Dünya artık karanlıkta da dinlenemiyor: Tropikal geceler!

Gece yarısı pencereyi açıyoruz içeri hava giriyor ama serinlik girmiyor. Güneş saatler önce batmış olmasına rağmen duvarlar, çatılar ve asfalt gün boyunca topladıkları ısıyı odaya geri veriyor. Yatağın serin tarafını arıyoruz ama artık serin taraf diye bir şey yok.

İklim krizi uzun süre gündüz görüntüleriyle anlatıldı. Ormana yangınları, eriyen asfaltlar, bükülen tren rayları, termometrenin üzerinde gördüğümüz 40-45 dereceler.

Bunların hepsi gerçek. Fakat iklim krizinin daha sessiz, daha gündelik ve muhtemelen daha tehlikeli bir cephesi var ki o da gecelerin artık üzerine düşen görevi yapamaması.

Güneş battığında havanın serinlemesi doğanın en sıradan güvencelerinden biri. İnsan bedeni dinlenmek için bu serinliği kullanıyor. Toprak gece boyunca nem kaybını yavaşlatıyor, bitkiler bir sonraki güne hazırlanıyor. Şehirler de en azından teoride gündüz boyunca topladıkları ısıyı bırakıyordu.

Şimdi bu döngü bozuluyor. Meteorologların ‘tropikal gece’ dediği gecelerde hava sıcaklığı 20 derecenin altına inmiyor. Yirmi derece, gündüz görülen 40 derece kadar tehditkar duyulmuyor.

Tehlike de burada saklanıyor zaten! İnsan vücudu gündüz sıcağına bir süre direnebilir. Gölgeye geçer, hareketini azaltır, su içer, dışarı çıkmamaya çalışır. Fakat bedenin asıl toparlanma zamanı gece.

Vücut sıcaklığının düşmesi, kalp ve dolaşım sistemi üzerindeki yükün azalması, sıvı dengesinin yeniden kurulması ve uykunun derinleşmesi gerekiyor. Gece serinlemediğinde beden uyurken bile sıcaklığını dengelemek için çalışmaya devam ediyor.

Dünya Sağlık Örgütü de uzun süren yüksek gündüz ve gece sıcaklıklarının insan bedeni üzerinde birikimli baskı oluşturduğunu; hastalık ve ölüm riskini yükselttiğini belirtiyor. Yani mesele yalnızca rahatsız uyumak ya da sabah biraz huysuz kalkmak değil. İnsan bedeni, bir önceki günün sıcaklığından kurtulamadan yenisine başlıyor.

Gece sıcaklıkları özellikle yaşlılar, kalp ve damar hastalığı bulunanlar, küçük çocuklar, dışarıda çalışanlar ve serin bir eve erişemeyenler için daha ciddi bir risk oluşturuyor. Yüksek gece sıcaklıkları uykuyu parçalıyor, vücudun iç sıcaklığının düşmesini zorlaştırıyor ve dolaşım sistemi üzerindeki yükü artırıyor.

Araştırmalar gece sıcaklığının, gündüz sıcaklığından bağımsız olarak da ölüm riskini yükseltebildiğini gösteriyor.

Avrupa’nın Haziran 2026’da yaşadığı sıcak dalgası bu açıdan bir dönüm noktasıydı. Copernicus İklim Değişikliği Servisi’ne göre Batı Avrupa, kayıtların en sıcak haziran ayını geçirdi. Haziran 2026 dünya genelinde de kaydedilen en sıcak ikinci haziran oldu.

HAVA OLAYI DEĞİL HALK SAĞLIĞI ACİL DURUMU

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Direktörü Hans Henri Kluge, temmuz başında yaptığı açıklamada aşırı sıcaklığın yalnızca bir hava olayı değil, bir halk sağlığı acil durumu olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Kluge’nin dikkat çektiği nokta önemliydi; Avrupa bölgesindeki ülkelerin yarısından fazlasında hala kapsamlı bir sıcaklık-sağlık eylem planı bulunmuyor. Oysa meteorolojik uyarıları sağlık hizmetleri, yaşlı bakımı, barınma politikası ve şehir planlamasıyla birleştiren ülkelerde ölümler azaltılabiliyor.

Cumartesi cumartesi canınızı sıkmak istemiyorum ama gelinen nokta siyasetten, günlük kavgalardan çok çok daha önemli.

