Dünya edebiyatı ‘Gılgamış Destanı’ ile başlıyor, ‘İlyada’ ve ‘Odysseia’ ise ‘anlatı tekniği’ bakımından onun üstüne inşâ edilerek roman sanatının kurucusu olmuşlardır. Homeros’un hikâyelerinin Yunan değil, kültürler ve kavimler köprüsü olan Batı Anadolu’daki sözlü gelenekten çıktığı kanısındayım.
Bu yüzden ‘Odysseia’ onomastiği çok önemlidir. Başta Doğu İon lehçesindeki ve Lidya kökenli isimlere bakılmalıdır. Rüstem’in kitabının alt başlığı ‘Hoş Geldin Yabancı’ ise de, Odysseus aslında bizim yabancımız değil, aksine Yunan Medeniyeti’nin kültürel etkisiyle bize yabancılaştırılan bir Batı Anadolu kahramanı.
Rüstem Aslan on üç yıldır Truva kazılarının başkanlığını yapıyor, arkadaşım olduğu için onun gece gündüz Truva ile yaşadığını biliyorum. Rüstem’in Truva ve Homeros ile ilgili eserlerini bu yüzden bir yığın çevirinin önüne koyuyorum. Hepsi de çok öğretici. Ancak, Rüstem aynı zamanda iyi bir edebiyatçı olduğundan, onun yazdıklarını bir akademisyenin çalışmalarından ziyâde edebî eserler olarak okumak gerekiyor. Okuruna bir şeyler öğretirken onu heyecânlandırır, sonunda da herkes kendini Truva’da buluverir. Ben de ‘Odysseus’u okurken belki yüzüncü defa Truva’da kayboldum.

Rüstem’in ‘Odysseus’ kitabında unutamayacağınız bazı bölümler var, örneğin Odysseus isminin anatomisi, dönüp dönüp tekrâr okuyorum. Yine, destanın şifreleri ve bir kurmaca ustası olarak kahraman bölümleri. Bunları Rüstem’den öğrenince bugün neden hâlâ ‘Odysseia’ okuduğumuzun yanıtını buluyorsunuz. Bir de gün gün destanın olay örgüsü bölümü var ki, o dokuz sayfanın fotokopisini çekip çalışma masanızın üstünde her zaman bulundurun derim. Kalemine ve emeğine sağlık Rüstem kardeşim, seviyesizleşen edebiyata rağmen birileri senin sayende Anadolunun en büyük edebiyatçısını merâk edip okuduğu için İstanbul’dan kazı alanına, başta sen olmak üzere oradaki herkese, şükrânlarımı gönderiyorum.
DENEME ÖZGÜN BİR ÜSLUP İSTER
Deneme yazarlığı meşakkatli bir iş, bırakın edebiyatı iyi bilmeyi, kendinize mahsûs bir üslûbunuz yoksa, deneme yazmaya hiç soyunmayın derim. Tamam, Salâh Birsel’den sonra Enis Batur, Güven Turan, Cevat Çapan, Şavkar Altınel, Selim İleri, Mustafa Kutlu, Şerif Aydemir, Haydar Ergülen ve Ömer Erdem sıkı takip ettiğim denemecilerdir ama yüzlerce romancının ve yüzlerce hikâyecinin isminin zikredildiği bir edebiyatta sayıları onu bulmayan denemeci isminin telaffuz edilmesi, deneme dalında epeydir bir çölleşmenin yaşandığının da ifâdesidir. Geçen gün Yusuf Çopur’un ‘Kırık Anahtar’ isimli kitabının kapağını açtım ve nefessiz kaldım.
Epeydir bu kadar sıkı ve bu kadar etkileyici denemeler okumamıştım. Yusuf Çopur’un çocukluğa dâir bazı denemeleri var ki, onları Ömer Erdem’in ‘Çocuğu Gezdiriyorlar’ kitabındaki denemelerle berâber okuyun derim. Kitaptaki ‘Kendine Geç Kalmak, Geç Kalınan Hayatlar’, ‘Ağırlaşan Kelimeler, Keşke’ ve ‘Hafızanın Son Kalesi, Hatıralar’ gibi denemeler insanın rûhunu acıtan dersler. Hayır, sadece onları değil, kitaptaki bütün denemeleri çok sevdim, onlarda hep kendimi yakaladım.

Haklısın Yusuf, insan yaşını alınca mâzî kendisi geliyor. Gençken insan biriktirirdik, yahu nasıl yorucu, nasıl lüzûmsuz ve nasıl sizden çok şey çalan bir çabaymış, yaşlanınca önce onları eteğinizden silkeliyorsunuz. Sessizlik güzel şey, az arkadaş ile sükûtu yaşamak ise çok daha keyifli.
Masanızda kimsenin size hikâyesini anlatmaması kadar kıymetli ânlar olamaz, boş verin kendisini bile dinlemeyen lüzûmsuzların hikâyelerini, kaybolan çocukluğunuzu, mahallenizi, tencerenin buğusuyla ısınan hânelerinizi, ezanın vakit hissini, annenizin kokusunu ve sobanın başında uyuyan kedilerinizi arayın. Sadece bu yolculuk hepinizi içinizdeki kıştan kurtaracaktır. Yusuf Çopur’un ‘Kırık Anahtar’ından her gece mutlaka bir deneme okuyun, seksen altı sayfadaki on dört deneme size hayat denilen şeyi yıllar önce yaşadığınızı öğretecektir.
ABBAS BİLGİLİ’NİN KİTABI SADECE HUKUKÇULAR ARASINDA KALMASIN
Abbas Bilgili’nin ‘Dreyfus Davası ve Yassıada Yargılamasıyla Benzerlikleri’ kitabını ilgiyle okudum. Ben hukuk öğrencisiyken Fransız Guyanası’ndaki ve Sovyetler Birliği’ndeki GULAG denilen ceza ve köle emeği kolonilerine epeyce kafa yormuştum. Dreyfus meselesini ise lise yıllarımdan biliyorum. Hukuk diyoruz da, aslında onun yerine her devrin ruhûna göre şekillenen kanunlar var. Kanun hukuk değildir. Dreyfus, sadece Yahudi olmayı şeytanlaştıran bir devrin kurbanıdır, Bu konuda size Robert Harris’in ‘Subay ve Casus’ romanını bilhâssa öneririm. Dreyfus, 14 Nisan 1895 ile 9 Haziran 1899 arasında dört yıl iki ay Şeytan Adası’nda tek başına kaldı, onun ‘Ömrümden Beş Sene’ isimli günlüğünü de mutlaka okuyun. Abbas Bilgili kitabının ilk yüz yirmi yedi sayfasında Dreyfus meselesini harika özetliyor.

Kitabın ‘Dreyfus Olayından Esinlenerek Yazılan Romanlar’ bölümünü çok değerli buldum. Abbas Bilgili, üçüncü bölümü ise ‘Dreyfus Davası ile Yassıada Yargılamasının Karşılaştırılması’na ayırmış. Keşke bu bölümü ayrı ve daha uzun bir kitap yapsaymış. İlk iki bölüm de edebiyatın fener tuttuğu Dreyfus meselesi olabilirdi. Böyle bölüme Rene Belbenot’nun ‘Kansız Giyotin’ ve Henri Charriere’nin ‘Kelebek’ kitapları da eklenmelidir. Bunlar benim okur olarak düşündüklerim. Abbas Bilgili’nin kitabı sadece hukukçular arasında kalmasın, çünkü ceza ve köle emeği kolonileri bütün insanlığın meselesidir. Kendisini tebrik ediyorum, kimsenin elinden bırakamayacağı değerli bir kitap kaleme almış.
