‘Bence şu anda en gerçek şey umut’

‘Bence şu anda en gerçek şey umut’

Gerçeklik kavramını incelediği ‘Gerçeklik Yeniden’ kitabı okura sunulan Dr. Yasin Ramazan Başaran: “Bence şu anda en gerçek şey umut. Başımıza ne gelirse gelsin, dünya nasıl bir hale dönerse dönsün, bize bağlı olmayan, bizi aşan, bizim kendisine kıyasla pasif olduğumuz gerçek orada duruyor. Her fırsatta gerçeklik yeniden kendisini gösteriyor. Gerçek dostluklar, gerçek ahlakî davranışlar, gerçek sanat, kutsala gerçek boyun eğme olduğu sürece, gerçeklik hakkında endişelenmemize gerek yok.”

AYNUR KULAK

Gerçeklik nedir? Bir algı mıdır? Bilgi midir? Gerçeklik bir olgu mudur? Bir şeye gerçek dediğimizde onun bir özelliğinden mi bahsetmiş oluruz? Gerçek olan ile olmayanı ayıran şey nedir? Dr. Yasin Ramazan Başaran, Timaş Yayınları tarafından okura sunulan ‘Gerçeklik Yeniden / Metafiziğe Dönüş Üzerine Bir İnceleme’ adlı kitabında gerçeklik kavramını tartışmaya açıyor.

Antik çağdaki köklere göz atıp Platon ve Aristoteles’in sistematik felsefelerinden Ortaçağ’ın hararetli tartışmalarına, Kartezyen şüphecilik etrafında şekillenen çalışmalardan Kant’ın günümüze kadar süren etkilerine, Alman idealizminden Wittgenstein’ın ve Nietzsche’nin metafiziğe yönelttiği eleştirilere kadar gerçeklikle ilgili yaklaşımları değerlendiriyor.

Kitabında metafizikle işimizin bittiğini düşünenlerin aksine metafiziğin kaçınılmazlığını dolayısıyla gerçeklik hakkında felsefi sorunun hiçbir yere kaybolmadığını, bugün de canlı bir şekilde her düşüncenin içinde bulunduğunu savunan yazar Ramazan ile KARAR okurları için konuştuk.

Sohbetimizi bilim felsefesi ve din-bilim felsefe ilişkisi üzerine başlatmak istiyorum. Uzmanlık alanınız olan ve üzerine akademik çalışmalar yaptığınız, kitaplar yazdığınız Tanrı, doğa, düşünce, araştırma yöntemleri gibi konuları kapsayan çalışma süreçlerinizden bize biraz bahseder misiniz? Çünkü bu süreçler sonucu Gerçeklik Yeniden ve Metafiziğe Dönüş Üzerine bir kitap yazıyorsunuz.

Ben doktorada metafizik üzerine çalıştım. Tezimde bir yönüyle doğanın, diğer yönüyle Tanrı kavramının dünyayı anlamak için ne kadar önemli olduğunu göstermek istemiştim. Doğa, vazgeçebileceğimiz bir şey değil. Tanrı da öyle. İnanmıyor bile olsanız, Tanrı kavramı vazgeçebileceğimiz bir şey değil. Bunu tarihten ve Descartes ve Kant gibi felsefenin büyüklerinden biliyoruz. Bu kavramları anlamak, dünyayı anlamak için kilit role sahip. Metafizik, zihni tanımayı gerektiriyor. Düşünsel bir alan. Deneyle değil soyut kavramlarla akıl yürütebileceğimiz bir alan. Bu noktada, çalışmalarımı eleştirel düşünme ve araştırma yöntemlerine çevirdim. Amacım tartışmaların nasıl daha verimli ve uygun bir şekilde yapılabileceğini göstermekti. Felsefenin her dalı gibi metafizik de uygun yöntemlerle yapılır. Böyle bir düşünme yöntemini, daha açık ve sade bir dille nasıl aktarabilirim bunu önceleyerek kitaplar yazdım. Doğaya, Tanrı’ya ve zihnimize dair düşünceleri daha sağlam bir zeminde incelemek için sağlıklı tartışma ortamının yaygınlaşmasına ihtiyacımız var çünkü.

*
Bu kitabın konu başlıklarıyla ilgili ilk kıvılcımlar ne zaman oluşmaya başlamıştı?

Bundan yaklaşık iki yıl önce metafizikle ilgili bir sunum yaparken, dinleyicilerden biri bir soru sordu. Bilimde her şeyin bir kanıtı var. Sizin bu söylediklerinizin kanıtı nedir dedi. Haklıydı aslında. Elimizde metafizik iddiaları, bilimsel yöntemlerle doğrulayacak bir kanıt yok. Ancak bunu izah ederken, bu cevabın tek boyutlu bir dünyada sorulabileceğini fark ettim. Sadece fizik bir dünyada, kanıtlar sadece fizikten verilebilirdi. Oysa ki dünya algımız, kavrayışımız çok katmanlı. Fiziğin yanında, ötesinde, üzerinde pek çok şeyden oluşuyor dünya. Zaman var, mekan var, sayılar var, parça-bütün ilişkisi var. Bunlar fiziğe dahil değil ama dünyaya dahil. Bunları izah ederken bu açıklamaların yeterli olmayacağını da fark ettim. Bu açıdan bakılınca, metafizik alan ya reddediliyor ya da göreceli bir çerçevede düşünülüyor. Bu yüzden, tarihsel arkaplanını da düşünerek, gerçeklik sorusunu tekrar soracak bir kitap yazmak istedim.

*
Kitabın farkının ne olmasını istediniz? Soruyu biraz daha açacak olursam; hem sizin çalışmalarınız, kitaplarınız arasındaki farkının ne olmasını istediniz hem de diğer bilim, felsefe, din, metafizik kitapları arsındaki farkının ne olmasını istediniz?

Bu kitap gerçeklik tartışmasını, günlük düşünce ve ihtiyaçlarımızdan bağımsız bir yere götürmesin ama günlük kaygılarla da bağlı kalmasın istedim. Yani içinde yaşadığımız gerçekliği aşırı soyut bir noktaya taşımak da sorunlu. Kitap, yaklaşık 25 yüzyıldır bunu yapmaya çalışan çeşitli filozoflardan bize neler kaldığını anlatsın istedim. Bugün gerçeklik olarak algıladığımız dünyanın nasıl oluştuğunu göstermek istedim. Diğer kitaplardan farklı olarak, tartışmanın bitmediğini ve her defasında metafizik düşüncenin yani gerçekliğin olduğu iddiasının kendisini yenileyerek bizi karşıladığını anlatmak istedim. Elbette yabancı dil ve Türkçe felsefe literatüründe bundan çok daha detaylı çalışmalar var. Gerçeklik Yeniden, bu detaylara neden gitmemiz gerektiğine dair bir savunma ortaya koyuyor. Bence en önemli farkı bu.
*

Kitabın henüz Giriş bölümünde; “Gerçeklik, olabilecek en genel kavram olarak incelenmesi en zor çalışma alanlarından biridir. Bu yüzden şunu baştan belirtmem gerekir ki bu kitap gerçeklik üzerine değil, gerçeklik kavramı üzerine bir incelemedir” diyorsunuz. Burada ilk sormak istediğim Gerçeklik kavramını neden seçtiğiniz? Neden bu kavram üzerine bu kadar odaklandığınız?

Gerçeklik kavramı, diğer kavramları düzenleyen bir kavram. Kendisinin ne olduğunu bilmesek bile. Yani gerçekliğin ne olduğunu mutlak anlamda bilemiyoruz ama neyin gerçek olduğunu biliyoruz. Gerçek dostluk nedir bir fikrimiz var. Gerçek ile rüya arasında bir fark gözetiyoruz. Gerçek hayat ile kurgusal dünyayı birbirinden ayırt edebiliyoruz. Ancak modern düşünceye gelince, metafiziğe ve özelde dine karşı tepki, gerçekliğin sorgulanması sonucunu doğurmuş. Sorgulama bir yanıya bilimsel standartların evrensel kabul edilmesine dayandığı için, gerçeklik reddedilebilmiştir. Neyin gerçek olduğunu bilemeyiz değil, gerçekliğin sabit, kapsamlı ve biricik yapısını da bilemeyiz noktasına gelmiştir. Her şey görecelidir. Topluma bağlıdır. Tarihe ve şartlara göre değişir. Kişiler neyin gerçek olup olmadığına kendileri karar verirler. Gibi. Peki doğru mu bu? Gerçeklik bu kadar bize bağlı mı? Gerçek bu derece göreli mi? Hayır. Kitapta neden böyle düşünüldüğünü ve neden bu düşüncenin yanlış olduğunu açıklamaya çalıştım.


*

Kitabın ismindeki Gerçeklik Yeniden, “Yeniden” vurgusunu atlamamak gerekiyor öyle değil mi? Gerçeklik kavramı söz konusu olduğunda sürekli bir yeniden inşanın elzemliğini konuşmak isterim sizinle. Çünkü dünyanın işleyişi çok hızlı bir hal aldı ve üstelik her bir insanın algısı inandıkları, düşündükleri anlamında farklılık gösterebiliyor. Bunları göz önünde bulundurarak yeniden inşalar ne derece gerçekleşebiliyor? Veya gerçekleşemiyor?

Sürekli gerçekleşiyor. Zaten bakın “gerçekleşiyor” diyoruz. Dünya dediğimiz de, gerçeklik kavramının başka bir semantik kullanımı. Dünyaya dair değişimleri gerçek kabul etmeme şansımız yok. Özellikle yoğun iletişim kültürü, lokal ve kısıtlı gerçeklik algılarına izin vermiyor. Sizin gerçekliğiniz, sürekli bir başkasının gerçekliğiyle karşılaşıyor ve değişmek durumunda kalıyor. Pek çok insan için korkutucu bir durum. Gerçeklik sağaltır çünkü. Gerçekliğin sarsılması, değişmesi, dönüşmesi ve yıkılması kaçınılacak bir durum. Ancak oradan da bir gerçeklik çıkar. Sadece pasif bir şekilde izleyerek bu sürece dahil olabiliriz. Neyin gerçek olduğu neyin olmadığı, gerçekliğin neye benziyor olduğu bizim tercihlerimize bağlı değil. Kendini dayatıyor gerçeklik. Hem toplumsal hem psikolojik hem tarihsel hem metafizik anlamda gerçekliğin sadece keşfedilmesi mümkündür. Yönetilmesi değil. Bu pasif durum da kaygı verici doğrusu. Kontrol bağımlısı bizler için oldukça kaygı verici.

*
Kitabın alt başlığı da çok önemli: Metafiziğe Dönüş Üzerine Bir İnceleme Neden “Metafiziğe Dönüş” vurgusu yapmak istediniz? Her ne olursa olsun gerçeklik kavramıyla temellendirerek “metafiziğin kaçınılmazlığından” bahsediyorsunuz. Bunca teknolojik ilerleme, bunca hız, yenilik, gündelik hayattaki ihtiyaçların sürekli karşılanıyor olması sonrası metafizik neden hâlâ kaçınılmaz, neden hâlâ metafiziğe ihtiyaç var?

Metafiziğe ihtiyaç var çünkü biz metafizik varlıklarız. Siz mesela, etten kemikten oluşan bir vücuda sahipsiniz. Onlar da atomlardan oluşuyor. Ama siz bir atom yığını değilsiniz. Atomların oluşturduğu bir yığından bir kadavra olabilir ama bir insan olmaz. Ben dediğimiz olgu, metafiziğin kaçınılmazlığının en büyük kanıtıdır. Bu benlik dışarıdan etkilere bağlı olarak ortaya çıkmış, onlarla şekillenmiş olabilir. Ne fark eder? Ben, bu şartları algılayan Yasin olarak duyu organlarımdan ve algılarımdan ayrı bir varlığım. Subjektif karakterim, hiçbir objektif gözleme indirgenemez. Bunun gibi, metafiziğin nasıl kaçınılmaz olduğuna dair pek çok örnek verilebilir. Biz gündelik ihtiyaçlarımızı karşılarken, gündelik düşünceler ve duygularla hayatımızı devam ettirirken, kaçınılmaz olarak metafiziğin içindeyiz. Fiziksel olan dünyamız, yani cisimler, metafizik düşünme için işaretler taşır. Teknolojiyle silinebilir işaretler değil bunlar. Mesela canlılık ve cansızlık arasındaki fark. Canlılık doğal nedenlere bile dayansa canlı bir varlığın sadece fiziksel olduğunu düşünmek saçmadır. Cansızdan ne farkı olabilir fiziksel anlamda? İşte o fark metafizik bir farktır.

23kr02res2.jpg

*

Kitabın içeriğinde 3. Bölüm olarak yer alan İki Gerçeklik: Zihin ve Beden konusunu atlamayalım. Modern gerçeklik kavramının nasıl parçalı hale geldiğine değiniyorsunuz. Ki çağımız düşünüldüğünde değindiğiniz “parçalı yapı” çok önemli bir yere konumlanıyor. Modern gerçeklik zihnimize ve bedenimize, zihin ile madde arasındaki bağa neler yaptı? Bu iki gerçeklik -olumlu ve olumsuz anlamda- nasıl bir değişim ve yenilenme süreci geçirdi?

Gerçekliğin zihin ve beden diye veya madde ve ruh diye ikiye ayrılması Descartes ile başlar. Bunlar birbirine indirgenemeyecek ve birbirinin yerine geçemeyecek gerçekliklerdir. Peki bu iki gerçeklik nasıl oluyor da uzlaşıyor? Bu sorunun temelinde bu yatar. Kitapta uzun tartışmaların çıktığı noktaları incelemeye çalıştım. Bu tartışmalar, bedene/maddeye olan güvenin artması ve zihne/ruha olan güvenin gitgide azalmasına yol açmıştır. Ancak esas kaybedilen, gerçekliğin bir bütün olduğuna dair inançtır. Yani fiziksel gerçekliklerle, örneğin psikolojik gerçeklikler birbirinden bağımsız gibi görünür hale gelir. Bugün mesela bir konuda zorlandığınızdan bahsettiğinizde, meseleyi büyütme anlamında “o zaten psikolojik” deniyor. Psikolojik olan o kadar gerçek değildir iması aslında bu. Oysa ki klasik dünyada, yıldızlar ne kadar gerçekse rüyalar da o kadar gerçekti. Ruhun halleri, hisler, rüyalar gerçeklik alanının dışında kaldı. Ama gerçeklikten soyutlandı mı? Hayır. Onları parçalanmış bir gerçeklikle anlamaya eğilimliyiz. İşte burçlara inanmazsınız ama burcuna uygun davranan birini görünce “hah” dersiniz “o zaten akrep”. Gerçek olduğuna inanmadığını söylersiniz ama etkili olduğunu inanırsınız. Aynı şey, Tanrı için de sık sık olur. Varlığından şüphe eden çoktur ama sıkışınca yardım istemekten çekinilmez.

*

Kitap boyunca bahsettiğiniz filozoflar, felsefeciler, bilim adamları ve alimlerden de konuşmak isterim. Bu çağın düşünce yapısını hangi filozoflar öngörebildi? Şu filozoflar çok gerçekçiydi ve söyledikleriyle, düştükleri notlarla, çalışmalarıyla gerçeklik kavramına, bu çağa çok katkıları oldu, yeniden inşa etme konusunda çok mahir kişilerdi diyebileceğiniz filozoflar, bilim adamları, alimler kimlerdi?

Platon ve Aristoteles, gerçeklik tartışmasının iki kutbunu oluşturur. Kitabın başında onların katkılarını açıklayan detaylı bir bölüm var. Ancak esas bugünümüzü etkileyen ismin Kant olduğunu belirtmemiz gerekir. Onun numen ve fenomen arasında yaptığı ayrım, kendisinden sonra gelen gerçeklik tartışmalarında belirleyici olmuştur. Kant’ın idealizminin nasıl yorumlanacağı bir yana, Kant felsefesinin dönüştürdüğü bilgi anlayışımız her şeye dair yorumun değişmesini gerektirmiştir. Kant, klasik metafiziğin bittiğini ilan etmişti. Ancak bir bilim olarak metafiziğin ileride gerçekleşeceğini de iddia ediyordu. Kant’ın istediği sonuçlar oluşmadı belki, ama onun sorgulamaları doğrultusunda dikkatimiz dile yöneldi. Dil, varlığın, bilginin, ahlakın, estetiğin, yani her şeyin doğrulandığı bir zemine dönüştü. Ta ki Wittgenstein’a kadar. Wittgenstein, görüntü ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi tersine çevirdi. Aslolan görüntüdür, gerçeklik bunu nasıl tarif ettiğimize göre dilde bir belirlenimdir ona göre. Bu anlamda, Wittgenstein’ın metafizik sonrası düşünceyi çok temelinden sarsması şaşırtıcı değil. Ama yerine bir gerçeklik konulması anlamında, örneğin Kripke’ye ilham olması da oldukça ilginç.

