Görüşler

Türk irfanı tasavvuf düşüncesi

Türk irfanı tasavvuf düşüncesi

‘Dil, Aramızdaki Muhbir’ kitabının yazarı Alper Çeker, Türk edebiyatının fikrî temelini, tasavvuf düşüncesinin oluşturduğunu belirtiyor.

Türkçe’deki “tin” ve “gönül” sözcükleri Arapça’da “ruh” ve “nefis” olarak karşılanmıştır. Hemen hemen tüm dillerde insanın varlığı “cismani olan” ve “cismani olmayan” biçiminde iki kısım olarak düşünülmüş. Cismani olanı gönül yani nefis işaret ederken, cismani olmayanı tin yani ruh işaret ediyor. Eskiler uzun bir süre gökyüzünü, Batlamyus’un haritasında tasvir edildiği biçimde yedi katlı olarak tasavvur etmişler. Göğün her bir katına “felek” demişler. Güneş, ay ve o sırada bilinen beş gezegenin her birinin birer felekte yer aldığını kabul etmişler. Dışımızdaki dünyada bulunan her unsurun aynı oranda insanın bedeninde de bulunduğu varsayımıyla, dış dünyaya “büyük alem”, insan bedenine de “küçük alem” demişler. Nasıl ki büyük alemde yükseliş yedi kattan oluşuyorsa, insan ruhunun da yükselişinin yedi aşaması olması gerektiğinde karar kılmışlar. Bu yedi aşamaya, tasavvufta nefis mertebeleri denir. Gönül ya da nefis, arzuların kaynağıdır. Eğer insan küçük alem olan bedeninin emrine girerse, bedeni insanın rabbi olur. Bedeni insanın emrine girerse, insan bedeninin yani küçük alemin rabbi olur. Hz. Ali kâfirlerin pehlivanını öldüreceği sırada, pehlivan onun yüzüne tükürmüş. Bunun üzerine Hz. Ali pehlivanı öldürmekten vaz geçmiş. Kâfirlerin pehlivanı “Neden beni öldürmedin?” diye sorunca Hz. Ali “Ben seni öldürseydim Allah için öldürecektim ama sen benim yüzüme tükürünce, seni nefsim için öldürmekten korktum.” demiş.

Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli, Makâlât’ında insanın üç canı olduğunu yazar. Birinci cana cismani denir; diken batmasını, kıl çekilmesini duyar. İkinci cana “yeme içme” denir. Acıkmayı ve susamayı bildirir. Üçüncü can ise “ruhani”dir. Ten uyuduğunda bu ruhani can uyanır. Tasavvufta düşlere “mana” ya da “zuhurat” denir. Hayvan benliği ile mücadele eden dervişler, gelişmelerini manalardaki işaretlerden takip ederler. Menkıbelerde bir dervişin çift sürdürdüğü arslanı yılanla kamçılaması, hayvan nefsini yendiği, hayvan nefsinin dervişin hizmetine girdiği anlamına gelir. Hangi hayvanın hangi zaafı temsil ettiği, Hünkâr’ın Makâlât’ında yazar. Ancak bu iki yönlüdür. Her hayvanın bir de diğerlerine üstün gelen bir yeteneği vardır. Keskin göz, hızlı olma, iyi duyma gibi yeteneklerdir bunlar. Tatmin olmuş, mutmain nefis aşamasında artık nefis dervişe hizmet eder. İslamiyet’ten önce varlığın birliği düşüncesini şamanlar temsil ederdi. Hem İslam öncesinin şamanları hem de Müslüman dervişler, menkıbelerde hayvan donuna girip yolculuk ederler.

Eskilerin insan anatomisine dair bilgisi sanılanın çok ötesindeydi çünkü hem insanları mumyalamak için hem de ameliyat yapmak için tıp öğrenmişlerdi. Arkeologlar neolitik döneme ait, cerrahi müdahalede bulunulmuş kafatasları keşfetti. Hünkâr’ın söylediği üç candan birincisi, omuriliğin bittiği yerde bulunan sürüngen beynidir. Bu beyin güdülerimizi emreder ve insanın sürüngenlerle ortak olan tarafıdır. Zaten tasavvufta emreden nefsi yani nefs-i emmareyi bir sürüngen olan yılan temsil eder. Bu beynin üzerindeki ikinci katman, memelilerle ortak tarafımız olan ikinci bir beyindir. Bunun da üzerinde, yalnızca insanda bulunan, dil kullanabilen ve bu sayede düşünebilen üçüncü beyin katmanı vardır. Üçüncü katmandaki, yalnızca insana özgü olan beyin ile diğerleri arasında yani insanın kendisinde bulunan üç benliği arasında bir çatışma vardır. Bu benliklerden ilk ikisi hayvanidir, üçüncüsü insanidir. İnsani benliğimizin hayvani benliklerimize üstün gelmesi yani yedi nefis mertebesinin sırasıyla geçilmesi, insanın iç dünyasında yaşadığı bir deneyimdir. Bu iç dünyaya “enfüsi dünya” denir. Fakat bir de “afaki dünya” dediğimiz, dışımızdaki dünya vardır. Dışımızdaki dünyaya İbnül Arabi ekolünden gelenler “hazerat-ı hamse mertebeleri” der. Bu afaki dünyanın altı hatta yedi mertebeden oluştuğunu yazanlar da vardır. İç hesaplaşmasını bitirip dışa yönelen derviş, artık varlığın birliğini idrak eder. Bu cümlede “idrak etme” eylemini kullanmamızın nedeni, bunun yaşayarak kavranan bir deneyim olmasındandır. Bu konuda nazariyat yapma yani akıl yürütme uğraşına giren büyük şeyhler bile yazdıklarında türlü çelişkiler içine düşmüşlerdir. Oysa tabiatla iç içe yaşayan Kutbeddin Haydar, Geyikli Baba ya da Otman Baba gibi dervişler varlığın birliğini idrak edip bu idrakin verdiği cezbeye, neşeye sahip olmuşlar, kayıttan kurtulmuşlardır. Salahaddin Uşşaki Varlık Risalelerinde varlığın birliğini idrak etmeyi, “Bütün eşyayı Allah’ın esma-i ilahiyesi olarak bilme” biçiminde tanımlar.

Varlık mertebelerini, nesnelerin en olgunlaşmış halleri temsil eder. Bunlar madenlerden altın ve gümüş, bitkilerden tahıllar ve insanlardan insan-ı kâmildir. Varlığın birliğini idrak eden biri için artık iç dünya ya da dış dünya ayrımı kalmaz. Fark ortadan kalkar. Bu idrakteki birisi erik dalına çıkıp üzüm yiyebilir. İnsan yaşadığı deneyimi bir başkasına aktaramaz ama şathiye türündeki şiirlerle içinde bulunduğu durumu diğerlerine sezdirebilir. Zira şiir teşbih dilini kullandığı için en tepedeki anlatım aracıdır. Varlığın birliği hakkındaki nazariyeler çelişkili ve muğlaktır ama Cüneyd-i Bağdadi’nin, Hallac-ı Mansur’un, Pir Sultan Abdal’ın ya da Yunus Emre’nin şathiyeleri okuyanlarda hayranlık uyandırır.

Vahdet-i vücud kavramı İbnül Arabi’nin takipçileri tarafından icat edilmiştir. Kavramın Arapçası biraz sıkıntılıdır çünkü “vücud”, Arapça’da “bulunmaklık” anlamına gelir. Tarihçiler bunu genellikle yanlış bir biçimde “panteizm” olarak anlamıştır. İbnül Arabi, sırasıyla Zat-Sıfat-Esma ve Efal mertebeleri olduğunu yazar. Allah’ın Zat’ından sıfatları, sıfatlarından isimleri, isimlerinden de fiilleri kaynaklanmaktadır. Derviş olmak isteyenin dikkat etmesi gereken en önemli konu, varlıkta ikiliğin olmamasıdır. Şu şu fiillerin insandan, şu şu fiillerin Allah’tan olduğunu söylemek Şeriat mertebesinde makbul olabilir ama Tarikatta bunu söylemek şirktir. Hz. Ali nutuklarında sık sık Allah’ı tenzih ederdi çünkü karşısında dinleyici olarak putperestliği yeni bırakmış Araplar vardı. En küçük bir yanlış anlama, Arapların Allah’ı yeniden putlaştırmasına neden olabilirdi. Şeriat mertebesinde Allah’ı tenzih etmenin Allah’ı yücelttiği düşünülebilir ama Tarikat’ta Allah’ı tenzih etmek, Allah’a eksiklik yakıştırmaktır. Bu nedenle Tarikat mertebesinin dili teşbih dilidir. Tasavvufta hulûl ya da ittihad diye bir şey yoktur çünkü ancak iki ayrı şeyden biri diğerine hulul eder, oysa varlık birdir.