Dönelim şu gece ‘sıcağına’, sorun yalnızca havanın sıcak olması değil, sorun, bedenlerimizin, evlerimizin ve şehirlerimizin gece serinleyeceği varsayımına göre kurulmuş olması.

Gece serinliğinin kaybolması sadece insan bedeninin sorunu olarak göremeyiz. Avrupa’da kuruyan toprağı ve Çin’de kuzeye kayan yağmur kuşağını anlamak için de aynı yerden başlamak gerekiyor.

Çünkü iklim krizi artık yalnızca termometrenin birkaç derece yükselmesi değil.

Dünyanın suyu nasıl tuttuğunu, ne zaman bıraktığını ve nereye taşıdığını değiştiren bir sistem krizine dönüşüyor.

ATMOSFERİN SUSADIĞI AVRUPA

Avrupa’yı yalnızca yağmursuzluk kurutmuyor.

Kıta aynı anda sıcak hava dalgaları, yangınlar ve düşük nehir seviyeleriyle mücadele ediyor. Fransa, İspanya ve İtalya’daki yangınlar binlerce insanın tahliye edilmesine yol açarken, Romanya’da Tuna Nehri bazı bölgelerde 1996’dan beri görülen en düşük seviyelere indi. Ren Nehri’ndeki düşüş de taşımacılığı, tarımı ve enerji üretimini yeniden baskı altına aldı.

Bu manzaraya bakınca akla gelen ilk açıklama kolay; yeterince yağmur yağmadı. Fakat 2026 Avrupa kuraklığının hikayesi bundan daha karmaşık. World Weather Attribution grubunun 23 Temmuz’da yayımladığı son analiz, Batı Avrupa’da nisan-haziran döneminde görülen yağış azlığının doğrudan iklim değişikliğinden kaynaklandığının söylenemeyeceğini ortaya koydu.

Yani bilim insanları, “İklim değiştiği için yağmur yağmadı” gibi rahat ve tek cümlelik bir açıklama yapmıyor, söyledikleri aslında daha rahatsız edici; “İklim değişikliği, sıradan bir yağış açığını çok daha ağır bir kuraklığa dönüştürüyor.”

Toprağı yalnızca yağmur eksikliği kurutmuyor. Sıcak hava toprakta, göllerde, nehirlerde ve bitkilerde bulunan suyu çok daha hızlı çekiyor. Hava ısındıkça daha fazla nem taşıyabiliyor. Bu nedenle atmosfer çevresinden daha fazla su talep ediyor. Bilim insanlarının “atmosferik susuzluk” diye tarif ettiği bu süreçte sıcak hava, dev bir görünmez sünger gibi davranıyor.

SU BİLANÇOSU BİRKAÇ HAFTADA TERSİNE DÖNEBİLİR

Kış yağışlı geçmiş olabilir, barajlar ilkbaharda dolu görünebilir, toprak mevsime yeterli nemle girmiş olabilir. Fakat sıcaklık yeterince yükseldiğinde birkaç hafta içinde evet sadece birkaç hafta içinde bütün su bilançosu tersine dönebiliyor.

2026’nın ilk yarısında görülen yüksek buharlaşma potansiyeline sahip koşullar, sanayi öncesi iklime kıyasla Batı Avrupa’da yaklaşık 80, Doğu Avrupa’da yaklaşık 40 kat daha olası hale geldi. Tarımsal toprak kuraklığının görülme ihtimali ise iklim değişikliği nedeniyle Batı Avrupa’da yaklaşık beş, Doğu Avrupa’da on bir kat arttı. Başka bir ifadeyle geçmişte “biraz kuru bir mevsim” olarak atlatılabilecek koşullar bugün ağır bir tarım ve su krizine dönüşebiliyor.

ETH Zürih’ten iklim bilimci Dominik Schumacher’in anlattığı geri besleme mekanizması da tam burada devreye giriyor. Toprak kurudukça buharlaşarak havayı serinletecek su azalıyor. Buharlaşma azalınca yüzey daha fazla ısınıyor. Yüzey ısındıkça toprak daha da hızla kuruyor. Yani sıcaklık toprağı kurutuyor, kuruyan toprak da sıcaklığı artırıyor. Schumacher, Avrupa’da olağandışı toprak kurumasının artık yaz gelmeden, ilkbaharda başlayabildiğine dikkat çekiyor. Ona göre yağışlı geçen bir kış bile birkaç aylık yoğun sıcaklığın ardından koruyucu etkisini kaybedebiliyor.