*

Şimdiki zamana, içinde bulunduğumuz zamana gelmek isteyerek, şimdiki zamanın gerçekliği ve gerçeklik kavramı nasıl oluşuyor? Sanırım hemen, içinde bulunduğumuz an itibariyle oluşmuyor, öyle değil mi? İdeal gerçeklik dediğimiz şeyler veya ideal gerçeklik kavramının süreçleri nasıl olgunlaşıyor?

Şu an içinde yaşadığımız gerçekliği tarif edecek bir dil yapısına sahip değiliz. Dil, geriye ve ileriye doğru referanslarla anlam kazanıyor. Bu yüzden dil, şu an yaşadığımız bizzat içinde bulunduğumuz gerçekliği tarif edemez. Şu an’ımızı, ya geçmişe kıyasla benzerlikten hareketle tanımlarız, ya geleceğe atıfla bir bütüne bağlarız. Sanırım ideal gerçeklik dediğiniz ikincisine giriyor. Olmak istediğiniz, potansiyelinizi ortaya çıkaracak duruma da “gerçek ben” dediğimiz olur mesela. Veya zaman zaman, yapmakta olduklarınızdan yabancılaşır ve “eski, gerçek ben”den uzaklaştığımızı düşünürüz. Bunlar da, hatıralar ve kıyaslamalar da aslında şimdiki anın gerçekliğini tanımlama gayreti. Geçmiş ve gelecek, gerçekliği algılamak için kullanılıyor. Yoksa saf, doğrudan, aracısız bir gerçeklikle karşılaşma beklemek boşunadır. En azından zamanın ötesine geçen mistik bir tecrübe yaşamadıysanız gerçekliği o şekilde bir netlikle görmeyi beklemenizi tavsiye etmem.

*

Pandemi, yeniden hortlayan peş peşe şahitlik ettiğimiz sıcak savaşlar, derin, belirsiz ekonomik krizler, iklim krizlerinin daha da kontrol edilemez noktaya gelmesi, önlenemeyen büyük göçler, önlenemeyen çok hızlı teknolojik ilerlemeler… Önümüzdeki dönemlerde gerçeklik yeniden mümkün olabilir mi, inşası nasıl yapılır, metafiziğin kaçınılmazlığı hâlâ söz konusu edilebilir mi? Umudunuz var mı?

Bence en gerçek şey şu anda umut. Çünkü dünyanın halihazırdaki hali bir önceki halinden memnun olmayanlar tarafından inşa ediliyorsa, demek ki bir önceki halinde gerçekliğe dair her şey bitmemişti. Oysa o zamanlar da gerçekliğin bittiğinden söz ediyorduk. Umut, bize bundan sonra da bitmeyeceğini söylüyor. Başımıza ne gelirse gelsin, dünya nasıl bir hale dönerse dönsün, bize bağlı olmayan, bizi aşan, bizim kendisine kıyasla pasif olduğumuz gerçek orada duruyor. Her fırsatta gerçeklik yeniden kendisini gösteriyor. Biz kendimiz gerçeklikten vazgeçmediğimiz sürece, gerçeklikten umut kesmek için bir neden göremiyorum. Gerçek dostluklar, gerçek ahlakî davranışlar, gerçek sanat eserleri, kutsala gerçek boyun eğme olduğu sürece, gerçeklik hakkında endişelenmemize gerek yok.

Öne Çıkanlar
YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN