Postacı kapıyı bir gün hiç çalmayacak: Bir devrin ‘mühürlü’ vedası

Postacı kapıyı bir gün hiç çalmayacak: Bir devrin ‘mühürlü’ vedası

Danimarka’nın 400 yıllık posta geleneğine veda edip kapılarını dijital dünyaya tamamen açmasıyla bir devir kapandı. Ancak Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı o titreyen satırlardan, Nazım Hikmet’in Piraye’sine gönderdiği hasret dolu mühürlere; Nuri Pakdil’in edebi hafızasından Yeşilçam’ın ‘Postacı Adem’ine kadar mektup, bizim için hala soğuk bir veri değil, yaşayan bir ‘can bağı’. Danimarka kapıyı kapatsa da, mürekkebin kâğıda değdiği o mahrem aynada kendimizi aramaya devam ediyoruz...

2026’nın ilk günlerinde rotamızı kuzeye, Danimarka’ya çeviriyoruz ama meselemiz soğuk bir İskandinav haberi değil; aksine kalbimizi ısıtan, biraz da sızlatan o kadim ‘kağıt ve mürekkep’ meselesi... Danimarka, 2025’in son günlerinde 400 yıllık bir geleneğe noktayı koydu. Fiziksel mektup dağıtımı artık resmi olarak bitti. Ülkede o meşhur sarı bisikletli postacılar, posta kutusundan süzülen o eşsiz kağıt hışırtısı artık sadece anılarda yaşayacak. Bu haberle birlikte dijital dünya, son kalemizi de zapt etti desek yeridir.

GILLIAN TAYLOR’IN ‘VEDA’ ENSTALASYONU

Habere en ‘sanatsal’ tepki İngiliz sanatçı Gillian Taylor’dan geldi. Taylor, Danimarkalılara seslenip “Bana son bir mektup gönderin” dedi. Projenin adı: Med Venlig Hilsen... Yani “Saygılarımla”. Sanatçı, bu son mektupları birer sanat nesnesine dönüştürerek ölümsüzleştirecek. Mektup, günlük hayattan emekli olup müze raflarına çıkarken, dokunulabilir olanın sıcaklığı yerini dijitalin soğuk hızına bırakırken Taylor bu kaybın yasını bu çağrıyla tutuyor.

MÜREKKEBİN ALTINDAN DEĞERİ: HAFIZA KAYDI

Alman yazar Goethe, “Mektuplar dünyanın en değerli hazineleridir; çünkü onlar ruhun en içten gelen seslerini sonsuza dek saklar” der. Bugün birçok insan, özellikle gençler mektubu belki sadece nostalji sanıyor ama müzayede dünyası ve edebiyat tarihi öyle demiyor. Geçenlerde ülkemizde Ömer Seyfettin’in 1905 tarihli bir kartpostalı 100 bin liranın üzerinde alıcı buldu. Nuri Pakdil’in üç ciltlik o devasa mektupları olmasaydı, ‘Yedi Güzel Adam’ ikliminin mutfağını, o yerli ve vakur duruşun nasıl inşa edildiğini nasıl bilebilirdik? Pakdil için mektup, “Uzakları yakın eden bir dua” gibiydi. Tıpkı Einstein’ın el yazıları veya Lennon’un aşk mektupları gibi... Çünkü insanlık, ‘birinin elinin değdiği’ o somut izi özlüyor. Kağıda düşen mürekkep, sahibinin ruhunu da hapseden bir zaman kapsülü adeta.

EDEBİYATIMIZIN İZ BIRAKAN MEKTUPLARI

Mektup biterse, sadece iletişim bitmez; edebiyatın o en mahrem damarı da kurur. Franz Kafka, Milena’ya yazdığı o sarsıcı satırlarda “Mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir” der. Bugün kitapçılarda hala o mektup kitaplarına sığınmamız bu yüzdendir; o ‘hayaletlerin’ yani gerçek insan ruhlarının izini sürmek için... Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e “Canım benim, bilir misin ‘canım’ derken neyi kastediyorum?” diye soran o kırılgan sesi, Nazım Hikmet’in Piraye’sine endişe dolu satırları, Sabahattin Ali’nin Aliye’sine yazdığı o babacan mektuplar... Bugün o mektupların yayımlandığı kitaplar olmasaydı, bu dev yazarların devleşen egolarının ardındaki ‘insan’ı asla göremeyecektik. Çünkü mektup bir yazarın en makyajsız hali...

