Yahya Kemal’e göre Türklüğün timsali: Yavuz

Bu köşedeki ilk yazılarımdan birini Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde son tabliyenin yerleştirilmesi vesilesiyle yazmış, böyle büyük projeleri kısa sürede hayata geçirebilecek güce ulaştığımız için gurur duyduğumu ifade etmiştim. Bu yazıda da bu köprüye ismi verilen Yavuz Sultan Selim’den söz etmek istiyorum.

Yavuz’un Doğu seferi sırasında yaşananlar tartışmalı olsa da, Alevi kardeşlerimizin hassasiyetleri dolayısıyla Asya’yı Avrupa’ya bağlayan üçüncü köprüye başka bir isim verilebilirdi. Doğrusu benim kalbimden geçen Evliya Çelebi’nin ismiydi. Ama artık karar verilmiştir ve anladığım kadarıyla bu karardan dönüş söz konusu değildir.

Yavuz dönemi, tarihimizde son derece önemli bir dönüm noktasıdır; asıl amacı İslâm dünyasını birleştirmek olan ve bunun için ciddi adımlar atan Yavuz’un sekiz yıl süren kısa saltanatında başardığı iş gerçekten büyüktür. Bu sebeple onun hayatının ve zaferlerinin anlatıldığı Türkçe, Arapça ve Farsça çok sayıda Selimnâme yazılmıştır. Tanzimat’tan sonra Namık Kemal’in Evrâk-ı Perîşan adlı eserindeki Yavuz biyografisi bu geleneğin bir devamı sayılabilir. Gelenek, Cumhuriyet döneminde de Yahya Kemal’in terkib-i bend tarzında yazdığı Selimnâme’yle devam eder.

***

Yahya Kemal’in Selimnâme’si “Başlayış 1514”, “Sefer 1514”, “Çaldıran 1514”, “Toplayış 1515”, “Mercidabık 1516”, “Ridaniye 1517”, “Rıhlet 1520” başlıklarını taşıyan yedi bentten oluşuyordu. İlk bent, ilk defa 1949 yılı başlarında Şadırvan dergisinde şöyle bir not düşülerek yayımlandı: “Büyük şairin Yavuz’un bir seferi için o devir üslûbunu kullanarak yazmakta olduğu büyük şiirden bir parçayı ele geçirdik. Yazılarını bekleyen okuyucularımıza sunuyoruz.” Eserin tamamı yedi yıl kadar sonra (1956 yılında) Hürriyet gazetesinde yayımlandı ve şairin Eski Şiirin Rüzgârıyla adlı eserinde yer aldı.

Terkib-i bend formuna da yepyeni bir soluk getiren Selimnâme, Yahya Kemal’in eski tarzda yazdığı şiirlerin en kusursuzlarından biridir. Ahmet Hamdi Tanpınar, özellikle ilk iki bendi eşsiz bulurdu. Nihad Sami Banarlı ise Selimnâme’nin, “İleri bir Batı şiiri kültürüyle ve klasik Türk şiirinden süzülmüş zengin dil ve sanat değerleriyle taşacak kadar dolu bir şair olan Yahya Kemal, eğer zamanımızda değil de, böyle müstesna bir şiir malzemesiyle Çaldıran asırlarında yaşasaydı, bu azim Türk zaferini nasıl terennüm ederdi?” sorusuna mükemmel bir cevap teşkil ettiği düşüncesindedir.

Yahya Kemal’in bazı dostları, mesela İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa İnan, çok sevdikleri Selimnâme’yi başından sonuna kadar ezbere okuyabiliyorlardı.

***

Yahya Kemal bir Yavuz hayranıydı. Onun Topkapı Sarayı haremindeki odasını İstanbul’un en ruhlu mekânlarından biri olarak tasvir ve bu sade odadan hareketle “cihan padişahı”nın karakterini tahlil ettiği “İki Fıkra” başlıklı yazısındaki şu cümleleri dikkat çekicidir:

“Bu oda bir inziva yeriydi, penceresi küçük bir bahçeye bakıyordu. Bir basamak yüksekliğinde bir sofası vardı. İki küçük kapısı diğer dairelere yol veriyordu. Selim burada oturuyormuş. Evet belliydi, onun odası. Şarkın güneşli ufuklarını her taraftan sarmış olan Selim burada dinleniyordu; bir yastığa biraz dayanır, yorgunluğunu alır, gözlerini kapar, uyuklar gibi, o ruhanî seferber, burada otururmuş. Burada iken zannettim ki Selim’in hayaleti bu sofada yine öyle oturuyor ve dışarıda kapıda zenci bir seyisin yanında beyaz bir at bekliyor!”

