Back To Top
Boş torbayla at tutmaya çalışmak

Boş torbayla at tutmaya çalışmak

 - Son Güncelleme: 02.06.2019 Pazar 10:05
- A +

Kaynak yetersizliği ve kaynakların sebep olduğu diğer sorunlarla uğraşırken tarihçiler de galiba okçu süvari gibiler, hızla yaklaşıp atacaklarını attıktan sonra aynı hızla geriye çekiliyor, hücumlarının etkisini ölçmeye çalışıyor, fırsatını bulduklarında “cephanelerini” tazelemiş olarak yeniden sahaya dönüyorlar. Tarihçinin cephanesi de şöyle: Ya yeni kaynaklar, belgeler ortaya çıkmıştır, ya başka biri taze bir okuma yapmış ve yeni bir yorum getirmiştir veya bunların hiçbiri olmaksızın tarihçinin aklına yeni bir şey gelmiştir… Konuya dönmek ve tekrar tekrar dönmek, geçmişi mümkün olduğu kadar anlamak ve anlamlandırmak işinde en çok kullanılan “taktik”lerdendir ve olağandır.

19-06/01/ekran-resmi-2019-06-01-212947.png

     Osmanlı kuruluşunu çok daha geniş olan göçebe dünyasının dinamikleriyle bağlantılı olarak ele alan ve o dinamiklerin yerleşik ve tarıma dayalı bir dünyada yetersiz kalmasıyla ne gibi değişiklikler olduğu sorusuyla ilgilenen Osmanlı tarihçisi Rudi Paul Lindner de Bizans merkezî ordusuyla olan en erken iki Osmanlı savaşını incelerken böyle yapmıştır. Bapheus ve Pelekanon savaşları hakkında 1985 yılında bir sunum yapan Lindner’in zihni konuyla meşgul olmaya devam etmiş olmalı ki olgunlaştırdığı görüşlerini 2007’de bir makaleyle bir kez daha tarihçiler ve diğerleriyle paylaşmak gereğini duymuştur.

     Lindner’e göre 1302 Bapheus göçebe usulü taktiklerin başarılı olduğu bir savaş, 1329 Pelekanon ise bu taktiklerin sınırlarının ortaya çıktığı bir savaştır. O, Bapheus’un kazanılmasını Osman’ın ordusunun sayıca üstünlüğüne bağlıyor. Aynı şekilde, Pelekanon’da göçebe taktik planının çökmesini Osmanlı tarafının insan ve daha önemlisi at sayılarında önemli bir üstünlüğünün olmadığına yoruyor. Tarihçiler, genelde, Bapheus’taki Bizans ordusunu 2.000, Osmanlı ordusunu ise süvari olarak 5.000 kişi kabul ederler. Lindner de Pelekanon’daki Bizans ordusunu yine 2.000 civarında kabul ediyor, Osmanlı ordusunun ise yarısı süvari olmak üzere 2- 3.000 arasında olduğunu tahmin ediyor ve Bizans ordusundan sayıca önemli bir üstünlüğünün olmadığını düşünüyor.

     Ortaçağ savaşlarındaki ordu mevcutlarıyla ilgili bütün tahminlerin çok yaklaşık olduğunu vurgulamaya pek gerek duymaksızın ve bu konuda ayrıntılı bir tartışmaya girmeksizin belirteyim ki Lindner’in yaklaşımında bu açıdan da sorun görüyorum. Lindner’in göçebe usulü savaşın başarılı olabilmesi için süvari başına 5 at düşmesi gerektiği yolundaki kabulünü ve Bapheus’ta da göçebe taktik planının başarılı olduğu görüşünü dikkate alırsak, Osman’ın 5.000 süvarisi için 25.000 at gerektiği ortaya çıkar. Orhan Bey’in, bir çeyrek asır sonra neden beyliğin ilk yıllarında olduğundan daha küçük bir ordu çıkardığı sorusunu da öteleyelim, nasıl oluyordu da birbirinden bir taş atımı mesafede olan ve aynı Mesothenia (Kocaeli) bölgesinde bulunan Bapheus’da ve Pelekanon’da çok sayıda atı savaş alanında bulundurabilmenin güçlükleri birbirinden bu kadar farklı olabiliyordu? Bahusus, Bapheus’ta Osmanlı ordusundaki at sayısı Pelekanon’a göre üç kat daha fazla iken? Lindner, Pelekanon’daki göçebe taktiklerinin başarısızlığını açıklarken, “Osmanlı göçebe gücü otlakların kısıtlı olduğu ve tarımsal yerleşimlerin bulunduğu yerlerde askerî sefer gereklilikleri için yetersiz kalmaktaydı” dediği için Bapheus acaba otluk suluk bir step bölgesinde miydi diye sormak durumunda kalıyoruz.