Hz. Ali, “Rabbini gördün mü?” diye soran Dı’bil-i Yemani’ye “Görmediğime ibadet etmem” demiş. Bakara suresinin yüz on beşinci ayetinde, nereye dönersek orada Allah’ın yüzünü göreceğimiz yazıyor. Baktığın her şeyde Allah’ın yüzünü görmek, varlığın birliğini idrak etmektir. “Başlangıçta yalnızca Allah vardı başka da bir şey yoktu” anlamındaki hadis için Cüneyd-i Bağdadi “Halen daha öyledir” demiş. Varlığın birliğini idrak etmek işte böyle bir neşdir.

Şeyh-i Ekber İbnül Arabi’nin Füsus el Hikem kitabının her bölümü bir peygamberi konu eder. Her peygamber tarihi bir kişilik olmasının yanında bir de insanlığın gelişimindeki evrelerin temsilcileridir. Tasavvufta bu evrelere Ademiyet, İbrahimiyet, Museviyet, İseviyet ve Muhammediyet gibi adlar verilir. Hz. Musa Rabbini görmek istediğinde, Araf suresinin yüz kırk üçüncü ayetinde “Sen beni asla göremezsin” yanıtını aldığı ifade edilir. Hz. Ali’nin “Rabbini gördün mü?” sorusuna “Görmediğime ibadet etmem.” demesi, artık insanlığın gelişiminin tamamlandığını gösterir. Hz. Muhammed, insanlığın gelişiminin tamamlanmasını temsil eder. İnsan-ı kâmil, Hz. Muhammed ve O’nun kendisine sırları aktardığı Hz. Ali’dir. İnsanın bireysel gelişiminin de insanlık gibi evreleri vardır. İnsanın bireysel gelişiminin aşamaları insanlığınki gibi Ademiyet, İbrahimiyet, Museviyet, İseviyet ve Muhammediyet olarak adlandırılır. Hz. Muhammed ve Hz. Ali; olgun, ermiş, kâmil insanı temsil ederler. Hacı Bayram Veli’nin kurduğu Bayramiye tarikatının Bıçakçı Ömer Dede’den gelen kolu, Melami-Bayramiliktir. Ancak kınanmayı esas alan, bir neşe olarak melamet her tarikatta vardır. Hz. Ali nutuklarında “Kullukta bulunun; halk görsün, duysun diye değil. Çünkü kim, Allah’tan başkası için kulluk eder, iyi iş işlerse Allah, kimin için kulluk ettiyse, iyi işler işlediyse ona havale eder o kulu” der.

Yaşamım okumakla geçti. Kitaplardan edindiğim bilgiler kimi zaman bende kibre neden oldular, kimi zaman da bana “oldum” dedirtip beni hamlığa sürüklediler. Tasavvufi irfan bir mürşidin rehberliğinde edinilir. Bu fakirin eğer sermaye-i ömründe kârı varsa, dervişi olduğum Necdet Ardıç ve muhibbi olduğum Dursun Gümüşoğlu’ndandır. Kutadgu Bilig’de yılkı olmak, bilgeliğin karşıtıdır. Kitap boyunca Yusuf Has Hacib, kişinin bu ikisi arasında bir seçim yapması gerektiğini vurgular. Kazan Han’ın yedi nefis mertebesini temsil eden yedi başlı ejderhayı öldürdüğü Oğuzname’den Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarına kadar Türk edebiyatının fikrî temelini, tasavvuf düşüncesi oluşturur. Türkler “varlığın birliği” tasavvuruna İslam öncesi şamanist dönemde de bağlıydı. Türk irfanı dediğimiz tasavvuf düşüncesi, belki de kültürümüzün günümüzde varlığını sürdüren tek özgün yanıdır.

YORUMLAR (8)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
8 Yorum
Bunlar da İlginizi Çekebilir