Yahya Kemal’e göre, Namık Kemal, Evrâk-ı Perîşan’da onun Türklüğü temsil ettiğini bir evliya sezişiyle sezmişti. II. Philippe nasıl İspanyolluğu, I. François nasıl Fransızlığı, Frederick Barberossa nasıl Cermenliği, Korkunç İvan nasıl Rusluğu diğer krallardan daha fazla temsil ediyorlarsa, Selim de Türklüğü öyle temsil ediyordu. Ücra mahallelerin kahvelerinde duvarlara asılan Yavuz Sultan Selim portresi, “destârı, altın küpesi, uzun bıyıkları ve demir çenesiyle bu mânâyı hâizdi.”

***

Yahya Kemal, aynı yazıda, bir “millî timsal” olarak gözlerimizi kamaştıran Selim’i Harem’deki günlük yaşayışı içinde sade bir insan olarak da anlamaya çalışmak gerektiğini söyler ve Tacü’t-Tevârih yazarı Hoca Saadeddin Efendi’den onunla ilgili iki anekdot nakleder. Hoca Saadeddin, Selim’in nedimi olan Hasan Can’ın oğludur ve babasından onun hakkında çok şey dinlemiştir. Yahya Kemal şöyle devam ediyor:

“Hoca’nın fıkralarından anlaşılıyor ki, Selim bizim bildiğimizden başkadır. Yavuz lâkabına çok aşırı mânâ veren tarih müfessirlerinin çizdikleri cellâdâne tasvire hiç benzemez. Selim hususi hayatında çok iyi, çok halim, çok müsamahakârdır. Doğrudan doğruya devletin bünyesine taallûk etmeyen hatalara kızmaz ve gülümser.”

***

Aynı zamanda kudretli bir şair olan Yavuz, Farsça bir gazelinin matla beytinde şöyle diyordu: “Bu seferler, bu at koşturmalar beyhude değil! Biz gönülleri toplu bulundurmak için böyle perişan oluyoruz.”

Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün de gönülleri bir araya getirmesini, bir barış köprüsü olmasını diliyorum. Hayırlı olsun.

NOT. Yavuz hakkında son araştırmalara dayanan en doğru bilgiler, Prof. Dr. Feridun Emecen’in Yavuz Sultan Selim adlı kitabındadır. Bu önemli kitabın genişletilmiş ve güncellenmiş yeni baskısı Kapı Yayınları arasında çıktı. Meraklı okuyucularıma tavsiye ederim.

16-08/28/28kr2besir2.jpgYahya Kemal’in ücra mahallelerin kahvelerinde duvarlara asıldığından söz ettiği, “destârı, altın küpesi, uzun bıyıkları ve demir çenesiyle” Yavuz’un karakterini yansıttığını iddia ettiği portre, bu meşhur portre olsa gerektir. Ancak ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmeyen bu portrede Yavuz’un tasvir edilip edilmediği tartışmalıdır. Portrede görülen küpe, Yavuz’un hiçbir minyatüründe yoktur. Kutbeddin Haydar’ın müritleri kulaklarına küpe (mengüş) takarlardı ve Şah İsmail, Kutbeddin Haydar’ın müridiydi. Süsten, gösterişten hoşlanmayan Yavuz’un boynundaki inci gerdanlık ve başındaki taç da şüphe uyandırıyor. Sarık da hiçbir Osmanlı padişahında görmediğimiz türden bir sarıktır. Rahmetli Nezih Uzel, yıllar önce Antika dergisinde bu meseleyi gündeme getirmiş ve söz konusu portrenin Şah İsmail portresi olduğunu iddia etmişti.

16-08/28/28kr2besir1.jpgAsya’yı Avrupa’ya bağlayan ilk köprü, M.Ö. 499-449 yılları arasında cereyan eden Pers-Yunan savaşları sırasında Pers Kralı Dârâ (I. Darius) tarafından gemiler iki yaka arasında birleştirilmek suretiyle kurulmuş ve Pers ordusu bu geçici köprüden geçmişti. Yukarıda, bu geçişi tasvir eden bir kabartma görülüyor. Dârâ’nın oğlu Serhas da aynı şekilde Çanakkale Boğazı’nda bir köprü kurdu. Serhas, ilk denemede başarısız olunduğu için denizi döverek cezalandırmıştı.

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.