Mâzîyi renk cümbüşü yapan yıllar...

Chevrolet Bel Air kadar Chevrolet Impala da yaygındı. Chevrolet Impala'nın Aspen yeşili, dağlık yeşili, buz mavisi, liman mavisi, taç safiri, gotik altın ve Inca gümüşü '59'lardaydı. Ama '60 model yıllılarında daha fazla renk seçeneği vardı.
Geçen haftaki zamanda yolculuğumda en son Kızıltoprak mahallindeki Depo durağında taksi dolmuş beklerken kalmıştım değil mi? Beni şaşırtmayın, öyleydi. Hatta, üç yol ağzındaki Petrol Ofisi’nden kaptırmış gelirken gördüğüm matador kırmızısı ve inci beyazı renklerindeki ‘57 model yıllı bir Chevrolet Bel Air’i yazıma hapsetmiş ve onu sizinle paylaşmıştım.
Chevrolet Bel Air deyip de geçmeyin, yaşamım boyunca bende hep Elvis Presley filmlerindeki renk cümbüşünün neş’esini çağrıştırmıştır. Bu yüzden ‘68 ile ‘75 arasındaki Bostancı-Kadıköyü taksi dolmuşlarını renklerini unutmam mümkün değildir. Chevrolet Belair’ın Kaşmir mavisi, Çingene kırmızısı, ufuk mavisi, alacakaranlık gülü ve hasat altını renkleri ‘55 model yıllılarındaydı. Çam tepesi yeşili, Nassau mavisi, kalipso krem, matador kırmızısı, Sherwood yeşili ve İnka gümüşü renkler ‘56’larındı. Kanyon mercanı, Coronado sarısı, yayla yeşili, matador kırmızısı, sömürge kremi, alacakaranlık incisi ve yayla yeşili renkler ise ‘57’ye pek yakışmıştı.
Chevrolet Bel Air kadar Chevrolet Impala da yaygındı. Chevrolet Impala’nın Aspen yeşili, dağlık yeşili, buz mavisi, liman mavisi, taç safiri, gotik altın ve Inca gümüşü ‘59’lardaydı. Ama ‘60 model yıllılarında daha fazla renk seçeneği vardı. Şelale yeşili, Roma kırmızısı, yeşim taşı yeşili, çiğdem çiçeği kremi, ufuk mavisi, kakım beyazı, koyu mavi, bej, turkuaz, saten gümüş, bronz bakır ve gölge grisi. ‘61 model yıllılarında ise, deniz köpüğü yeşili, Roma kırmızısı, ağaç yeşili, Coronna krem, mücevher mavisi, kakım beyazı, gece mavisi, badem, alacakaranlık ve saten gümüş renklerini görebiliyordunuz.
Chevrolet’nin asıl iki renkli olanlarını severdim. ‘55’lerde deniz sisi yeşiliyle Neptün yeşilini, gökyüzü mavisiyle buzul mavisini, Neptün yeşiliyle sâhil bejini, gökyüzü mavisiyle fildişini, sonbahar bronzuyla sâhil bejini, fildişiyle kraliyet turkuazını, sâhil bejiyle Çingene kırmızısını, oniks siyahıyla fildişini, fildişiyle hasat sarısını, Kaşmir mavisiyle fildişini ve alacakaranlık gülüyle fildişini kombine etmişlerdi. ‘56’ların çiğdem sarısıyla oniks siyahına, fildişiyle matador kırmızısına, adobe bejiyle Sierra altınına, çiğdem sarısıyla defne yeşiline ve fildişiyle erik moruna, ancak “Billûr Köşk” ve “Rüzgâr Gibi Geçti” filmlerinin Technicolor renkleri rakip olabilirdi. Sakın ha ‘57 model yıllı Chevrolet Bel Air’i unuttuğumu sanmayın, asla unutmam, çünkü en sevdiğim odur. Nedeni diye sorarsanız da, en başa 283 entübasyonlu V8 motor ve yakıt enjksiyon sisteminin ilk defa ‘57’lerde kullanılmış olmasını yazarım. Sonra, ‘55’lerin ve ‘56’ların aksine krom ızgarası hayli modern bir tasarımdır. Bir de, sol arka kuyruk lambasının altındaki gizli krom süslemenin içine yerleştirilen yakıt depo kapağı var. Bakın, ‘57’lerin arka çamurlukların üstünden yukarıya doğru kıvrılan ve dönemin uzay yarışını yansıtan büyük kuyruk kanatlarının bahsine hiç girmiyorum, onları başka bir yazıya bırakacağım da, ondan.
