“Çağ ile doğru ilişki kurmak”
Bütün dinler, felsefî öğretiler aslında ‘iyi’nin yanında, ‘kötü’nün karşısında olmayı ister. Kur’an-ı Kerîm’de bu ilke “emr bi’l-ma ‘rûf, nehy eni’l-münker” tabiriyle 24 defa geçer. Fakat pratikte bu ilkeyi uygulamak ancak kısmen mümkün olabiliyor. Galiba iyilik için çalışmamız, karıncanın hacca gitmesine benzer. Yolculuğu bitiremesek bile, o yolda ölmek de bir İslâmî, insanî sorumluluk ve onurdur.
Müslümanlar olarak bu sorumluluk ve onurda bizim de payımız olmalıdır. Peygamberimizin “evrensel rahmet” (Kur’an 21/107) olduğunu, yalnız sözlerimizle değil, ‘rahmet’i yansıtan tutumlarımızla da tasdik ve ispat etmeliyiz. Müslüman, yaşadığı yeri, ülkeyi mamur etmeli, orada bilgi ve değer üretmelidir. Hem kendi başarımız hem de insanlığın başarısı için çalışmalıyız ki, küresel maddi ve manevi değerlerinin üretilmesinde bizim de rolümüz ve katkımız olsun.
Kanaatimce, bilgi ve değer üreteceğine, çağdan ve çağdaş dünyadan şikâyet etmek bugün Müslümanların önemli bir sorunudur. Aslında kendi çağından şikâyet etmek bizde eski bir gelenektir: “Zaman bozuldu, fitneler çoğaldı, kıyamet yaklaştı!..” Bizde Mesih-Mehdî beklentisinin güçlü olmasının asıl nedeni de bu galiba: “Benim yerime Mesih, Mehdî düzeltsin…”
İslam dünyasının çağ ile kavgalı görünmesi hem Müslümanlara hem de dünyaya zarar veriyor.
***
Bu dediklerimiz, çağın bütün dayatmalarına boyun eğmek anlamına gelmez elbette. Aksine, çağ ile doğru ilişki kurmak, gerektiğinde çağı eleştirme hakkını da getirir. Ama bunu, reaksiyonerlik psikolojisiyle değil, tamamen doğal bir düşünme ve davranış tarzı sergileyerek yapmalıyız. Bu noktada sübjektiflikten kurtulduğumuz kanısında değilim. Herhalde bunun nedenlerinden biri, bazılarımızın, başta Batı olmak üzere, dünyanın bize düşman olduğu duygusunu biraz paranoya seviyesine getirmeleridir; tıpkı Batı’da da ırkçılık ve yabancı düşmanlığının yükselmesi gibi… Zıtlar birbirini besliyor.
Oysa, tarihsel ilişkileri sorunlu olmuş kültürler, uygarlıklar arasında rekabet ve sürtüşme olacaktır. Böyle durumlarda halkın düşmanlık duygularını pompalamak yerine, neden başkasının karşısında böyle bir durumda ve konumda olduğumuzu sorgulayarak, bu noktada akılcı ve bilimsel tespitler yapmalıyız.
‘Batı’yla hesaplaşma’ ya da buna benzer sözler oldum olası beni rahatsız etmiştir. (Bu arada, Batı’yla Hesaplaşma’nın bir kitap adı olduğunu da hatırlatayım. Hindistanlı Müslüman âlim Ebu’l-Hasan en-Nedvî’den Yusuf Yılmaz çevirmiş; Risale yay., 2020.) Böyle bir ‘hesaplaşma’ psikolojisinden sanıyorum kurtulmak gerekiyor.
Akla uygun olan, Batı’ya kızmak yerine, öncelikle güçlü ve aydınlık bir zihin geliştirmemizdir. Bu zihin sayesinde kendi problemlerimizi doğru yorumlamalıyız. Hamaset edebiyatını bırakıp, yerine göre kendimizi, bugünümüzü ve tarihimizi rahatlıkla eleştirebilmeli, bu yöndeki eleştirileri -katılmasak bile- hoşgörüyle karşılamalıyız; eleştirenleri ayıplayıp cesaretlerini kırmamalıyız. Din-dünya demeden her konuyu din çuvalına koyup, kutsal ve dokunulmaz kabul etmemeliyiz.
***
Bugün Batı’yı eleştiriyoruz. Kuşkusuz bunda haklı noktalarımız da var. Ama Batı’nın kendilerini yargılayan pek çok entelektüelinin bulunduğunu da görmeliyiz. Bunlar arasında J.J. Roussaeu, Marx, Nietzsche, Spengler, Toynbee, Foucault, Sartre, Chomsky gibi çok önemli isimler var. Onlar, özetle, Batılıların demokrasi ve insan hakları konularındaki kibirli ayırımcılıklarını, maneviyatını kaybetmiş hayat algılarını, ahlâkı dışlayan akılcılık ve bilimcilik anlayışlarını; oryantalist, emperyalist, sömürgeci ve kapitalist uygulamalarını… şiddetle eleştirmişlerdir.
ABD’nin saygın entelektüellerinden Z. Brzezinski’nin, yıllar önce kendisiyle yapılan bir mülâkatta benzer konulardaki Batı eleştirilerini hatırlıyorum. (Mülâkat için bk. Medeniyetler Çatışması, derleyen: Murat Yılmaz, İstanbul 1995, s. 122-133.) Okuduğunuzda göreceksiniz ki, Brzezinski İslâm’a ve İslâm dünyasına sağlıklı baktığı gibi (özellikle s. 125), “Batı tipi hedonizme ve liberalizme”, “tüketim kültürü”ne karşı güçlü ve isabetli eleştiriler yöneltmiştir. Örnek: “Batı’nın çoğunda hâkim olan maneviyattan yoksun sekülarizm, kendi yok oluşunun filizlerini de içinde taşımaktadır. İşte bu yüzden Amerika’nın süper güç konumunun dayanaklarının bayağı zayıf olduğundan endişe ediyorum.” (s. 126). (Brzezinski’in ABD’in o zamanki başkanı Jimy Carter’ın danışmanı olduğunu da hatırlatalım.)
Yazımı yakınlardan bir örnekle bitireyim:
Hatırlarsınız, Alman filozofu Jürgen Habermas, üç yıl önce birkaç arkadaşıyla birlikte İsrail’in Gazze’de yaptıklarının “prensipte meşru” olduğunu savunan bir bildiri yayımlamıştı. Bu skandal bildiri üzerine, tamamına yakını Batı üniversitelerinden olan 109 akademisyen, “açıklamadan derin bir endişe duymaktayız” diye başlayan ve Habermas’ı kıyasıya eleştiren bir mektup yayımladılar.