Bu nedenle Avrupa’da kuraklık artık yalnızca “Ne kadar yağmur yağdı?” sorusuyla anlaşılamıyor. Artık yağan suyun yerde ne kadar kaldığı önemli. Toprak nemini kaybettiğinde sorun tarlada bitmiyor bitkiler strese giriyor, ürün verimi düşüyor, orman yangını riski artıyor, nehir seviyeleri geriliyor vs…

Mesela Avrupa’da bu yaz Fransa son 50 yılın en düşük mısır hasatlarından biriyle karşı karşıya.

Romanya çiftçilerin sulama suyuna erişimini sınırlandırdı. Hollanda su sıkıntısı ilan etti. Yunanistan’daki bazı adalar turizm sezonunun ortasında suyu koruyabilmek için kuraklık acil durumu uygulamaya başladı.

Bir sorun diğerini davet ediyor, Avrupa’nın yaşadığı şey basit bir kuraklık değil. Isının toprağı, nehirleri, ürünleri, elektriği ve taşımacılığı aynı anda yeniden fiyatlandırdığı yeni bir iklim ekonomisi.

ÇİN’DE DE SUYUN FAZLASI…

Çin’de ise sorun suyun yokluğundan çok, yanlış zamanda ve yanlış yerde fazlalaşması.

Ülke temmuz sonundan ağustos ortasına kadar süren en yoğun taşkın dönemine girerken, kuzey bölgelerinde aşırı yağışların sıklığı ve şiddetinin artması bekleniyor. Çin Ulusal İklim Merkezi’ne göre Pekin-Tianjin-Hebei bölgesinin birçok kesiminde yağışlar mevsim normallerinin yüzde 20 ila 50 üzerine çıkabilir. Kuzeydoğudaki Liaoning eyaletinin bazı bölümleri ise yılın bu dönemindeki olağan yağış miktarının şimdiden iki katından fazlasını aldı.

Avrupa su kaybediyor, Çin’in kuzeyi fazla suya hazırlanıyor.

İlk bakışta bunlar birbirine zıt iki haber gibi görünüyor fakat ikisi aynı değişimin farklı yüzleri.

Isınan atmosfer daha fazla su buharı taşıyabiliyor. Bu durum bazı bölgelerde toprağı ve bitkileri daha hızlı kuruturken, yağış koşulları oluştuğunda çok daha büyük miktarda suyun kısa sürede boşalmasına imkan veriyor. Başka bir deyişle iklim değişikliği suyu yalnızca azaltmıyor ya da artırmıyor suyun zamanını, hızını ve coğrafyasını bozuyor.

Çin’de yükselen sıcaklıklar yağmur kuşağını batıya ve kuzeye doğru genişletiyor. Daha önce nispeten kuru kabul edilen bölgeler daha yoğun yağışlarla karşılaşırken, nemli ve yarı nemli iklim bölgelerinin sınırları da değişiyor.

Victoria Üniversitesi profesörü ve Pacific Climate Impacts Consortium Direktörü Xuebin Zhang, bu değişimi tek cümleyle özetliyor: İklim değişikliği artık Çin açısından geleceğe ait bir problem değil; yaşanmakta olan bir gerçeklik.

Zhang’a göre emisyonların azaltılması hala gerekli, fakat uyum politikalarının iklim mücadelesindeki payının çok daha fazla büyütülmesi gerekiyor. Çünkü değişen yağmur kuşağı yalnızca meteorolojik bir olay değil; ülkenin altyapı ve yerleşim haritasının dayandığı varsayımları geçersiz hale getiriyor.

Kanalizasyonlar, yollar, köprüler, barajlar ve yerleşim planları geçmişte ölçülen yağış miktarlarına göre yapıldı. Yağmur kuşağı yer değiştirince yalnızca hava tahmini değişmiyor mühendisliğin dayandığı olasılık hesapları da değişiyor.

Geçmişte yüz yılda bir görüleceği kabul edilen yağış, artık çok daha kısa aralıklarla gelebiliyor. Üstelik hızlı kentleşme, betonlaşma, dere yataklarının yapılaşması ve geçirimsiz yüzeylerin artması, düşen yağmurun toprağa sızmasını zorlaştırıyor.

