SALİHA SULTAN / KARAR ÖZEL
Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin (UGFF) son gününde, festivalin seçki filmleri arasında yer alan Tunuslu yönetmen Khedija Lemkecher imzalı ‘Bolbol’ kısa filmi, festivalin destekçilerinden Altın Yunus Otel’in Gerence 2 salonunda izleyiciyi bambaşka bir coğrafyanın derinliklerine, Tunus sokaklarına götürdü. Sinemanın sadece bir perde değil, toplumların ruhuna açılan bir pencere olduğunu bir kez daha kanıtlayan film, gastronomi ile toplumsal hafızanın nasıl iç içe geçtiğini muazzam bir görsellikle sundu.
BİZE ÇOK TANIDIK BİR HİKAYE: ORTADOĞULU KADININ ZILGITI VE TATLISI
Filmi izlerken zihnimde yankılanan tek bir duygu vardı: Tanıdıklık. Tunus’taki ‘Bolbol’, aslında bizim kültürümüzdeki o şen şakrak, her şeye rağmen hayata tutunan ‘Bülbül’lerden başkası değil. Yönetmen Lemkecher, filmde kendi kuzeni Hatice’nin gerçek hikayesini perdeye taşırken, aslında tüm Ortadoğu kadınlarının ortak yazgısına, neşesine ve direnişine dokunuyor.
Bülbül (Bolbol), fakir bir mahallede, evinin hemen yanındaki düğün salonunun sesleriyle yaşayan bir kadın. Her düğüne bir zılgıt atarak dalıyor; davetli olup olmaması önemli değil, o sadece o anın neşesine ve –belki de en önemlisi– o düğünün tepsiler dolusu tatlısına ortak olmak istiyor. Bülbül’ün düğünlerden aşırıp çantasına doldurduğu her tatlı, aslında evinde kocasıyla olan sönük ilişkisine kattığı birer kaşık şeker gibi. Hayatın tadı kaçtıkça, Bülbül o tadı başkalarının taptaze mutluluğundan çalıyor ve evine taşıyor. Film, her karesinde barındırdığı kültür hikayesiyle, Tunus devrimi sonrası değişen sosyal atmosferi merak edenler ve kadın kimliklerini tanımak isteyenler için harika bir fırsat sunuyor.
YÖNETMEN KHEDIJA LEMKECHER: ‘TUNUS’TA ŞEKER YOKSA TAT DA YOKTUR’
Gösterimin ardından izleyicilerin karşısına çıkan yönetmen Khedija Lemkecher, filmin arka planını ve Tunus’un geçirdiği sosyolojik dönüşümü samimiyetle paylaştı. Başroldeki Fatma Ben Saïdane’nin (Fatma Seyide) az diyalogla devleşen oyunculuğuna dikkat çeken yönetmen, Tunus halkının karışık yapısını dört farklı düğün üzerinden anlattığını belirtti:
“Kuzenim Hatice’nin hikayesini anlatmak istedim. Biz ona ‘Bülbül’ deriz. Bülbül aracılığıyla Tunus halkının ne kadar heterojen ve karmaşık bir yapısı olduğunu göstermeyi hedefledim. Devrimden sonraki ‘yeni Tunus’u yansıtacak dört farklı düğün seçtim: İlki orta sınıfa ait, ikincisi daha ‘mafya’ diyebileceğimiz bir alt orta sınıfa, üçüncüsü devrimden sonra Tunus’ta görünürlüğü artan İslamcı radikal kesime, dördüncüsü ise Tunus’ta kadınların Müslüman olmayan bir erkekle evlenme hakkını yansıtan bir düğündü. Üstelik tam da film çekilirken bu hak yasallaşmıştı.”

Lemkecher, filminden yola çıkarak gastronomi ve hayat arasındaki bağa dair ise unutulmaz bir saptama yaptı:
“Tunus’ta bir söz vardır; ‘Hayat tatlıdır’ denir. Ancak eğer şeker yoksa tat da yoktur. Bülbül, başlangıçta o düğünlerden topladığı tatlıları eşine vermek istemiyor, masanın altında saklıyor. Çünkü o tadın sadece kendisine ait olmasını istiyor. Ben özellikle 40 yaşından sonra kadınlara yönelik filmler çekmeye başladım. Onların zihinsel güzelliğini, bir evliliğin ve hayatın asıl temelinin kadın olduğunu göstermeye çalışıyorum. Kuzenim de öyleydi; her zaman mutlu, her zaman yüzü gülerdi.”
‘SİNEMA SOSYOLOJİK BİR DEĞİŞİM YARATABİLİR Mİ?’
Konuşması sırasında yönetmen Lemkecher’e, Tunus toplumundaki bu kültürel kodları ve kadının konumunu beyazperdeye taşırken sinemanın sosyolojik bir değişim yaratma gücüne inanıp inanmadığını sordum. Cevabı ise umut doluydu:
“Evet, buna inanıyorum ve en büyük umudum bu yönde. Kısa bir filmde yaşlı bir kadının başrolde olması bile ekrana taşınan kadın figürleri ile ilgili algıları kırabilir diye düşündüm. Bülbül, kapılarını toplumdaki tüm katmanlara açan bir kadın. Ön yargısızca her düğüne gidiyor, her kesimle bağ kuruyor. Başta evinde kocasıyla yalnız ve suskun olan o kadın, düğünler aracılığı ile topluma katıldıkça eğleniyor, gülüyor ve hayatı tatlanıyor. Bence sinema da, Bülbül’ün hikayesindeki bu ön yargısızlığı ve kabulü topluma yayabilirse asıl başarısını o zaman yakalar.”
GASTRONOMİ VE SİNEMANIN BİRLEŞTİRİCİ GÜCÜ
Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nde ‘Bolbol’ gibi filmlerin yer alması, festivalin sadece bir ‘yemek şöleni’ değil, bir ‘insanlık hafızası’ platformu olduğunu kanıtlıyor. Farklı coğrafyaların düğün yemekleri, tatlıları ve ritüelleri üzerinden insan hikayelerini izlemek, toplumları birbirine hiç olmadığı kadar yakınlaştırıyor.
Gastronomi ve sinema ilişkisi, burada sadece teknik bir birliktelik değil; halkların birbirine karşı olan ön yargılarını kıran, ortak acıları ve ortak neşeleri (tıpkı o düğün tatlıları gibi) paylaştıran muazzam bir diplomasi aracına dönüşüyor.
Üstelik hiç tanımadığğımız Tunuslu bir kadının zılgıtında Anadolu kadınlarının sesini duymak, sinemanın ve evlerde kurulan sofraların evrensel gücünün en güzel kanıtı olsa gerek.
Siz de ‘Bolbol’un, coğrafyamızın hayatımızı sessiz sedasız güzelleştiren ‘Bülbül’lerinin sesini duymak isterseniz filmi mutlaka izleyin.
