktadır.
Paşa için mücadele artık şahıslarla değil, zihniyetle ve kurumlarladır. Ancak bu kurumsal inşanın önündeki en büyük engel, insanın insan tarafından sömürüldüğü en köhne yapı olan köleliktir.
Paşa, henüz genç bir danışmanken Tunus Beyi Ahmed Bey’i bu konuda ikna etmiş ve Tunus’un 1846 yılında köleliği yasaklayan ilk Müslüman ülke olmasında başrolü oynamıştır. Bu hamle, onun için sadece ahlaki bir duruş değil, rasyonel bir sistem gerekliliğidir. Paşa’ya göre, kendi vücudu ve emeği üzerinde mülkiyet hakkı olmayan bir ferdin, bir medeniyeti ayağa kaldıracak “teşvik” yapısına sahip olması imkânsızdır.
“Hürriyetin olmadığı yerde insanlar sadece günü kurtarmaya bakar, büyük işlere teşebbüs etmezler.”
Hayreddin Paşa’nın 1860’ta temellerini attığı ve 1861’de ilan edilen Kanunü’d-Devle, sadece Tunus için değil, tüm İslam dünyası için bir milattır. Zira bu metin, mutlakiyetin kalbinde hukukun üstünlüğünü ilan eden ilk yazılı anayasadır. Paşa, bu hamleyle ‘adil hükümdar’ beklentisinden ‘adil sistem’ inşasına geçişin kapısını aralamıştır.
“Bir devletin bekası, yöneticinin şahsi iradesine değil, vaz edilen kanunun kuvvetine bağlıdır. Zira şahıslar fani, kanunlar bakidir. Eğer kanun, hükümdarın keyfinden daha üstün tutulmazsa, o memlekette ne emniyet kalır ne de huzur.”
Paşa, bu hamlesini Meclisü’l-Ekber’i (Yüksek Meclis) kurarak taçlandırır. Bu meclis, bir danışma kurulundan ziyade, bütçeyi denetleyen ve liyakati sadakatin önüne koyan bir denge-denetleme mekanizmasıdır. Paşa’nın bu dönemdeki duruşunu en iyi özetleyen olay, Mustafa Haznedar’ın yolsuzluklarına karşı meclis kürsüsünde yaptığı o tarihi konuşmadır:
“Sizin adalet dediğiniz, güçlünün zayıfı ezmediği bir vicdan muhasebesi değildir. Gerçek adalet, yöneticinin elini halkın cebinden çekeceği ve her kuruşun hesabını vereceği hukuki bir nizamdır.”
Ancak o “dar koridor” her zaman açık değildir. Paşa’nın mülkiyet güvenliğini sağlamaya yönelik reformları, rant düzeninden beslenen elitlerin çıkarlarına çarpar. Mustafa Haznedar ve ekibi, bu “kapsayıcı” kurumları kendileri için bir ölüm fermanı olarak görür. Çıkar ağları sarsılan bu sömürücü yapı, anayasayı askıya aldırarak Paşa’yı köşesine çekilmeye zorlar. Bu geri çekilme, Paşa için bir yenilgiden ziyade var olan medeniyet krizini kağıda dökeceği o büyük eseri, Akvemü’l-Mesâlik’i yazacağı bir inziva döneminin başlangıcı olur.
Paşa, 1867’de tamamladığı bu başyapıtında, Tunus’ta yaşadığı bu acı tecrübeyi evrensel bir kurala dönüştürür:
“Adalet, imarın (kalkınmanın) sebebidir; zulüm ise imarın harap olmasının nedenidir.”
Paşa’ya göre bir toplumda zulüm (hukuksuzluk) yerleşirse, insanlar kazançlarının korunacağından emin olamazlar. Bu güven kaybolduğunda ise üretim durur, zanaat ölür ve nihayetinde devlet bir harabeye döner.
BÂBIÂLİ’DE SON KAVGA
Hayreddin Paşa’nın Aralık 1878 - Temmuz 1879 tarihleri arasındaki sekiz aylık sadareti, can çekişen bir imparatorluğun son büyük “sistem restorasyonu” denemesidir. Paşa, İstanbul’a geldiğinde elinde sadece Tunus’un tozlu hatıraları değil, Akvemü’l-Mesâlik ile formüle ettiği o katı gerçeklik vardı: Devlet, şahısların dehasıyla değil, kurumların sağlamlığıyla ayakta kalır.