Hong Kong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nden Hui Su ise gelişmekte olan El Niño koşullarının tayfun rotalarını Çin kıyılarına doğru kaydırabileceğini; iklim değişikliğinin da bu fırtınaların taşıdığı yağış miktarını artırarak onları daha yıkıcı hale getirdiğini belirtiyor.

Burada dikkatli olmak gerekiyor. Bu, her seli veya tayfunu tek başına iklim değişikliğinin ya da El Niño’nun yarattığı anlamına gelmiyor. Fakat daha sıcak denizler, daha fazla nem taşıyan bir atmosfer, değişen fırtına rotaları ve yoğun kentleşme aynı anda bir araya geldiğinde risk katlanıyor.

ESKİ İKLİMİN ÜZERİNE KURULMUŞ ŞEHİRLER

Şehirler yerinde duruyor, yollar yerinde duruyor, insanlar aynı evlerde yaşıyor ama onları çevreleyen iklim sistemi yavaşça başka bir yere taşınıyor.

Londra, Londra olarak kalıyor ama geceleri artık eski Londra geceleri değil, Ren aynı yatakta akıyor ama taşıdığı su eski Ren’in suyu değil, Çin’in kuzeyindeki şehirler aynı haritada duruyor ama üzerlerine düşen yağmur artık o haritanın varsaydığı yağmur değil.

Gece sıcaklığı, Avrupa kuraklığı ve Çin selleri arasındaki ortak nokta burada ortaya çıkıyor, altyapımız geçmişin daha düzenli iklimine göre tasarlandı. Şimdi bu varsayımlar aynı anda bozuluyor.

Türkiye’nin tüm bu hikayeye dışarıdan bakan bir ülke olduğunu söylemek zor. Avrupa gibi Akdeniz havzasının ısınan ve kuruyan bölümünde yer alıyor. Çin’de görülen türden ani ve yoğun yağış risklerine de açık.

Bir tarafta sıcak geceler, kuraklık ve azalan su kaynakları var, diğer tarafta kısa sürede düşen yoğun yağışlar, şehir selleri ve heyelanlar.

Türkiye’nin büyük kentleri giderek iki uç arasında sıkışıyor. Uzun süre yağmur yağmıyor sonra birkaç saatte sistemin taşıyamayacağı kadar çok yağmur düşüyor.

Sıcaklık burada da yalnızca meteoroloji istasyonlarında yaşanmıyor. Gece uyunamayan odalarda yaşanıyor, toplu taşımada yaşanıyor, betonla kaplanmış mahallelerde yaşanıyor.

Buna rağmen sıcak hava uyarılarımız hala çoğunlukla gündüzün en yüksek sıcaklığına odaklanıyor: “Bol su için”, “Öğle saatlerinde dışarı çıkmayın.”

Bu tavsiyeler yanlış değil yalnızca iklim krizinin geldiği aşamaya göre çocukça derecede yetersiz.

SABAH NASIL BİR DÜNYAYA UYANACAĞIZ?

İklim krizini hala büyük felaket anlarıyla düşünme eğilimindeyiz. Yangınlar, seller, kuruyan barajlar, şehir altında kalan sular… Oysa değişimin önemli bölümü daha sessiz ilerliyor.

Gece pencereyi açıyorsunuz ve dışarıda serinlik olmadığını fark ediyorsunuz, Avrupa’da toprak, yağmur yağmış olsa bile nemini koruyamıyor, Çin’in kuzeyindeki bir kent, geçmişte ihtiyaç duymadığı büyüklükte bir drenaj sistemine ihtiyaç duyuyor.

Bir yaşlı, sıcak bir gecenin ardından sabah telefonunu açmıyor, bir çiftçi yağmur beklerken sel uyarısı alıyor, bir belediye, elli yıllık risk haritasının artık doğru olmadığını fark ediyor.

İklim krizinin yeni aşamasını belki de tek cümleyle şöyle anlatabiliriz; dünya yalnızca ısınmıyor; eskisi gibi dinlenemiyor. Sanırım bu koşullarda en büyük tehlike, aşırı hava olaylarının kendisi kadar, hala eski haritalarla yaşamaya çalışmamız.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
SON YAZILAR