Sanırım bir şekilde Lindner’in Pelekanon hakkındaki görüşlerini tartışmaya başladık bile, daha fazla ilerlemeden, Orhan’ın ordusu için verdiği 2-3.000 arası rakamını da şüpheyle karşıladığımı belirtmeliyim. Lindner, Nikephorus Gregoras’ın Orhan’ın ordusu için verdiği 8.000 rakamını zikrediyor ama kabul etmiyor. Güzel de, savaşın çağdaş tanığı ve tarafı Kantakouzenos da ilk aşamada öne çıkarılan 300 süvariden başka, Orhan’ın, Bizans ordusunu arkadan kuşatmaları için 1.000, yanlarından saldırmaları için de 2.000 asker ayırdığını yazıyor. Ayrıca, Orhan, sayısı belli olmayan bir birliği pusuya koymuş, gün içinde o ilk 300 süvariyi 1.000 kadar yeni süvariyle desteklemiş ve ordusunun büyük kısmı da hâlâ ovaya hâkim tepelerde kendisiyle berabermiş. Hepsi Kantakouzenos’tan gelen bütün bu sayıları topladığımızda Lindner’in tahminini çok aşıyor ve Gregoras’a çok yaklaşmıyor muyuz? Öte yandan, 2-3.000 arası rakamının, Lindner’in, göçebe usulü savaşın başarılı olabilmesi için koyduğu kıstaslarla ve Pelekanon’da Orhan’ın insan ve at sayısı açısından mühimsenecek bir üstünlüğe sahip olmadığı yolundaki varsayımıyla uyumlu olduğu da aşikârdır. 

     Bu açıklamaya göre, eğer, Osmanlı ordusunda göçebe taktik planını başarılı kılacak kadar insan ve daha önemlisi at gücü yoksa okçular, dalgalar hâlinde ve kesintisiz bir şekilde saldıramaz, çok fazla bir hasar veremez, saldırılar arasında Bizans ordusuna saflarını yeniden düzenleyecek kadar zaman bırakır ve onu yerinden oynatamaz, saf düzenini bozamaz. Orhan’ın ordusunda yaya okçular bulunması ve Osmanlıların savaşın ikinci günü ele geçirecek at peşinde olmaları eğer bir şeyin göstergesiyse o da ordularında saldırıları çabuk bir şekilde yapmalarını sağlayacak yedek atlara sahip olmadıklarıdır. Orhan’ın eğer 1.500 göçebe okçusu varsa ve her biri beş at getirmişse, her at günde 19 litreye yakın suya ve 4 kilogram kadar ota ihtiyaç duyacağı için Pelekanon bölgesinin, savaşın kaderini tayin edecek sayıda atın (7.500 adet) ihtiyaçlarını nasıl karşılayabileceğini anlamak güçtür. Yok, daha az sayıda at var idiyse ki Lindner bu görüştedir, o zaman da Osmanlı süvarisi ikindiye doğru işe yaramaz bir hâle gelirdi… Sonuçta, Osmanlılar bu savaşta, kısıtlı otlaklara sahip tarımsal bölgelerde göçebe usulü savaşın yapılamayacağını anlamışlar ve ordularında gerekli düzenlemeleri yaparak yaya askerlere ağırlık vermişler, Pelekanon, göçebe taktik planının bırakıldığı savaş olmuş.

