1.7 milyon kişi KPSS’ye girdi: Bu bir rekor
KPSS sınavı…
İnsanların, çocukluktan itibaren hayatlarının en verimli aşamalarında yıllarını vererek hazırlandıkları sınav maratonları dizisinin son aşaması…
Bu sınava girenler 6-10 yıl önce üniversite adayı gençler olarak üniversiteye giriş sınavına, ondan dört yıl önce de birer çocuk olarak liselere giriş sınavına girmişlerdi. Bu defa, sınav yarışından umudunu henüz kesmemiş “kıdemli gençler” kategorisinde KPSS’ye girdiler.
Ailelerinin, bin bir umutla ve büyük harcamalarla üniversiteye soktukları ve büyük bir sevinçle mezuniyetlerini kutladıkları çocuklarının aldığı diplomanın, işgücü piyasasına çıktıkları anda bir kâğıt parçasından başka bir şey olmadığını; yüzlerce saat kurs, onlarca test kitabı ve binlerce soru çözerek kazandıkları ve büyük masraflarla tamamladıkları üniversite döneminin ise hayatlarını garanti edecekleri bir işe girmenin anahtarı değil, aslında “umutsuz ev gençleri” kitlesine katılmaya giden sürecin bir başka durağı olduğunu gördüler.
KPSS’ye girerek devlet memuriyetine geçme şansını denemek, milyonlar için; iş piyasasının acımasız çalışma ortamı ve boşta gezmenin dayanılmaz stresinin oluşturduğu ikili sarmaldan kurtuluş için başlı başına bir umut kapısı haline dönüşmüştür.
KPSS, yine her kitlesel merkezi sınavda olduğu gibi tüm toplumun, kamuoyunun ve sosyal medyanın odaklandığı önemli bir olay haline geldi. Neden olmasın? Çünkü ülkede neredeyse her 1-2 evden bu sınavda şansını deneyecek bir aday var.
Sınava son anda yetişememe hikâyeleri, polislerin geç kalan adayları ucu ucuna sınava yetiştirmeleri, kapıların kapanmasına saniyeler kala içeri girenlerin görüntüleri, dışarıda çocuklarını bekleyen anne babalar…
Sınav sorularının, o branşın profesörlerinin bile yapmakta zorlanacakları kadar zor olduğu belirtildi.
Burada asıl odaklanılması gereken nokta, sınavın kendisi değil; milyonlarca genci sonu gelmeyen bir sınav maratonuna katılmak zorunda bırakan ve üniversiteyi bitirdikten sonra da KPSS kapısında buluşturan ülkenin eğitim, istihdam ve üretim sistemi…
Amansız bir çekişmenin yaşandığı bu sınav, objektif bir çerçevede bakacak olursak, devletin; nüfus artışıyla ve kamunun hizmet talebiyle bire bir orantılı şekilde büyüyen bir kamu personeli sisteminin gerçek ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir seçme sınavı değil. Gerçekte, giderek büyüyen “umutsuz ev gençleri” kitlesinden bir bölümünü devletin sosyal yardım, bakım, gözetim ve himaye şemsiyesi altına almak üzere; oldukça müreffeh, daimi güvenceli kamu çalışanları kitlesine taşıyan bir geçiş prosedürü niteliğinde bir uygulama.
Bu bakış açısı, zaten piyasanın olağanüstü zor şartlarında, günde 10-12 saate varabilen çalışma süreleriyle ve kamudakilerin üçte biri düzeyine kadar inebilen ücretlerle istihdam edilen geniş çalışan kitlesinin devlete ve memuriyete ilişkin yerleşik algısını da temsil ediyor.
Onların gözünde memuriyet, piyasaki düşük ücret, ağır çalışma şartları, uzun çalışma saatleri ve işini kaybetme riskinin karşısında devletin korunaklı istihdam şemsiyesi altına girebilmelerini sağlayan; düzenli gelir, rahat çalışma şartları ömür boyu iş güvencesi sağlayan tam bir hayat sigortası….Hatta bu doğrultuda medyada KPSS’nin açılımının zaman zaman “Kamuya Postu Serme Sınavı” şeklinde yapılması da, kaba ve ironik bir ifade olmakla birlikte, toplumda yerleşmiş bu algının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.
KPSS sınavının ardından, konuya dair yapılan ve bu algıyı pek çok yönden teyid eden paylaşım ve yorumlara göz atmakta fayda var:
İnsanlar daha çok rahatlık için memur olmak istiyor. Bugün tüm memurların maaşlarını asgari ücret yap yine rekor başvuru olur. Düşünsene işe saat 10’da git, 16’da çık, mesai süresinde İnternette takıl. Kovulma derdin yok. Her ay maaşını al, her yıl fazladan bayram tatili…
KPSS, bir ümit kapısı ve toplumda statü, evlilik ve çocuk kararının dahi merkezi haline gelmiştir. İnsanlar bu süreçte antidepresana bağımlı oluyur, çocuk yapmıyor, boşanmalar ve ilişkiler bitiyor. KPSS toplumun temelini bozmuştur. Derhal memurluğun cazibesi bitirilmelidir.
Bu kadar memura gerek olmadığını devlet de biliyor. Ama özel sektörün istihdam piyasası ekonomiyi kurtaramıyor. Memuriyet, devletin vergilerimizi milyonlarca aileye sosyal yardım olarak dağıtmasının diğer adı…
Özel sektörde mühendise asgari ücret önerildiği için millet memur olmaya çalışıyor, işin özü bu.
…
Türkiye’de üniversite mezunlarının kamuya yönelmesinde asıl mesele, yükseköğretim mezunu işgücü arzının ekonominin nitelikli iş imkanı oluşturma kapasitesinden çok daha hızlı büyümesidir.
-Kamu personeli, kamu bütçesinden gelen kaynağı tüketir.
-Piyasa değer üretir ve kamuya kaynak sağlar.
Milyonlarca insanın piyasadan kaçıp memuriyete girmek için kıyasıya yarıştığı bir sistemde bir sorun var demektir.
Bu demektir ki, piyasa;
-Yeterince değer üretemiyor,
-Değer üretemediğinden, çalışanları için yeterince ödüllendirici ve cezbedici olamıyor,
-Buna rağmen, çalışanlarına daimi iş güvencesi ve yüksek maaş veren kamu bütçesine sürekli kaynak sağlıyor.
-Üreten kesim, daha yüksek değerde üretemediği ve nitelikli personele daha çok ödeyemediği için giderek zayıflıyor.
-Üretmeyen, kaynak tüketen kamu ise, giderek büyüyor ve daha fazla kaynak tüketiyor.
Bu uzun süre sürdürülemez.
Milyonlarca genci devlet kapısında kıyasıya yarıştıran bu tabloyu değiştirmek için yapılması gereken, kamu kadrolarının kapısını daraltmaktan önce; üniversite mezununun bilgi ve niteliğini gerçek bir ekonomik değere dönüştürebileceği yüksek katma değerli, yenilikçi ve rekabetçi bir özel sektör yapısını büyütmektir.
