Yıllar önce Japon yazar Haruki Murakami’nin ‘Bir Kediyi Terk Etmek’ adlı kitabını heyecanla okumuştum. Murakami bu otobiyografik anlatısında, henüz bir çocukken babasıyla birlikte, ortada hiçbir sebep yokken evdeki kediyi alıp bir nehrin kenarına bırakışlarını anlatır. Tuhaf olan şudur ki, onlar eve döndüklerinde kedi çoktan onlardan önce eve dönmüş ve köşesine kurulmuştur. Hayat devam eder; Murakami yetişkinliği boyunca babasıyla mesafeli, soğuk bir ilişki sürdürür. Ancak 70 yaşına geldiğinde, önce öykü, sonra kitap olarak yayımladığı bu kısa ama etkileyici anıyı hatırlar. Yetişkinlik hayatı boyunca uzağında durduğu babasını anlamak, hem kendi ailesinin hem de ülkesinin savaşla şekillenen geçmişine bakmak için bu kedi anısını güçlü bir metafor olarak kullanır.
Kitabı bitirdiğimde düşündüğüm tek şey; ister yazar, ister çizer, ister sıradan bir insan olsun, dünyayı anlamak için yeryüzünde düşe kalka yürüyen herkesin bir gün çocukluğuna, o ilk kırılma anına mutlaka döndüğüydü. En güzel hikayeler hep bir düş kırıklığıyla başlar ve insan, aslında hiç büyümeyen o çocuktur.
Şair İbrahim Tenekeci’nin, daha önce ‘Görmeden Ölmek’ kitabının sonunda ‘Berhayat’ adıyla yayımladığı, geçen yılın sonunda ise birkaç dokunuşla müstakil bir şiir kitabı olarak biz okurlarına sunduğu ‘Kaldım Bir Ömür’ü okurken aklımdan geçenler hep bunlardı. Murakami’nin bir kedi anısı üzerinden kendi hayatına ve geçmişine yaptığı o büyük yolculuk gibi, Tenekeci de bu uzun ve nefesten nefese yazılmış şiirinde, henüz dört yaşındayken ölen kardeşi İsmail’in minik gölgesi üzerinden bakıyor dünyaya.
ÜÇ GÜNLÜK DÜNYAYA DÜŞEN ‘ÜÇ HEVES’
Tenekeci’nin şiir evreninde en sevdiği, en çok yaslandığı kelimelerden birinin ‘heves’ olduğunu bilirim. Şair, bu uzun nehir-şiirinde de bu kelimeyi üç kez geçiriyor kayıtlara. İlki, kardeşinin hastalığını anlattığı ‘Düşmemiş fakat düşecek yaprak’ girizgahında, “Güneşten erken - hayret ve heves” dizesinde. İkincisi, bu dünyada yaşamak hevesi kursağında kalan kardeşi İsmail için: “Gidersin buradan kalır hevesin”. Şiiri her okuyuşumda bu kelimeye rastladığımda, içimi tanıdık bir ahbapla karşılaşmışım gibi bir sıcaklık kaplıyor.
Kendi adıma son zamanlarda ‘Kaldım Bir Ömür’den hemen her sabah bir iki dize okumayı adet edindim. Son yıllarda hep elimin altında, masamın üzerinde tuttuğum Sezai Karakoç ya da İsmet Özel mısraları gibi, Tenekeci’nin şiirleri de beni güne hazırlayan, zihnimi uyandıran birer güç. Her sabah bir doz aldığım şifa niyetine vitaminler gibiler benim için bu şairler. Fakat bu şiirin sayfalarında göz gezdirirken —evet, ‘göz gezdiriyorum’ çünkü Tenekeci de bütün dozu bir anda bünyeye yüklenemeyeceğiniz, okurken durup nefes almanız gereken şairlerden— İsmail’in erken ölümü her defasında yüreğimi burkuyor. O an, çocukluğumun geçtiği köyümün mezarlığında yedi sekiz yaşlarındayken keşfettiğim o küçücük mezar taşı geliyor aklıma. Üzerindeki iki satırlık şiiri her okuduğumda çocuk kalbimi dağlayan o küçücük mezar, bir anda Tenekeci’nin kardeşi İsmail’e dönüşüyor: “Ben bir kuş idim uçtum yuvamdan, ecel beni ayırdı anamdan babamdan.”
“Susmuşlar susmuşlar, durmadan seni / Üzüldüğümüz bir şey hatırladıkça” diyor Tenekeci de şiirinde. Küçücük mezar taşları hiç konuşulabilir mi? Kursakta kalan nice hevesin gizlendiği bir insan hikayesi öyle kolay kolay anlatılabilir mi? Şairin yazılarında da sıkça vurguladığı o meşhur ifadesiyle; “Bu böyledir”. Evet, “Derdini kırlara açan çiçekler” hep böyledir.
İnsan Tenekeci’nin sahip olduğu bu kardeşe, İsmail’ine hep heves ediyor bu şiiri okurken. Ne güzel, ne saf bir İsmail’dir o: “Ne güzel olurdun bakardın bana / Bağlılık gibiydin, sessiz ve derin.”
TABİİ BU ADI HER TAŞIYAN HEVESLENMESİN...
Tabii İsmail demişken, her İsmail’in hikayesi bir değil elbet; bütün İsmailler Tenekeci’nin İsmail’ine heveslenmesin. Çünkü her biri şairin İsmail’i gibi masum kalmıyor bu dünyada. “Güzel başlayıp öyle bitmeyen”ler kimi. Kimi işte hayatın çarkları arasında başka türlü bir İsmail’e dönüşüyor. Zaten şair de hüsranla biten dostlukları, kırılan kalpleri hatırlatıyor bize “Kardeşim diyenden kalbini sakın” dizesinde. Öyle ya, dünya böyle İsmail’lerle de dolu. Tenekeci’nin İsmail’i ise ne şanslı; o hep cennetlik, o “hep dört yaşında”. Dokunmuyor kimseye ‘dünyada dürüst kalışı’...
Herkesin bir İsmail’i olduğu gibi, herkesin bir İbrahim’i de vardır hayatta; fedakarlığıyla, omzuyla, yol gösterişiyle... Bu arada benim İbrahim’im son yıllarda İbrahim Tenekeci’dir. Bilenler bilir, ne zaman dünyayı ve insanı anlamak için çabalasam, o kalbimi okur, bir yazı, bir şiir yazar beni ‘garip olduğum’ o düzlükten çıkarır. Şair, yıllar önce bir şiirinde “Sevincin aklına gelmeyen adın” demişti; ‘karlı bir gece vakti bir dostu uyandırır’ gibi kalbimi titretmişti. ‘Kaldım Bir Ömür’de ise bu kez, “Sevincin yüzüne konan gözlerin” diyor. Ya biri körse? Hayatın içinde yalnız iyi şeyleri görmeyi tercih edip sevinmeyi seçiyorsa? Sonuçta: “İçinde sakini kalmamış lahit / gibi bomboştur dünya dediğin.”
Sahi İbrahim Ağabey, o sarsılmaz, o her şeyi kavrayan şair kürsüsünden “Bizlere bakarken nedir gördüğün?”
İşte bu incecik ama yükü ağır kitaptan; bugünün darmadağın dünyasında ruhumu önüne katıp götüren, her şeyin ötesinde sadece benimle kalan ve bende o en derin tortuyu bırakan mısralar:
“Bizler burada kalmış da kalmış / Geçimsiz günlerden geçiyoruz çok / Sıkılgan harfler, kederli ekmek / Bir kuru hevestir, anlatmak ve kış.”
Az kalsın unutuyordum; tam şuradaki, o son dizedeki üçüncü ‘heves’... Müsaadenizle, bu dünyada kalbini şiirle eyleyen bir okur olarak, o da benim payım olsun mu?