Sadrazamlık görevine gelir gelmez Osmanlı-Rus Savaşı’nın ve Berlin Antlaşması’nın kangrenleşmiş meseleleriyle, Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın azliyle ve maliye buhranıyla boğuşurken; asıl savaşını devletin köhnemiş “mimarisini” değiştirmek için verdi.
Paşa’nın ajandası, bugün Nobel ödüllü kurumsal iktisatçıların üzerinde durduğu o “kapsayıcı kurumlar” listesi gibidir:
- Yetki ve Sorumluluk Dengesi: Sadrazamlık makamını saray karşısında sadece bir “emir kulu” olmaktan çıkarıp, icraatın gerçek sorumlusu ve yetkilisi kılmak istedi.
- Bürokratik Liyakat: Memurların saray sadakatine göre değil, belirli bir sisteme (liyakat-ı şahsiye) göre atanmasını önerdi.
- Hukuk Devleti: Mahkemelerin yeniden tanzimi ve yargının yürütmeden bağımsızlaşması için layihalar sundu.
Ancak en radikal hamlesi, anayasanın değiştirilerek Meclis-i Meb’ûsan’ın derhal yeniden toplantıya çağırılması teklifiydi. Paşa, hükümdarın yetkilerini denetleyecek bir sistem peşindeydi çünkü ona göre hürriyet, sandıktan değil, iktidarın sınırlandırılmasından ibaretti.
‘Meşveret, hükümdarın mutlak iradesine vurulan hukuki bir prangadır. Bu meclis sayesinde millet, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olur. Bu, İslami şura’nın günümüzdeki karşılığı olan hürriyettir.”
Fakat Sultan II. Abdülhamid’in “tek elden yönetim” arzusu ile Paşa’nın “denetlenebilir sistem” vizyonu uzlaşamaz bir noktaya geldi. Paşa, teklif ettiği Meclis-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu) Kanun Tasarısı reddedilince, 29 Temmuz 1879’da istifa ederek Bâbıâli’den çekildi.
Paşa’nın bu onurlu duruşu ilkesel bir kararlılıktır. Nitekim 1882’de Sultan ona tekrar sadrazamlık teklif ettiğinde, kabul etmek için yine aynı kurumsal şartları öne sürdü. Teklifin reddi üzerine sarf ettiği o meşhur ve hüzünlü cümle, aslında bir medeniyetin neden ayağa kalkamadığının da ifadesidir:
“Padişahım, bu devletin kurtuluşu için önerdiğim nizamı kurmaya ne Nuh ömrü yeter, ne de bende o işlerin yükünü çekecek Eyyüb sabrı kaldı...”
Azlinden sonra bile susmayan Paşa, sunduğu ıslahat layihalarında bugün Türkiye’nin dahi hâlâ “yitik anahtarı” olan şu programı miras bıraktı: Hukukun üstünlüğü, kuralların herkese eşit uygulanması, kabiliyet ve liyakata göre görev verilmesi ve güçlü, bağımsız bir yargı sistemi.
“Yargı organları, yürütme gücünün müdahalesinden azade olmadığı müddetçe mülkiyet hakkı korunamaz. Eğer bir kimse mülkünün hukuk eliyle garanti altına alındığını hissetmezse, o ülkede sermaye birikmez, sadece korku birikir.”
1890’da veda ederken savunduğu hürriyet, bir nizam teklifiydi: “Talep ettiğimiz hürriyet, kanun dairesinde olan hürriyettir. Hükümdarın kanunla, halkın kanunla sınırlandığı bir düzende gerçek hürriyet kaim olur. Kanunun üstünde bir iradenin olduğu yerde hürriyetten söz edilemez; orada sadece esaret vardır. “
Paşa’nın 135 yıl önceki feryadı, bugün de aynı gerçeği haykırıyor. Hukukun prangalamadığı bir güç, liyakatin gözetilmediği bir bürokrasi ve denetimin olmadığı bir yönetim, eninde sonunda kendi mülkünü de devletini de harabeye çevirir.
Çünkü “Sistem, kişilerin iyiliğine değil, kötülük yapamayacakları kurumsal bir nizamın sağlamlığına bağlıdır.”