Chevrolet Bel Air uçar gider, ömrüm gibi geçer gider, beni Tan Sokak’ın başına indirdiğinde bir tenekeci ve bir de kuyucu gözüme çarpmıştı, başlarını kaldırmışlar, sayfiyecilerin köşklere gelip gelmediklerine bakıyorlardı. Biliyorum, yaşları ellinin altında olanların pek çoğu, tenekeci ve kuyucu nedir diye soracaklardır. Haklılar, çünkü tenekeciliği ve kuyuculuğu epeydir şehr-i İstanbul’un kayıp mesleklerine yazıyoruz.
TENEKECİLER VE KUYUCULAR
Efendim, ‘60’larda ve ‘70’lerde Vita yağları, Kırlangıç zeytinyağları, Sümerbank ayçiçek yağları ve Tarin bitkisel margarinleri hânelerimize beş veya on sekiz kiloluk büyük teneke kutularda girerdi. Bunlar boşalınca da teneke kutuları asla atılmaz, mahalleden tenekecilerin geçmesi beklenirdi. Küçük su deposuna mı, soba borusuna mı yoksa huniye mi ihtiyâcınız vardı, artık hangisiyse, tenekeciyi yakalayıp ona söylemeniz yeterdi. Tenekecilerin bütün malzemesi de lehim yapmak için bir havya, bir çekiç ve bir de teneke makasıydı. Bunlar bahçenin bir kenârında önce havyalarını kızdırmaya başlarlar, sonra da tenekelerinizi isteğinize göre kesip biçerlerdi. Altmışlıklar mutlaka sık sık suların kesilmesi nedeniyle helâlara konan musluk takılmış teneke kutuları anımsayacaklardır. Bu tenekelere musluk taktırıp içine su yerine rakı dolduranları da biliyorum ama onlarının şamatasını edebiyat mahfillerine bırakacağım.
Nedense musluklu teneke kutulardan birinin yanında Akif marka çamaşır suyu ve Öküzbaş marka çivit aklımda kalmış. Bizde miydi yoksa komşuların birinde miydi, bir şey diyemeyeceğim. Akif çamaşır suyu cam şişelerdeydi, kırmızı renkte gösterişsiz bir etiketi vardı, etiketin ortasındaki dairenin içine de fesli ve pehlivan bıyıklı bir adamın portresi konmuştu. Portrenin altındaysa “Konulan Marka” ibâresi bulunuyordu. Öküzbaş çivit sarı karton kutudaydı, üstte kırmızı ve mavi olarak ikiye ayrılmış, kırmızı kısma beyaz harflerle “Tek Öküzbaş”, mavi kısmaysa yine beyaz harflerle “Kokulu Çamaşır Çiviti” yazılmıştı, ikisini birlikte okuduğunuzda “Tek Öküzbaş Kokulu Çamaşır Çiviti” oluyordu. İki rengin kavuştuğu köşeye bir kare içinde öküz başı çizilmişti ve onun altında da “Konulan Marka” ibâresi bulunuyordu.
Suâdiye’nin köşklerinin ve tek veya iki katlı kâgir evlerinin yok edilmesi maalesef ‘75’tedir, hepsi büyük bahçelerin içindeydi, onlarla birlikte kuyucular da mâzîde kaldılar. ‘60 öncesinde inşâ edilen her binânın bahçesinde mutlaka kuyuculara açtırılmış bir kuyu bulunurdu, kuyucular ayrıca onların bakımlarını da yaparlardı. Bizim Uğur Apartmanı’nın bahçesinde kuyu yoktu ama Hazan Sokak’ın ve Turşucu Dere Sokak’ın kesiştiği nokta ile tren yolu arasındaki küçük bostanda bir kuyu olayı anımsıyorum. Mehmet Karamancı İlkokulu öğrencilerinden bir çocuk oradaki kuyuya düşüp ölmüştü. Çocuğun cesedini çıkartmak için sadece itfâiye değil, kuyucular da çağırılmıştı. Aklımda kaldığı kadarıyla, çıkrıklı kuyuydu, dolap beygirli olanlardan değildi.
BÜYÜK İŞÇİ YÜRÜYÜŞÜ
Hadi, şimdi de sizi 16 Haziran gününe götüreyim. Annemle Kadıköyü’nden Suâdiye’ye belediye otobüsüyle dönüyorduk. Altıyol’daki Feza Sineması’na veya rıhtımdaki Et ve Balık Kurumu’na gitmiştik. Cadde trafiğe kapatıldığından yedi katlı Danış Bey Apartmanı’nın ve beş katlı Eren Apartmanı’nın oradaydık. Suâdiye ışıklarda yer gök polis kaynıyor, asfaltsa sarsılıyordu. Sanki örs üstündeki demire çekiç ile güm güm vuruluyordu. Meğerse Gebze’den yürüyüşe başlayan binlerce işçi Bağdat Caddesi’ne ulaşmıştı ve caddeden Kadıköyü’ne ineceklerdi. Biz Nevzat İnanoğlu’nun burunlu uzun frigorifik kamyonlarının durduğu boş arsadan onları biraz seyredip, Çamlı Sokak’a saptık. Uğur Apartmanı’na ise binlerin sloganlarını peşimize kuyruk yapıp girmiştik.
