Eylül düşünceleri

Ahmet Hamdi Tanpınar, bir şiirine “Ne güzel geçti bütün yaz” mısrasıyla başlar. Ben de bu yazıya, bu güzel mısrada ifade edilen duygularla başlamak isterdim. Ne var ki geçirdiğimiz yazın özellikle son iki ayında yaşadıklarımızı “Ne kötü geçti bütün yaz” sözüyle bile tarif etmek mümkün değil. “Kâbus gibi geçti” dersem, meramımı azçok ifade etmiş olurum. En sevdiğim mevsime bu kâbusun üzerimizden atamadığımız -ve galiba uzun süre atamayacağımız- ürpertileriyle girdik.

***

Kötü yaşanmış yazların ardından gelen sonbaharlarda hüzün daha derinden hissediliyor. Sonbaharın eski sözlüğümüzdeki adı “hazan”dı ve hazan, hüzün mevsimiydi. Aslında birçok şair, sonbaharın tabiata en az bahar kadar yakıştığını fark etmişlerdir. Bazı şehirlere, mesela İstanbul’a en yakışan mevsimin sonbahar olduğu söylenebilir. Recaizâde Mahmud Ekrem Bey bu düşüncededir, fakat o da sonbaharın hüzün mevsimi olduğu yolundaki yaygın inanca katılır ve bir şiirinde tabiatın eylül girince hüzne boğulduğunu söyler.

Ekrem Bey’in hassasiyeti, onu üstad bilen Servet-i Fünuncu şair ve yazarlara aynen geçmiş, böylece divan şairlerinin gözde mevsimi olan baharın yerini Servet-i Fünun’da sonbahar almıştı. Sadece bir hüzün, hastalık, ze val, çürüme ve ümitsizlik mevsimi olarak algılanan sonbahar, mesela Tevfik Fikret’in “Âveng-i Şühûr” adlı şiirinde veremli genç bir kızın ölürken yüzünde dolaşan hüzünlü gülüşe benzetilir. Şair bu ağlatan benzerliği ve sonba harı çok sevmektedir. Cenab Şahabeddin de “veremli kız me lâli”nden kurtulamaz; Ahmet Hâşim’in “Türkçede ilk hakiki tabiat şiiri, ilk sonbahar şiiri” olarak gördüğü “Temâşâ-yı Hazan”da sonbahar rüzgârının veremli bir kız gibi uzun uzun öksür düğünü, tabiatın âdeta baştanbaşa büyük bir çocuk hastahanesine döndüğünü söyler.

Sonbaharda sadece ölümün rengini, yani sarıyı algılayan Servet-i Fünuncu şairlerin duyarlığı, bu edebiyatın ne sir cephesindeki önemli isimlerinden olan Mehmed Rauf’un Eylül’ünde romanlaşacaktır.

***

İstanbul’da sonbaharı hem inkıraz hüznüyle, hem de bütün güzelliğiyle en iyi hisseden şair Ahmet Hâşim’dir. Suyun yakuta döndüğü “Sonbahar” şiiri, her köşesinden yeşilliklerin köpürdüğü eski İstanbul’un dar sokaklarındaki sonbahar manzaralarını düşündürür. Haşim’in ikisi “Sonbahar”, biri “Hazan” adını taşıyan üç sonbahar şiiri vardır; ancak “Merdiven” şiirinde de, eminim, bir İstanbul sonbaharının güneş rengi yapraklarla bezenmiş ünlü merdivenlerinden birindeki hâtırası yaşamaktadır.

***

İstanbul’a has sonbaharı iyi hisseden şairlerden biri de Yahya Kemal’di. Gerçi onun sonbaharı da hüzünle yüklüdür; fakat “Sonbahar” şiirinde Fikret’in veya Cenab Şahabeddin’inki gibi marazî de ğil, bilgece bir hüzün hissedilir. Bu güzel şiirde, deniz ve dağın dağdağayla uğuldadığı, günlerin hazinleşip gecelerin uhrevîleştiği teşrinlerde (ekim ve kasım aylarında) iliklere işleyen bir hüzün anlatılmaktadır: “Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere / Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.”

Akşam Musikisi” şiirinde ise “Tenha yolun ortasında rüzgâr / Teşrin yapraklarıyla oynar” mısralarıyla nefis bir sonbahar manzarası çizen Yahya Kemal, “Mevsimler” şiirinde biten yazla birlikte, sonbaharın tellerinden derin bir keder musikisi başladığını söyler. “Düşünce” şiirinde ise “Bitsin hayırlısıyle bu beyhûde sonbahar!” diyerek uzun süren ihtiyarlığın yarattığı bıkkınlıktan söz ederse de, “Eylül Sonu”nda kanaatini değiştirir ve İstanbul’un bir semtini bile yeterince tadıp yaşayabilmek için bir ömrün yetmeyeceğini söyler. Eski tarzda yazdığı, sonbaharda yaprakların dökülüşünü çok iyi duyuran rindâne “Hazan Gazeli”nde ise, yirminci yüzyıldan XVI. yüzyıla, şair Bâkî’ye selâm gönderir; çünkü sonbaharı hissedişleri birbirine çok benzer.

***

Yahya Kemal’in düşünüş biçimini ve estetiğini daha farklı bir düzlemde devam ettiren Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir kitabına almadığı ilk “Sonbahar” şiirinde, sade bir Türkçeyle ve hece vezniyle yazmış olmasına rağmen Servet-i Fünuncu şairlerin “veremli hasta” imajını kullanmıştır. Daha Hâşimane ve daha plastik bir şiir olan ikinci “Sonbahar” şiirinde ise Servet-i Fünun sarısı ile Hâşim’in “güneş rengi”ni durgun havuzda birleştirmişti.

Durgun havuzları işlesin, bırak

Yaprakların güneş ve ölüm rengi

Sen kalbini dinle, ufuklara bak

Sonbaharla ilgili asıl düşüncelerini “Sonbahar Türküsü” adlı nefis yazısında anlatan Tanpınar için, güneşin hafifçe akik rengine döndüğü ve gökyüzünün ıslak bir göz gibi insana baktığı bu mevsim, İstanbul’un asıl mevsimidir. Zaman denilen sihirbaz, güneşi, suyu, rüzgârı ve ağaçların hüznünü birbirine ayarlayınca, şehir, sanki kendini eşyaya bakınca sadece ruhunun hüzünlü akislerini gören bir ressamın mahir ellerine bırakır. Bütün hünerlerini kullanarak kızarttığı yapraklara küçük bir şafak manzarası veren bu ressam, “saatleri billûr bir yuvarlakta seyredilen kavsikuzahlı (gökkuşağı) akisler gibi renk ve büyü ile doldurur, eşyanın çizgilerine mahzun ve şuurlu bir tebessüm sindirir, kâinatımıza bütün bir sanat duygusu, bir şair içliliği katar.”

***

Geçen yazların ardından “Ne güzel geçti bütün yaz” diyebileceğimiz ve sonbaharları Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Tanpınar gibi bütün güzellikleriyle hissedip yaşayabileceğimiz zamanların çok uzak olmadığından eminim.

YORUMLAR (2)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.