BEYAZPERDE’DEKİ POSTACILAR

Sinema da bu vedaya sessiz kalmazdı. 1994 yapını ‘Postacı’ filminde şiir taşıyan postacıdan, Keanu Reevers ve Sandra Bullock’un rol aldığı 2006 yapımı ‘Göl Eve’nin o büyülü posta kutusuna kadar mektup, sinemanın da en güçlü dramatik unsuru oldu. Ama bizim için asıl kült figür, Kemal Sunal’ın o gülen yüzüyle mahalle mahalle dolaştığı ‘Postacı Adem’dir. Ya da Vizontele’de mektup bekleyen o Anadolu insanının umududur... Bizde mektup; bazen bir baba vasiyeti (Babam ve Oğlum), bazen de bir ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ bekleyişi...

TUVALDEKİ MEKTUPLAR

Mektup sadece kâğıt üzerinde, edebiyatta, sinemada da değil, tuvalde de ölümsüzleşti. Resim sanatı, mektubu ve o gizemli taşıyıcısını ‘insan ruhunun habercisi’ olarak gördü. Vincent van Gogh, Arles’da yaşadığı yalnızlık günlerinde posta memuru Joseph Roulin ile derin bir dostluk kurmuştu. Van Gogh’un fırçasıyla o meşhur ‘Postacı’ portrelerini yaparken, bir devlet memurundan ziyade, bir aziz gibi vakur ve bilge bir figürü çizdi. Hollandalı usta Johannes Vermeer, mektubu bir ‘ışık ve gizem’ unsuru olarak kullandı. Bizim resmimizde de mektup, günlük hayatın ve o meşhur “oryantalist” ilginin odağındaydı. Okuyan, yazan ve mektup bekleyen figürler, Doğu’nun o ağır akan zamanını mühürledi.

Özetle, Danimarka’daki bu veda, bize bir gerçeği fısıldıyor: Bugün e-posta kutunuz binlerce mesajla dolup taşabilir ama hangi dijital veri, sararmış bir kağıdın üzerindeki mürekkep lekesi kadar ‘gerçek’ olabilir? Bu yüzden belki bugün sevdiğimiz birine hiç beklenmedik bir anda bir mektup yazmalı. Çünkü postacı yarın bizim kapımızı da çalmayabilir...

DANİMARKA VEDADA, TÜRKİYE ‘DEVAM’DA

Peki ya biz ne durumdayız? Şaşıracaksınız ama bizde manzara kuzeyden çok farklı. PTT verilerine göre, 2024 yılında Türkiye’de taşınan haberleşme gönderisi sayısı tam 269,4 milyona ulaştı. 2025’in sadece ilk 9 ayında PTT tam 93,7 milyon mektubu alıcısına ulaştırmış durumda. Özellikle ‘online mektup’ servisleri sayesinde, dijitalde yazılan satırlar kağıda dökülüp cezaevlerine ya da askeri birliklere ulaşıyor. Yani bizde mektup, hıza yenilmek yerine teknolojiyle barışarak ‘can bağı’ olmaya devam ediyor.

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN MEKTUPLAR

Mektup sadece kişisel bir hasret giderme aracı değil, kimi zaman tarihin en keskin silahı, kimi zaman da çarpıtılan gerçeklerin sığındığı son kale. İşte, resmi tarih kitaplarının unutturmaya çalıştığını, bazen tek bir zarfın içinden gün yüzüne çıkaran bazı mektuplar:

ZOLA’NIN ‘İNTİHAR EDİYORUM’U: Fransız yazar Emile Zola’nın 1898’de yazdığı o meşhur açık mektup, haksız yere casuslukla suçlanan Yüzbaşı Dreyfus’un masumiyetini kanıtlarken; modern anlamda “aydın” kavramını da literatüre soktu.

KELİMELİK KADER: İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un 1917’de yazdığı kısa bir mektubun, Orta Doğu’nun kaderini bir asır boyunca kan ve gözyaşıyla mühürleyeceğini kim tahmin edebilirdi?

FUZULİ’NİN ‘ŞİKAYETNÂME’Sİ: Türk edebiyatının bu en meşhur mektubu, “Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar” cümlesiyle, 16. yüzyıl Osmanlı bürokrasisindeki yozlaşmayı yüzyıllar sonrasına bir ibret vesikası olarak taşıdı.

JOHNSON MEKTUBU: 1964’te ABD Başkanı Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye yazdığı kaba ve tehditkâr mektup, Türkiye’nin dış politika rotasını ve halkın Batı’ya bakışını kökten değiştiren o tarihi kırılma anıydı.

ADNAN MENDERES’İN SATIRLARI

Yassıada yargılamaları sırasında iddia makamının çizdiği “suçlu” profilinin ardındaki insani gerçekler ve vakur duruş, yıllar sonra yayımlanan aile mektuplarıyla temize çıktı. Menderes’in eşi Berin Hanım’a yazdığı o hüzünlü mektuplar, resmi tarihin çarpıtmalarına karşı kağıttan bir kalkan oldu.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN