Bundan üç yıl önceydi. 14. İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali sırasında, festival başkanı Adnan Özer ve dünyanın dört bir yanından gelen şairlerle birlikte Beykoz’un dik yokuşlarından birine tırmanmıştık. Karşımızda, zamanın yorgunluğunu omuzlarında taşıyan ama hâlâ mağrur duran ahşap bir ev vardı. Kapıyı bize evin mirasçılarından Osman Özer açmıştı. O gün evin içine girerken kapısında asılı duran eski plakaya bakmış, odalarında dolaşırken Orhan Veli’nin 19 Nisan 1914 günü doğduğu o an çıkardığı ağlama sesinin bu tavanlarda yankılandığını hayal etmiştik. Şimdi o evin kapısının üzerinde bir ‘satılık’ ilanı asılı.
85 YILLIK BİREYSEL DİRENİŞ: OSMAN AMCA VE O ‘BEYAZ EV’
80 yaşındaki Osman Özer, aslında bir koruyucu kahraman. 1939 yılında babasının Orhan Veli’nin kız kardeşinden satın aldığı bu eve, devletin veya kültür kurumlarının bugüne kadar yapmadığı korumayı bir aile geleneği olarak sürdürmüşler. Evin satılığa çıktığının sosyal medyada dolaştığını gördükten sonra aradığım Osman Amca, evin hikâyesini anlatırken hem gururlu hem de mahzun: “Ben bu evde doğdum, en uzun ben yaşadım burada. Çocukken ‘Orhan Veli’nin evinde oturuyoruz’ diye böbürlenirdim. Komşumuz bir amca buraya ‘Beyaz Ev’ derdi, boyaları dökülünce o beyaz kalıntılardan anlardık eski halini. Biz tabii ahşap rengine çevirdik. 84’te ağabeyim emekli parasıyla damını yaptırdı; çünkü çatısı çökse ev de giderdi.”
DUVARLARDAKİ GİZLİ TABLOLAR
Ev sadece bir barınak değil, aynı zamanda bir sanat eseri. Osman Amca’nın anlattıkları, evin altında yatan estetik hazineyi de ortaya koyuyor: “Evin içi aslında yukarıdan aşağıya bir tablo. Hatırlıyorum, çocukken bir odanın duvarında desenler, saksı resimleri vardı. Üzeri badana oldu ama kazınsa hepsi ortaya çıkar. Beş altı yıl önce ben o desenleri gün yüzüne çıkarmak istedim, maaşımdan fazla para istediler, gücüm yetmedi.”
70 MİLYON LİRALIK YALNIZLIK
Peki, neden şimdi satılık? Osman Amca’nın cevabı, Türkiye’deki sivil mimari mirasın hangi özensizlikler yüzünden yok olduğunun özeti gibi: “Olukları tamir ettireyim dedim, bir milyon lira istediler. Artık gücümüz yetmiyor. Bir gün çökecek diye korkuyoruz. Bugüne kadar hiçbir kurum ‘gelin burayı müze yapalım’ demedi. 30 yıl önce Beykoz Belediyesi’nden birileri geldi, sadece Orhan Veli’nin bu evde doğduğunu belirten bir plaka taktı, o kadar.”
Emlakçının 70 milyon lira değer biçtiği, satışıyla Osman Amca’nın yeğini Hayrettin Özer’in ilgilendiği ev, arkasındaki 350 metrekarelik arazisi ve yanındaki berber dükkanıyla üç aydır yeni sahibini bekliyor. Osman Amca’nın tek bir dileği var: “Biri alıp evi yıkar da bütün hatıralar silinirse çok üzülürüm. Rahmi Koç gibi isimlerin yalıları alıp müze yaptığını duyuyoruz. Orhan Veli’nin doğduğu bu evin de bir meraklısı çıksa, müze yapsa, biz de gidip ara ara görsek...” Yüz yıl sonra Orhan Veli’nin belki artık tanınmayacağı düşüncesi Osman Amca’nın yüreğini sızlatıyor. Eğer Orhan Veli’nin doğduğu bu ev, hatırasının değerini bilmeyen birileri tarafından satın alınır, bir iş merkezine ya da lüks konuta dönüşürse, o sızı hepimizin olacak.
KURUMSAL BİR KÖRLÜK VE BİTMEYEN TALİHSİZLİK
Orhan Veli, Türk edebiyatının en ‘talihsiz’ sairlerinden biriydi. Hayatı boyunca sıradan insanı anlattı ama bir belediye çukuruna düşerek bu dünyaya veda edecek kadar trajik bir kaderle sınandı. Bugün görüyoruz ki; şairin yakasını bırakmayan o ‘ihmal’, ölümünden 76 yıl sonra bile peşini bırakmıyor. Zamanında şair, “Beni bu güzel havalar mahvetti” demişti; ancak bugün evin mirasçılarının aktardıklarına bakınca anlıyoruz ki onun mirasını havalar değil, kurumların vurdumduymazlığı mahvediyor. Beykoz’un o ruhu olan ahşap dokusunun soğuk betonla ikame edildiği bir çağda, Orhan Veli gibi bir devin ilk nefesini aldığı evi korumak; sadece mirasçıların omuzlarına bırakılamayacak kadar ağır bir sorumluluk. Bu evi bir gayrimenkul ilanı olmaktan kurtarıp bir edebiyat durağına dönüştürmek; Kültür Bakanlığı’nın, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, Beykoz Belediyesi’nin ve bu ülkenin sanatsever iş insanlarının namus borcu. Şairi yaşarken koruyamayan bu şehir, hiç değilse doğduğu eve sahip çıkarak tarihsel bir özür borcunu ödemeli. Aksi takdirde, bugün o evin kapısındaki ‘satılık’ ilanı, şairin meşhur dizelerini bir kez daha ve çok daha acı bir şekilde yüzümüze çarpacak:
“İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli’nin oğlu;
Tarifsiz kederler içindeyim.”