CAN VE ÇİÇEK SİNEMALARI
Yaz geldi, yazlık sinemalar açıldı. Evimize en yakın Suâdiye’deki Can ve Şenesenevler’deki Bahçe, bir de Çınardibinde’ki Çiçek sinemaları. Mahalleden büyüklerimiz Şaşkınbakkal’daki Paris ve Kulüp sinemalarından bahsederlerdi ama ben onlara yetişemedim. En sevdiklerim ise Can ve Çiçek sinemalarıydı.
Can, Suâdiye Ortaokulu’nun yanından toprak aralığa girdiğinizde, elli adım kadar solda, bir koruluğun doğu ucuna muhtemelen ‘67 veya ‘68 yılında açılan bin iki yüz sandalyeli yazlık sinemaydı. Şimdiki Fatmakadın Sokak ve Halay Sokak o yıllarda yoktu, bahçelerin arasından doğruca sinemaya çıkardık. Az ilerisindeki İbak köşküyle minibüs caddesinin kenârındaki Huzur, Yıllar ve Yayla isimli kooperatif evlerini saymazsak, sağında solunda binâ dahi yoktu denebilir. Sinemanın kapısından doğudan batıya ve kuzeyden güneye uçsuz bucaksız çayırlıklar uzanırdı, dört beş adım ötedeyse Çingenelerin beygirlerini görürdünüz. ‘75 veya ‘76 yılında kapanmış ve yerine bir çay bahçesi açılmıştı.
Çiçek ‘48’de Bolbedros mesiresinin mülkiyeti ‘48 yılında Vakıflar’a geçince sinemalık kısmı Toros Şenel’e kirâlandığında açılmış. Sinemanın gişesi kaldırımın kenârındaydı, biletini alan hafif eğimli toprak bir koridordan geçip, demir kapıdan içeriye girerdi. Kareye yakın bir bahçeydi ve içinde üç asırlık çınar bulunuyordu. Sinemanın büfesi ise perdenin yanındaydı. Çiçek dışında balkonlu yazlık İstanbul’da belki bir iki sinemada daha vardı, ama dördüncüsü çıkmazdı. Balkon, kapıdan girince sağda, yirmi beş veya otuz sandalyeli, üstü kapalı bir bölümdü, yaz yağmuru bir oradan bilet alanları ıslatmazdı. Çiçek’te filmler Pazartesi ve Perşembe günleri değişirdi, ecnebi filmler asla dublajlı olmazdı.
Çiçek ayrıca makinistin makasının uğramadığı nadir yazlık sinemalardandı. Çiçek’te seyircinin sesi sadece perdenin arkasındaki binânın banyo ışıkları yandığında çıkardı. Çünkü, küçük pencerenin buzlu camı maalesef banyoya girenin cinsiyetini belirsizleştirmeye yetmiyordu. Çiçek’te tahta sandalyeler beşerli onarlı şekilde sırttan birbirine bağlanmıştı, kız kıza gelenler, ailecek gelenler, sap gelenler ve kızlı erkekli gelenler farklı yerlerde oturtulurdu, sanırım sandalyelerin renkleri de bu ayrıma göre değişiyordu. İstanbul Belediyesi’nin raporuna göre ‘60 yazında Çiçek’te 71.929 bilet kesilmiş, daha fazla da olabilir diye düşünebilirsiniz, ancak oraya kaçak gireni hiç görmedim. Çünkü, Çiçek’in İsmail Suphi Oktay isminde bir makinisti vardı, havadan kuş uçurtmaz, kapıdan kedi geçirtmez cinsinden bir muhteremdi. Film başlamadan mutlaka bütün biletsizleri kapıda yakalardı. Patron ise hiç öyle nane çöpleriyle uğraşmazdı, kapıda eski “Avare” çılgınlarından birine rastlarsa, keyfi yerine gelir ve müşterek anılara bir köprü atardı. Toros ağabey nedense aklımda kolları iki kat kıvrılmış beyaz gömleği ve kahverengi pantolonuyla kaldı, kendisini 10 Temmuz 1981 günü kaybettik, mekânı cenneti olsun.
Hadi, yazlık sinemalardan bahsetmişken, Toros Şenel ağabeyimizi cennetinde neş’elendirmek için en sevdiği şarkıyı hep birlikte söyleyip, ona gönderelim: “Awara hoon, awara hoon / ya gardish mein hoon aasmanka tara hoon / Gharbaar nahi, sansar nahi / Mujse kisi ko pyar nahi / us paar kisi se milne ka iqraar nahi / Aabaad nahi, barbaad sahi”...
