HAN VEZİROĞLU
On yıldır tiyatroya gitmiyordum. Bu uzaklık ilgisizlikten değil, hayal kırıklığından doğdu. Sahneye çıkan metinlerin çoğu, düşünceyi tahrik etmeyen, insanı içinden yakalamayan, kolay tüketilen anlatılardı. Oysa tiyatro benim için bir temaşa değil; varoluşla yüzleşme alanıydı. İnsanın kendi zamanını, kendi zaafını ve kendi ihtirasını seyir üzerinden tarttığı bir vicdan mekânı.
Bu kez o eşiği geçmemin sebebi, filmleri ile benim gibi milyonlarca insanı kendisine hayran bırakmış, ülkemiz adına birçok büyük arenada ödüller toplamış bir yönetmen: Kıymetli dostum, ağabeyim İsmail Güneş ve tarihi-fikri arkaplanı oldukça güçlü eserleri, hürriyet kavramı ve İslam düşüncesi ekseninde gelişen siyasi–toplumsal meseleleri ele alması ile tanınan, son dönem Türk edebiyatının önemli temsilcilerinden, oyunun uyarlandığı Ahrar romanının yazarı Rafet Elçi.
HİKAYE ANKARA SAVAŞI SONRASI YILDIRIM BEYAZİD’İN ESİR ALINMASIYLA BAŞLIYOR
Güneş’in sinema dili, dış olayların gürültüsünden çok iç dünyanın sessizliğine yaslanır. Onun anlatılarında çatışma, bağırarak değil derinleşerek kurulur. Karakterler siyah-beyaz ahlaki kalıplara sıkışmaz; çelişkileriyle, kırılganlıklarıyla, tereddütleriyle var olurlar. ‘Timur ve Yıldırım’da da hissedilen tam olarak bu: Tarihsel bir olayı anlatmaktan ziyade, iktidarın ruh hâlini çözümleme çabası.
Ankara Savaşı sonrası Yıldırım Bayezid’in esareti… Fakat oyun, kronolojik bir tarih anlatısı değil. Asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Güç nedir? Galibiyet mi, yoksa yenilgi karşısındaki duruş mu?. Bayezid rolündeki Akın Berk Sağıroğlu, mağlubiyetin içinde saklı bir asaleti taşıyor. Onun sessizlikleri, sözlerinden daha etkili. Özellikle zehirli kadeh sahnesinde kişisel intikamı değil tarihsel sorumluluğu seçmesi, trajediyi bir ahlaki zirveye taşıyor.
TİMUR ASLINDA İHTİRASI VE HİKMETİ ARASINDAN SIKIŞMIŞ BİR HÜKÜMDAR
Ne var ki, Timur karakteri, zafer sarhoşu bir komutandan çok, ihtirası ile hikmeti arasında sıkışmış yaşlanmış bir hükümdar olarak okunmalıydı. Bayezid karşısında denk bir varoluş gerilimi kurulamaması, oyunun en zayıf halkası. Devlet Tiyatroları’nın iki irade arasındaki felsefi harbin, eşit ağırlıkta iki bilinç gerektireceği gerçeğini göz ardı ederek Akın Berk Sağıroğlu’nun karşısına sergilediği oyunculukla oyunun derinliğine gölge düşüren bir oyuncuyu görevlendirmesi, en basit deyimle dramaturjik bir körlük ve kurumsal bir liyakat zaafıdır. Yine de reji, bu eksikliği bütünüyle yutmasa da dengede tutmaya çalışıyor. ‘Timur ve Yıldırım’ kusursuz değil ama büyük bir soruya cesaretle yaklaşıyor. Tiyatro bazen eğlendirir, bazen sarsar. Bu oyunda İsmail Güneş, sarsmayı seçiyor. Ve uzun zaman sonra, sahneden çıkarken zihnimde şu düşünce kaldı: “Galip olmak mı daha ağırdır, yoksa mağlup kalıp onurlu kalmak mı?” Tiyatro, işte tam bu soruyu sorduğu an anlam kazanır.
GEÇMİŞTEN BUGÜNE ORTAK AKIL EKSİKLİĞİ VE GÜÇ TAKINTISI ATLANMIYOR
İsmail Güneş’in yönetmenliğinde sahne, hamasi bir tarih dekoruna dönüşmüyor. Aksine, mekân giderek soyutlaşıyor; iktidarın çıplaklığı ortaya çıkıyor. Işık kullanımı, geniş alanlar yerine daralan bir bilinç atmosferi kuruyor. Oyun boyunca hissedilen en temel düşünce şu: İktidar, insanı büyütmez; açığa çıkarır. Bayezid esaretteyken büyür, Timur zaferdeyken küçülür gibi görünür. İkisi de bir medeniyet fikrini temsil ettiğini düşünür fakat ortak bir ufukta buluşamazlar. Oyun, bu buluşamamanın trajedisini sahneye taşır. Benim için bu temsil, on yıllık bir suskunluğun ardından tiyatro ile yeniden konuşmak anlamına geldi. Çünkü sahnede yalnızca 15. yüzyıl yoktu; bugünün bölünmüşlüğü, ortak akıl eksikliği ve güç takıntısı da vardı.
