Soru çalmak değil, soru çalınmasına itiraz etmemek
Zaman zaman çeşitli mecralarda FETÖ bağlantılı itiraflar önümüze düşmekte. Yakın zamandaki itiraflardan birisinde, askerî okullara yıllarca nasıl soru çalarak öğrenci yerleştirildiğinden bahsediliyordu. Bu tür itirafların çoğunda samimi bir pişmanlık görmediğimi belirtmem gerek.
FETÖ’nün yaptığı hilenin aslında çok daha farklı ve komplike bir yüzü var. Bu soru çalarak, vererek ya da torpille yapılan yerleştirmelerde sadece sıradan üyelerin değil, çoğunlukla bir şekilde bu çarkın içine çekilmiş zeki, başarılı ve gelecek vaat eden çocukların kullanıldığı ve çok stratejik hareket edildiğini açıkça görüyoruz.
Yoksa, sınavlara dışarıdan müdahale Türkiye’de çok da şaşırtıcı bir durum değil.
Hemen hepimiz geçmişte bir şekilde sınavlara yapılan müdahaleleri duyduk, gördük, yaşadık. En basitinden, “Ehliyetini kasaptan mı aldın?” cümlesinin arka planı bu ülkede hiç de masum değildir. Gerçekten de geçmişte direksiyon koltuğuna bile oturmadan ehliyet alanlar olduğu gibi üç günde ilk-orta-lise diploması alanlar da gördük.
Kardeşim liseyi yarıda bırakmış ve daha sonra açıktan bitirmek için Açık Lise’ye kayıt yaptırmıştı. Fakat bir türlü kredisini dolduramıyordu. O yıllarda çalıştığım şehirde sınava girmek istemiş, ben de “Ne gerek var?” demiştim.
Ta ki sınavlarda öğrencilere geçebilecekleri kadar doğru cevabın paylaşıldığını öğrenene kadar.
Kardeşim gelmedi ama bir şekilde okulu bitirmeyi başardı.
Geçmiş yıllarda rahmetli İlber Ortaylı Hocamızın da “Bu çocuklar bu okulları nasıl kazanmışlar!” serzenişini hatırlıyorum. İlber Hoca, soru çalmaktan çok, sınavların başkaları tarafından çözüldüğünden ve ODTÜ, Boğaziçi, Bilkent gibi okulları kazanabilecek kapasiteye sahip olmayan öğrencilerin bu okullara geldiğinden şikâyet ediyordu.
Burada durup bir durum tespiti yapmakta fayda var.
Bu şekilde bu okullara gelen öğrencilerin önemli bir kısmı zaten bu okullarda okuma başarısı gösteremediği için ya okulu bırakmak zorunda kalıyor ya da başka üniversitelere geçmek zorunda kalıyordu.
Çünkü bazı okulların belli kriterleri vardır. O kriterleri karşılamadan içeri giren bir öğrencinin, bir süre sonra sistemin gerçekleriyle karşılaşması kaçınılmazdır.
Bir arkadaşımın hikâyesi buna güzel bir örnek olabilir.
9-10 kardeşle, iki göz bir köy evinde büyüyen arkadaşım bir şekilde Devlet Yatılı ve Bursluluk Sınavı’na başvurmuş ve sınava girmiş. Sınav günü geldiğinde sınavın sonuna kadar oturmuş. Onun hiç kalem oynatamadığını gören gözetmen öğretmen, “Evladım, sen neden oturuyorsun?” diye sorduğunda, küçücük çocuk aklıyla şöyle cevap vermiş:
“Öğretmenim, benim okumaktan başka çarem yok ama hiçbir şey bilmiyorum. Cevap anahtarımı siz doldurana kadar da bu sıradan kalkmayacağım.”
Sonraki yılları hep yurtlarda geçmiş ve derece yaparak üniversiteye girmeyi başarmış.
Bu çok masum bir örnek gibi görünse de maalesef ülkemizde kolektif bir eylem ve ahlakilik problemi var.
Soru çalarak, torpil yaparak veya başka yollara başvurarak bir yerlere gelebilmek, toplumun genelinde olağan bir davranış olarak kabul görüyor. Çoğu zaman sorun, birilerinin bu şekilde bir yerlere gelmesi değil. Asıl itirazımız, “bizim o araçları kullanamıyor” olmamıza yönelik.
Dini ya da dünyevi, bütün kapalı birlikteliklerin dönüp dolaşıp ortaklaştıkları bir nokta maalesef bu açmaz oluyor.
“Hırsızlık bir suç mudur?” sorusuna hayır diyen kimseyi bulamazsınız.
Ama hırsızlığı bir şekilde meşrulaştıracak ve yapılan hırsızlığın kendince haklı görülmesine zemin hazırlayacak birçok sebep üretebilirsiniz.
Bir seçim propagandasında bir parti temsilcisinin, kapalı toplantıda partililerin “Gösterdiğiniz aday hırsız” itirazına “Hırsız ama bizim hırsızımız” cevabını verdiğini hatırlayanlar mutlaka çıkacaktır.
Ve bu “bizim hırsızımız” tavrı maalesef toplumumuzun hemen her kesiminde az ya da çok var.
Burada tek başına vatandaşı ve kolektif yapıları eleştirmek de kolaycılığa kaçmak olur.
Bizde asıl problem, devleti oluşturan yapıların da bu tür davranış kodlarını beslemesi.
Çünkü devlet doğal olarak çeşitli koalisyonların bir araya geldiği bir yapıdır. Bu tarihsel olarak böyledir. Ancak bizim devletimiz, asırlardır süren modernleşme çabalarına rağmen hâlâ vatandaşına vatandaş olarak değer vermeyi tam anlamıyla içselleştiremedi.
Vatandaşın devlete bakışında da devletin vatandaşa bakışında da hâlâ “hak”tan ziyade “ilişki” belirleyici olabiliyor.
AK Parti’nin “dün” halktan aldığı teveccühte bunun büyük etkisi olduğunu unutmamak gerekiyor.
AK Parti, pek çok konuda ülkeyi yöneten bir iktidarın normalde yapması gerekenleri yaparak bu teveccühe mazhar oldu. Muhalif mahfillerde sıklıkla söylenen “Bunlar zaten olması gerekenler!” itirazının halk nezdinde hiçbir karşılığı yok. Çünkü o olması gerekenler bu ülkede yıllarca yapılmamıştı.
Vatandaş için devletin normalleşmesi bile başlı başına bir değişim anlamına geliyordu.
Peki, içinde bulunduğumuz bu ahlaki erozyondan kurtulabilir miyiz?
Çok zor, çünkü tabanda bu yönde güçlü bir talep görülmüyor.
Sadece devletten adalet bekleyen değil, gerektiğinde kendi işini gördürmek için torpil arayan; sınavda başkasının önüne geçmekten rahatsız olmayan; kendi yakını söz konusu olduğunda kuralların esnetilmesini makul gören bir toplum yapısından bahsediyoruz.
Böyle bir zeminde sadece iktidarları, bürokratları, cemaatleri, partileri veya başka kapalı yapıları suçlamak meseleyi çözmüyor.
Çünkü sorun sadece yukarıda değil.
Aşağıda da var.
Talebin olmadığı yerde kim gelirse gelsin, sadece soru çalanlar, torpil yapanlar ve onları koruyanlar değişir.
Çark aynı şekilde dönmeye devam eder.
Asıl değişmesi gereken ise çarkın kendisinden önce, o çarkı normalleştiren ahlaki zemindir.
Bunu değiştirmediğimiz sürece soru çalanlara kızmaya devam ederiz.
Ama bir gün sıra bize geldiğinde, çalınan sorunun değil, neden bizim hakkımızın yenildiğinin hesabını sormaya başlarız.
Ve galiba Türkiye’nin asıl meselesi tam olarak budur.
