Avrupa'nın en köklü geçmişine sahip yapılarından biri olan Fontainebleau Sarayı, sıradan bir kraliyet konutu olmanın çok ötesinde bir ihtişama sahip. Paris'in gürültüsünden yaklaşık 55 kilometre uzaklıkta, adeta bir huzur vahası gibi yükselen bu devasa yapı, Fransız monarşisinin gücünü ve estetik anlayışını yansıtıyor. 1981 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alarak koruma altına alınan saray, sadece bir bina değil; sanatın, tarihin ve doğanın kusursuz bir birleşimi olarak dikkat çekiyor. İşte devasa bir av parkının ortasında gizlenen bu görkemli yapının büyüleyici hikayesi...
FRANSIZ KRALLARININ ORTAK MİRASI
Fontainebleau Sarayı, tek bir dönemin değil, yüzyıllar boyunca hüküm süren farklı Fransız hükümdarlarının ortak emeğiyle bugünkü devasa formuna kavuştu. Temelleri I. François döneminde atılan bu yapı, eski bir konak üzerine titizlikle inşa edildi. Her gelen kralın kendi zevkine göre eklemeler yaptığı saray, bu sayede farklı mimari üslupları bünyesinde barındıran yaşayan bir müze kimliğine büründü. Geniş avluların çevresine yayılan bina kompleksi, estetik detaylarıyla ziyaretçilerini şaşırtmayı başarıyor.

DEVASA BİR ORMANIN İÇERİSİNDE YÜKSELEN GİZEMLİ ŞEHİR
Sarayın en dikkat çekici özelliklerinden biri, konumlandığı benzersiz doğadır. İsmini aldığı Fontainebleau şehri, aslında bir zamanlar kralların vazgeçilmez av mekanı olan devasa bir ormanın kıyısında kurulmuştur. Kraliyet av parkı olarak tescillenen bu geniş ormanlık alan, saraya mistik bir hava katarken aynı zamanda onu dış dünyadan izole eden doğal bir koruma kalkanı görevi görüyor. Ormanın yeşiliyle sarayın altın sarısı tonlarının buluşması, fotoğraf tutkunları için benzersiz manzaralar sunuyor.

UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİNDE BİR DÜNYA MARKASI
Tarihi boyunca Napolyon Bonapart gibi önemli isimlere de ev sahipliği yapan Fontainebleau, 1981 yılında kazandığı UNESCO statüsüyle evrensel bir değer olduğunu kanıtladı. Sarayın içindeki labirenti andıran koridorlar, paha biçilemez duvar halıları ve görkemli bahçeler, Fransa’nın en büyük kraliyet yerleşkelerinden biri olmasının hakkını fazlasıyla veriyor. Hem tarih meraklılarını hem de doğa tutkunlarını aynı noktada buluşturan bu yapı, Paris yakınlarında mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.
