Deliler ülkesinde aklı ne yapacaksın!

İnsan bazen söz söylemenin faydasız olduğu hissine kapılıyor. Yaşanan sorunların da bu sorunlar karşısında takınılan faydasız tutumların da hiç değişmediğini görünce ümidiniz tükeniyor.

Toplumdaki kutuplaşmanın en büyük tehlike olduğunu hiç kimseye anlatamıyorsunuz. Muktedirine de muhalifine de.

Ekonomideki, tarımdaki, eğitimdeki vs. arızaların “kullanıcı hatasından” kaynaklandığına inanmayanlar çoğunlukta. Onun yerine “dış güçler” tanrısına inanıyorlar.

Rasyonalite, kurumsal tecrübe, ehliyet, liyakat diyorsunuz. Dinleyen yok. Boş yere konuşuyorsunuz.

Hak, hukuk, adalet diye diye neredeyse kendinizi parçalıyorsunuz… Haksızlıklar, hukuksuzluklar, adaletsizlikler hiç mi hiç azalmıyor, sürekli artıyor.

İki yüzyıllık modernleşme hikayemiz geldi geldi, bugün küllerinden yeniden doğmuş bulunan feodal aidiyetlerin ve etnik milliyetçiliklerin duvarına tosladı. Bu duvarın önünde modern anayasal vatandaşlık meselesi modernite öncesinin terimleriyle -ve zihniyetiyle- tartışılıyor.

Bunlara karşı “Öyle değil, böyle” demenin hiçbir faydası da olmayacak gibi görünüyor.

Ömer Seyfettin’in “Herkesin İçtiği Su” adlı meşhur hikayesi geliyor aklınıza. Halihazırda içinde bulunduğumuz durumu daha iyi ifade edecek başka bir “mesel” yoktur herhalde.

Bu yüzden ben de eski kuşak gazete yazarlarının arada bir yazacak konu bulamadıklarında yaptıkları gibi, “bugün sütunumu Ömer Seyfettin’e bırakıyorum”:

Ling-Yu gayet akıllı, gayet ihtiyar bir imparatordu. Kavga, gürültü çıkıp mahallelerin, köylerin asayişi bozulmasın diye afyon tarlalarını şenlendirmiş, esrarı, haşhaşı serbest ilan etmişti.

Devri rüyasız, yorgun bir uyku gibi geçiyordu. Herkes kendi dalgasında yaşıyor, “Dünya var imiş, ya ki yoğ imiş ne umurun!” felsefesi âdeta ilahi bir yasa gibi görülüyordu.

Fakat bir sabah Çin hükümdarının afyonu patladı. Huzuruna çıkan baş müneccim, yaklaşan büyük felaketi haber verdi: Bir yağmur yağacak. Suyundan kim bir damla içerse deli olacak!

Hemen bütün yöneticiler toplandı. Günlerce süren müzakereler yapıldı. Nihayet daha bu uğursuz yağmur başlamadan sarayın bütün sarnıçlarının, küplerinin, vazolarının, mahzenlerinin yedek olarak temiz sularla doldurulmasına karar verildi.

Aradan bir hafta geçmedi, baş müneccimin haber verdiği yağmur hafif hafif yağmaya başladı. Bir gün, iki gün oldu. Dinmedi, hızlandı. Bardaktan boşanırcasına yağdı durdu. Her tarafı sel aldı. Nehirler, çeşmeler, oluklar taştı. Adeta mini mini bir tufan! Baş müneccimin haber verdiği felaket hakikaten, aynen meydana geldi. Kim bu yağmurdan bir damla karışmış bir suyu içerse hemen çıldırıyordu. On beş yirmi gün içinde bütün halk çıldırdı. Yalnız imparatorla maiyeti, sarayda saklanmış sulardan içiyorlar, akıllarını başlarında tutabiliyorlardı.

Uğursuz yağmur dinmedi. Memlekette çıldırmayan kimse kalmadı. Umumiyetle deliren halk, işi öyle azıttılar ki artık yöneticiler saraydan sokağa çıkamıyorlardı. Bir curcunadır gidiyordu.

İmparatoru o vakit bir düşünce aldı. Bunun sonu ne olacaktı? Evet, bir kere deli olan artık akıllanamıyordu. Zırdeli halk bahçe surlarının etrafında toplanmış, gece gündüz, sabah akşam zurnalarla davullarla kulakları yırtan bir gürültü koparıyorlar, “Delilere bakın, yuha, yuha...” diye, yedek sulardan içip akıllı kalanlara dillerini çıkarıyorlardı.

Bir gün geldi ki erzak filan almak imkansızlaştı. Laf anlayan, söz dinleyen kalmadı. İtaatin, vazifenin, büyüğün, küçüğün ne demek olduğu unutuldu. Kanunlar şaka oldu. İdare bozuldu. Uğursuz yağmurun suyundan içmeyip akıllı kalanların felaketi çok dehşetliydi. Hayatları tehlike içinde geçiyordu. Bir avuç kişiydiler. Milyonlarca delinin maskarası oldular...

Fakat Ling-Yu gayet akıllı, gayet ihtiyar bir imparatordu. İşe yaramayan zarar getiren “akıl”ın, “delilik”ten hayırlı bir şey olamayacağı görüşündeydi. Bir sabah çılgın halkın tecavüzünden, eğlenmesinden ürkmüş maiyetine “Herkesin içtiği sudan hemen içiniz”, emrini verdi. Yöneticiler, hekimler, filozoflar, hakimler “Aman efendim, akıllarımıza, ilimlerimize yazık olur”, diye karşı gelmek istediler.

İhtiyar imparator, “Herkes deli olduktan sonra birkaç kişinin aklına lüzum yoktur”, dedi. Uğursuz yağmurun sularından doldurttuğu ilk kadehi kendi yuvarladı. Biraz sonra hepsi ufukları sarsan kahkahalar attılar. Surun dışındaki curcunaya katıldılar.

Gel zaman git zaman bu umumi curcunanın adı “sosyal düzen” oldu. Halk içinde tekrar akıllananlar “delidir” diye tımarhaneye tıkıldı.

***

Kısmen özetleyip dilini yer yer sadeleştirdiğim hikayenin orijinal metni şurada: Ömer Seyfettin, “Yüzakı” -Bütün Eserleri 6-, Bilgi Y., tarihsiz, sh. 133-137.

YORUMLAR (4)
4 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.