Savaş sonrası hemen bağımsızlıklarını ilan eden Hindistan ve Pakistan’ın ardından İngiliz/Fransız sömürgeleri de çözülüyor sırayla: 1954’te Vietnam, 57’de Gana, 60’ta Kamerun, Senegal, Kongo, Gabon, Mali, Nijerya, Moritanya ve daha birçok Afrika ülkesi… 1962’te Cezayir… 63’te Kenya…
Türkiye’de, Türkiye’yi de bu ülkeler gibi, “dışa bağımlı, yarı-sömürge/azgelişmiş/feodal bir ülke” görme eğilimi ağır basar kimi çevrelerde: “Tam bağımsız Türkiye” sloganını yaygınlaştıran 68 Kuşağı’na/sosyalist aydınlara göre çare ikinci bir Kurtuluş Savaşı’dır.
Mitoloji hoşça vakit geçirmek için anlatılmaz, yazılmaz yalnızca. Bugünün ihtiyacıdır çoğu zaman, bugüne malzeme. Lanetlenmişiz gibi, bir türlü kurtulamadığımız tartışmalı tarihimiz bu ülkede politik mevzilenme için siper kılınmıştır daima. Geçmişe nasıl baktığın bugün nerede durduğunla ilgilidir. Ya da tam tersi. Mitoloji ideolojinin/bürokrasinin emrinde…
Tanzimat, Osmanlı modernleşmesi yahut Batılılaşma, Millî Mücadele, Cumhuriyet, Mustafa Kemal, yakın tarihin bütün olay ve kavram toplamının yorumu bugün olduğu gibi o günlerde de aktüel ihtiyaçlara göre değişmekteydi. Her şey ‘Türkiye’nin düzeninin’ nasıl göründüğüyle, devrimci stratejinin belirlenimiyle ilgili bir cevaba, arayışa evrilmişti.
Aksülamel: Milliyetçiler ve dindarlar imparatorluk geçmişimizin altını çizmekten hoşlanmaktaydı fakat Türkiye’yi mazlum milletler sırasına yazıp, onların öncüsü sayanlara karşı en gür itiraz yine sol içinden/sol argümanlarla gelmişti. Şu ünlü sofra tartışmaları ve romanlarıyla birlikte [1965/Yorgun Savaşçı, 1966/Devlet Ana] şiddetle itiraz eder Kemal Tahir: “Türkiye Ganalı kabile toplumu değildir!”
İsmet Bozdağ’ın ‘Kemal Tahir’in Sohbetleri’ kitabından [Emre Yayınları, sayfa 63] okuyalım: “Biliyorsun, ben Anadolu İhtilali, Kurtuluş Savaşı, 27 Mayıs İhtilali gibi deyimlerin karşısındayım. Anadolu İhtilali ne demek? Ta 1923 yılına kadar İstanbul’da bir saray var. Halife var ve Halife resmen devlet bütçesinden tahsisat alıyor. Sonra bunun adı İhtilal! Saray için bir tek kurşun bile yakılmamıştır ki, bu hareketin adına ihtilal diyelim. İhtilal dışarıya karşı olmaz ki, içeriye karşı olur. İçerdeki güçleri saray temsil ediyor ve Ankara Hükümeti Saray’a karşı olmadığını pekiştire pekiştire söylüyor. O zaman ihtilal, neyin nesi? Kurtuluş Savaşı deyimi anlamı bakımından tam oturmuş değildir. Adı üstünde… Bir kez ele geçeceksin ki, kurtulasın! Türkiye hiçbir zaman Batılı düşmanların eline geçmiş değildir. Ankara’dan top sesleri işitilmiştir ama, Ankara’dan sonra da başka Ankara’lar vardır. Ordu dağılmamış, düşman vatanın bütün parçalarına bilfiil girmemiş, Ankara’da bir Meclis, bir Hükümet var. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun en küçük parçasında savaş sürüyor demektir. Kaldı ki Mustafa Kemal Paşa, Milli Misak diye bir vatan parçasının sınırlarını çizmiş ve bunu amaçladığını bütün dünyaya söylemiştir. Kendisi, Ordusunun başında savaşıp dururken, kurtuluş savaşı nasıl yapılabilir? Bu bir savunma veya saldırı halinde gelişen ulusal savaştır, Kurtuluş Savaşı değil! Çünkü Kurtuluş Savaşı, devleti çöktürmüş, bayrağı müzeye kaldırılmış, özerkliği yok edilmiş bir ülkede yapılabilir. Çok şükür Türk Milleti, tarihini hiçbir döneminde böyle amansız bir yere düşmemiştir. Her zaman bağımsız bir devleti, bir bayrağı olmuştur. Tanrı bu memleketi Kurtuluş Savaşından korusun!”
Bakanlığın bugün aldığı kararın arkasında bu koşullanma/bu tarihsel/entelektüel zemin var işte. AK Parti döneminin en önemli politik kazanımı ordunun siyasetten uzaklaştırılmasıysa, en önemli entelektüel kazanımı da “imparatorluk geçmişimizi” hatırlamaktı bana göre. Bazı kitsch gülünçlüklere rağmen…
Evet, imparatorluk geçmişimizi hatırlamak… Ve Yahya Kemal’den Tanpınar’a, Necip Fazıl’dan Kemal Tahir’e, Cemil Meriç’e, imparatorluk geçmişimiz üstünde duran yazılı/sözlü külliyatı ideolojik/politik bir anlama bağlama çabası içinde yeni devlet.
Attila İlhan’ın dediği gibi, İ’lerin noktalarını koymalıyız elbette. Hiçbir tartışmada kavramsal çerçeve önemsiz değil. Fakat yerleşmiş kelimelerle/dille oynamak da Cumhuriyet’in aşırılıklar çağını, despotik devlet alışkanlığını hatırlatıyor biraz. Biraz da G. Orwell’ı nedense… ‘Kurtuluş Savaşı’ adıyla yazılıp çizilen onca romanı, öyküyü, şiiri ne yapacağız şimdi? Nazım Hikmet’in ‘Kurtuluş Savaşı Destanı’ olarak da bilinen kitabı artık başka bir isimle mi okutulacak öğrencilere?
