Ağustos yirmi iki dediler ustan ölmüş

Ağustos  yirmi iki dediler ustan ölmüş

“İlklerde her zaman saklı bir hüzün, sonlarda hep acı var galiba. Şimdi bilmiyorum…” demiş Turgut Uyar, Temmuz 1979’da ‘Milliyet Sanat’a verdiği “Yaşamımda İlkler” başlıklı bir röportajda: “…bakalım, ilk ne zaman ölürüm.” Altı yaz sonra, Ağustos 1985’te öleceğini bilmeden.

22 Ağustos Turgut Uyar’ın vefatının kırk birinci yıl dönümü. Cemil Meriç nasıl ki her mayıs Balzac’la yeniden doğuyorsa, ben de her ağustos Turgut Uyar’la bir kez… Benim şairlerimden o. Hem ‘Büyük Saat’i okudum defalarca, baştan sona; hem de tek cildi seksen-doksan sayfa tutan şiir kitaplarını, ayrı ayrı. Hangi seyahate çıksam birisi bavulumda mutlaka: ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’, ‘Tütünler Islak’, ‘Her Pazartesi’, ‘Divan’, ‘Toplandılar’, ‘Kayayı Delen İncir’… Olur olmaz yerde açıp herhangi bir sayfasından okuyorum, dua cüzlerini karıştırır gibi.

“Bir yazarı sevdiğimizi söylerken aslında ne demek isteriz?” diye soruyor Orhan Pamuk: “I) Yazarın kitaplarını severiz… II) Kitapları dışındaki davranışlarını, politik tutumlarını, öfkesini, çevresini, yalnızlığını, hayatını, hayatının çeşitli anlarını, kurallara, alışkanlıklara uymasını ya da uymamasını severiz… III) Yazar ve eserinden aldığımız hazzı mantıkla açıklamadan ifade etmenin kestirme bir yoludur ‘seviyorum’ demek.” Haklıdır. Meselâ Nâzım Hikmet’i birinci seçenek [kitapları] kadar ikinci seçenek [fırtınalı hayatı] için de seviyorum. Kemal Tahir’i, Oğuz Atay’ı da öyle.

Fakat Turgut Uyar’ı sevdiğimi söylerken ne birinci açıklamaya başvurmak geliyor içimden ne ikincisine. Yine de ne demek istiyorum? Şiirinin neyi çekiyor beni? Hayatı dümdüz çizgi Turgut Uyar’ın, heyecansız: Askerî lise… Askerî şubelerde memuriyet… Ve Ankara; SEKA’dan emeklilik… İki evlilik, dört çocuk… Ölçülü bir hayattı onunkisi; bir parça ekmek, bir parça hürriyet. Ve yakın, dar bir dost çevresi. Gazete ve dergiler için yazılar, sekiz şiir kitabı… Elli sekizinde ölüm. Bu kadar.

Geriye kalıyor ilk seçenek öyleyse; yani kitapları… Peki ister istemez bir cemaate aitse, İkinci Yeni şairleri içinde neyi ayırt edici onun, ötekilerden? Cemal Süreya’da ten ve aşk, Sezai Karakoç’ta metafizik ürperti… Edip Cansever daha çok içe dönük, kendine, kendinde kalabalıklaşıyor… Ece Ayhan baştan ayağa sivil. İlhan Berk coğrafyaya açılırken, Ülkü Tamer çocukluğa ve masala…

Ben Turgut Uyar’la sıkılmayı tercih ediyorum. Bunalmayı. Varoluşçu bir bulantının zehri karışıyor damarlarıma onu okurken. Dengem bozuluyor. Kent gide gide büyüyor içimde. Dünyaya sığamıyorum. Sövmek istiyor insan, bütün mümkünlerin kıyısını yoklamak, sayıp dökmek. Gladyatörlerden ve dişlilerden ve büyük şehirlerden gizleyerek yahut döğüşerek geyikli geceyi kurtarmak. Öteyi beriyi omuzlamak. Bana/bize verilen hayatla yaşamak istediğim/yaşamak istediğimiz hayat arasındaki açıklığı işaretliyor Turgut Uyar; olmak istediğimiz yerle, olduğumuz yer arasındaki mesafeyi. O aralığı büyüten yığıntı bolluğu: Neon ışıklar, naylon, apartman, asfalt, otomobil, televizyon ve başkaları… Boşalıveriyor mısralarından. Kutsal kitaplardan yapılma bir ses var onun şiirinde. Taşkın bir ses. Hüzünlü bir ses. Başka bir yaşamı, daha doğal, sade ve daha özgür bir yaşamı müjdeleyen çağıltılı ve alaycı bir ses. O ses sıradan olandan, gündelikten, basit yaşantıdan kopup geliyor belki.

Naci abi çekmiş bu fotoğrafı. Kemal Tahir’le Turgut Uyar karşı karşıya… Uyar’ın oturduğu koltukta ben de oturdum. Aşağı yukarı kırk yıl sonra. Şaşkınbakkal, Alan Sokak’taki apartman yıkılmamıştı o sıralar. Kemal Tahir’in kütüphanesi, çalışma masası, küllüğü, daktilosu, her şey yerli yerindeydi, bıraktığı günkü gibi. Seviyorum bu fotoğrafı: Kemal Tahir’le Turgut Uyar karşı karşıya… ‘Divan’ yayınlandığında [Nisan 1970], Kemal Tahir, Turgut Uyar’ın bu kitabını Osmanlı’ya, tarihe, geleneğe yönelik “geç kalmış dönüşün çok önemli belirtilerinden biri” saymış, hakkında övgü dolu bir yazı bile kaleme almıştı, yalnız ismine aldanarak. Turgut Uyar’ın canı sıkılmış bu abartılı yoruma. Olsun. Kemal Tahir’le Turgut Uyar yan yana ya…

Ayşe Şasa delilik ülkesinin sınırlarında dolaştığı günlerde, her sabah ve her akşam ayakucundaki duvarda yer alan rafları kontrol edermiş; Kemal Tahir, Şeyh-i Eker Muhyiddin ibn Arabi ve İsmet Özel ciltleri hâlâ oradalar mı diye. Turgut Uyar da benim için öyle; daima başucumda görmek istediğim, sık sık dönüp okuduğum. Kemal Tahir’le birlikte…

Ferhan Şensoy’un sazıyla hatırlayalım: “Ağustos yirmi iki, dediler, ‘Ustan Ölmüş’/Çok gülünçsün Azrail/Turgut Uyar ölür mü?”

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN