Dostluk üzerine…
Michel de Montaigne’nin Denemeler’ini kitaplığımda arayıp buldum. Nihayet, İsmail Yerguz’un çevirisiyle eksiksizce okuma imkanına kavuşmuştuk onu. Nicedir dostluk üzerine düşünüyorumdum. Araba kullanırken, vapurda yolculuk ederken, mevsim geçişlerindeki ince detayları düşünürken. Fakat en çok da etrafımızı çeviren insan ilişkilerine dikkat kesilirken daha bir meşgul oluyordum. Ve kendi kendime soruyordum; sen tam olarak kimin dostusun? Ve senin gerçek bir dostun var mı? Öyle veya böyle. Dostluk ne bize bağlı tam olarak ne de bizim dışımızda o da kader misali bir dizi tecellinin meyvesi, değil mi diyordum. Çiçeği var. Baharı var. Kışı eksik değil. Çekirdeği sert. Meyvesi tatlı. Düşü güzel. Yolculuğu güven verici gibi cümleler kuruyordum. Düşünerek denemenin temelini atan Montaigne, adeta Batı’nın zihin tarihini yazmış bu uzun denemesinde. Hatta bir dostluk risalesi bile sayılabilir onunkisi. Beni ise en çok ‘kaldı ki genellikle dost ve dostluk dediğimiz şeyler sadece ruhlarımızı da bağlayan bazı durumlar ve bazı yararlarla sağlanan ilişkilerden ibarettir’ cümlesi ilgilendirdi. Durum ve yarar kelimelerini biraz tuhaf bulsam da yazının bağlamı içindeki yerinin farkındayım. ‘Ruhlarımıza bağlanan’ değerler adına bu yaklaşımı değerli buluyorum.
Öyle ya ruhsal bağlarımızın özü ve özeti değil midir dostluk? Meyveden elbette lezzet alırız fakat lezzeti aşan yerde değil midir asıl lezzet? Kabuk, renk, çekirdek her neyse onların varlığı ve güzelliği bunun için değil midir? Dilimize Farsça’dan geçen ‘dust’ bir süre sonra bizi adım adım kuran kelimelerden biri olmuştur. Eğer dost kelimesini ve onun kavramsallaşmasını bir an devreden çıkarsak bin yıllık sürecin çırılçıplak kaldığını görürüz. Karacaoğlan dostu sevgili yerine koyarken Yunus Emre âdeta Tanrılaştırır. Hemen bütün manevi ve askeri ve elbette iktisadi birlikteliklerin mayasında da o vardır. Vaktim olsaydı sadece dost kelimesinin tarihini çalışırdım. Onun geçtiği iklimin, yansıdığı sözün, kurduğu evin, girdiği kalbin izini sürerdim. En sıradan kullanımda bile yaydığı ışığı gözlerdim. Birine yol soracağımızda ‘dostum’ diye gülümseyişin yaydığı yakınlığın peşine düşerdim.
Yine de vazgeçmiş değilim. Sonunda ömrün bir dostluk hikayesi olduğunun farkındayım. Biraz huysuzlukla bile olsa Ahmet Haşim’in ölümüne yakın bir deftere ‘dostluk antolojisi’ yaptığını anlayabiliyorum. İnsan sonunda sevdiği kadar sevilmek de ister. Dostluğun hayatla köklenip can bulduğu onun kuru ve kavramsal bir tıngırtı olmadığı çok açık. İnsanı tanımak ve onu dost bilmek için yolculuk etmek, borç alıp vermek gibi tecrübelere uğraması da bundan. Yaşamasız, tecrübesiz ve sınavsız dostluk sadece bir çıkar ve beklenti ilişkisidir. Toplumsal hiyerarşide kişiler kendi hiyerarşi ve hesaplarına göre konumlanırlar. Onlara göre en iyi dost işe yarar olandır. Kalbin, gönlün, ruhun, hasbiliğin yeri yoktur.
Eskiden yeniye, doğudan batıya dostluğun sadece insanla sınırlı kalmadığı başka varlıkları da içerdiği biliniyor. Bu bağlamda Yedi Uyurlar’ın dostu ‘Kıtmir’ en bilinen kahramanlardan birisi. Hatta mitolojilerin özünde de kurttan kartala, çakaldan ayıya, balıktan yıldıza, güneşten aya değin nice dostlar var. Modern zamanların ise baskın karakteri burada beliriyor. İnsan insandan ayrışıp uzaklaştıkça nesnelerin, başka canlıların hatta marka ve mitlerin yoldaşı oluyor. Hayvanların dostluğu için fazla söze gerek yok. Onların iç dünyalarını tam çözemesek bile nice zaman insandan daha güvenli ve dost oldukları şüphesiz. Lakin dostluğun özü insanla başlayıp diğer canlı ve varlıklarla bir olup yol almak değil mi? Dostluk varlık ve varlıkların kopuşu değil adeta yekpare şevkini duymak değil mi? Kainat halka halka bir dostluk şiiri sayılamaz mı?
Aşık Veysel’in serzenişi yerinde olabilir fakat sonuçta hayattan kaçış değil mi? ‘Dost dost diye nicesine sarıldım/ Benim sadık yarim kara topraktır’ nidası anlaşılabilir lakin toprak insana hayat vermezse maddeye dönüşmez mi? Hasılı dostluk ‘dostlar alışverişte görsün’ kabilinden bir etkinlik sayılabilir mi? Yaşarken binlerce kez yıkılıyor, kırılıyor, üzülüp isyan ediyoruz. İnsan ebedi güvensizliğini, tabiat karşısındaki çaresizliği kadar iç dünyasındaki derin kuyuları aşmak istiyor. Sanat denilen şey şu veya bu yöntemle şöyle veya böyle dostla bu aşma isteğinin de yansıması. İnançta, dinde yeri var. Kişiye bazen ‘burak’ bazen ‘mephisto’ dostluk edebilir. Yeter ki menzili belli olsun. Eğer mitoloji, sanat, din ve benzer olgular ‘dost’ yöntemini kullanmasaydı iç sesimiz de ebediyen sunacak pek çok bilgiden mahrum kalacaktık.
Bizim gibi toplumlar dost olgusunu canlı kılıp ayakta tuttukça ve onun literatürünü ve maneviyatını korudukça karakterlerini koruyabilirler. Şirketler, partiler, bankalar, kulüpler bizi dost yapamazlar. Topraktan kendiliğinden sızan ve yoldan geçen yolcuyu bekleyen sular gibidir dostluklar. Bir yudum için ömür verilir. Zaten dünya da bir yudum sudur her anlamıyla. Dost da o suyun tadı, gerekliliği.