     Lindner ile mutabık olduğum bir nokta varsa o da Pelekanon’da Osmanlıların okçu başına 5 at getirmedikleridir! Aslında, hiçbir Osmanlı kaynağında hiçbir dönem için süvari başına bu sayıda at götürüldüğünden bahseden bir referans görmedim. 14. Yüzyıl başı kaynağı olan Gazilik Tarikası’nda gazaya çıkan atlıya ganimetten iki hisse, yayaya bir hisse verileceği söylendiğine göre, o tarihlerde (ve herhalde daha önceleri de) savaşa her gidenin atlı olmadığını rahatça söyleyebiliriz. Muhakkak ki önde gelenler için bir miktar yedek at bulundurulurdu, kaynaklarda “çatal at” (iki at) terimi geçiyor fakat süvari başına 5 attan söz eden yok. Özel olarak esir elde etmek için yapılan akınlarda bile, akıncıların, akının başında bu sayıda yedek atla sefere çıktıkları çok şüphelidir.

     Elimizde kaç atla sefere çıkıldığı, kaç esirle ve kaç atla dönüş yapıldığı gibi konulara bir miktar da olsa açıklık getiren bir tanığımız var. O da bizim meşhur tarihçi Âşıkpaşazâde’den başkası değildir. Sultan II. Murad, 1441’de Belgrad önlerine gelir. Ordunun bir kısmı orada savaşırken, Sava’nın ötesinde Biline’ye büyük bir akın düzenlenir. Akına katılan Âşıkpaşazâde’nin hissesine 7 adet esir düşer. Daha sonra II. Murad da, ona yine esir hediye edince cesaretini toplayarak “Devletlü sultanum! Bu esiri götürmeye at gerek ve yolda harçlık gerek” der. Bunun üzerine padişah ona 5.000 akça ve iki at verir. Tarihçimiz, “Dokuz baş esirilen Edirne’ye geldüm ve dört atile. Esirleri üçer yüze, ikişer yüze satdum, harçlandum” dediğine göre, kendisinin de zaten iki atı varmış. Bunların, biri yedek olmak üzere, seferin başından beri onda olması muhtemeldir ama tabii ki burasını kesin olarak bilmiyoruz.

     Aslında, Anadolu’da atın Orta Asya bozkırlarındaki kadar bol olduğu düşünülmemelidir ve öyle her biri binlerce atı olan göçebeler türü bir görüntü de kaynaklara yansımamaktadır. Tam aksine, yine, erken Osmanlı geleneğini en iyi koruyan Âşıkpaşazâde’deki bazı karinelere bakılırsa en erken Osmanlı toplumunda bile atın değerli bir meta olduğunu söyleyebiliriz. O, mesela, ilk Osmanlıların, eşyalarını öküz ile taşıdığını söylüyor. Bilecik’in alınması sırasında gazilerin, halılara sarılarak kadınlar tarafından ve öküzler üzerinde kaleye sokulduğu yolundaki meşhur hikâye hiç değilse yük hayvanı olarak öküzlerin kullanıldığını göstermesi açısından bir efsane olmayabilir. Bu ise, atın, savaş hayvanı olarak değerine işaret edebilir.  Âşıkpaşazâde’ye göre Osman Bey’in ilk çatışması olan ve Ermeni Beli bitiminde İnegöl tekfuruyla yapılan çarpışmada Osman ve yanındaki 70 adamının hepsi yayaymış. Yalnız, bunun mutlak at kıtlığından kaynaklanan bir durum olmayabileceğini ve Osman’ın amacıyla ilgili olduğunu düşünmek eğilimindeyim. Osman, gece vakti İnegöl’ü yakmak istiyormuş… Böyle bir iş sırasında daha sessiz hareket etmek için atları yanlarına almamış olabilirler. Ayrıca, Orta Asya’nın batısından Anadolu’ya göç eden Türklerin, Anadolu ortamında at eti yemekten vazgeçmelerini de atın burada savaş aracı olarak değer kazanmasının bir işareti olarak görebilir miyiz, bilmiyorum. 

     En erken kaynaklardan başlayarak daha pek çok örnek verebiliriz ama bu kadarı yeterlidir. Peki, at değerliydi. Dolayısıyla, Pelekanon’un ikinci günü, Osmanlıların savaş bölgesinde Bizanslıların bıraktığı atların peşine düşmeleri ve Filokrene’de 400 atı ele geçirmeleri çok doğaldır. Ganimeti istememek anlamına geleceği için aksi tuhaf olmaz mıydı? Savaştaki at kayıplarını herhâlde telafi etmek istelerdi… İyi de bu, Osmanlı ordusundaki at sayısının yetersiz olduğunu mu gösterir? Lindner bu fikirdedir. Dahası, Orhan’ın ordusundaki okçuların bir kısmının yaya olması da ona göre aynı eksikliğe işaret ediyor. Burada, tarihçinin, bütün “göçebe” okçuların at sırtında olması gerektiği, yaya olanların da atları olmadığı için o hâlde savaşmak zorunda kaldıkları gibisinden bir tahayyül sahibi olduğu anlaşılıyor. Oysa bazı okçuların yaya olmasının tek açıklaması at eksikliği olmayabilir. Nitekim Orhan Bey, kendisi Pelekanon’a hâkim yükseltilerde dururken, askerlerinin bir kısmını ovaya inen dereler veya küçük vadiler içinde pusuya koymuştu. 300 kişilik Osmanlı süvarisinin tacizleri üzerine yokuşa doğru saldırıya geçen Bizans askerlerini yanlarından ok atışlarıyla hırpalayan ve daha fazla ilerlememelerinde bir faktör olan Osmanlı birlikleri işte bu dereler içindeki yaya Osmanlı okçusuydu. Atları olmadığı veya Osmanlı ordusunda yeterli at bulunmadığı için değil, kırık ve bozuk bir arazi içinde bulundukları ve tabii ki arazinin o özelliğinden yararlanarak üstlendikleri görevleri öyle gerektirdiği için atsızdılar. O dereler at ayağı yerler olsaydı Bizans süvarisi o yayaları ezip geçmez miydi?

     Erken Osmanlılar için atın değerli oluşunun ve hatta, işte gönül rahatlığıyla kabul ediyorum, Orhan’ın ordusunda süvari başına 5 at düşmemesinin Pelekanon’da göçebe taktik planının uygulanamamasının nedeni olarak gösterilmesini ise anlamak mümkün değil. Her şeyden önce savaş gününün kaydedilebilen olguları öyle söylemiyor.  Lindner’in ezberi,  ordularında “yeterli” sayıda at olmaması durumunda (ki o düşüncededir), Osmanlı süvarisinin, öğleden sonra ilerleyen saatlerde işe yaramaz hâle geleceğini söylüyor. Oysa hava kararırken Pazarlu Bey’in büyük bir saldırıya geçtiğini anlıyoruz. Dahası Bizans ordusu çekilmeye başladığında takibe geçen Osmanlı süvarisi, imparatoru ve Kantakouzenos’u zor duruma düşürüyor, yardıma gelen Sebastopoulos idaresindeki Bizans süvarisini sahte bir ricat ve ani bir dönüşle iyice hırpalıyor. Kantakouzenos’un anlatımından bu sonuncusu dâhil, Orhan’ın ordusunun 7 defa saldırdığı anlaşılıyor. Bunları işe yaramaz hâle gelen atlarla yapmış olmaları ihtimali acaba ne kadardı?               

Bir de tabii ki “ot meselesi” var. Lindner, Pelekanon yöresinin kısıtlı otlaklara sahip bir tarım bölgesi olduğu için çok sayıda ata yiyecek sağlayamayacağı, bunun da Orhan’ın ordusunda yeterli at bulunmamasına ve göçebe taktik planının başarısız olmasına yol açtığını yazarken de fazlasıyla kurgusal bir göçebe tahayyülüne sahip olduğunu gösteriyor. Hatırlanacağı üzere, her birine 5 at tahsis ettiği 300 Osmanlı süvarisi için bile günde 6,123 kg ot gerekeceği hesabını yapmaktaydı. Daha fazla at getirmek salt o yüzden dahi sorunluydu… Lindner’in atlarının bozkırda doğal çayırdan beslenme gelenekleri hususunda çok titiz davrandıkları ve tarımsal bölgelerin sunabileceği arpa ve diğer yiyeceklere burun kıvırdıkları anlaşılıyor! Lindner’in varsayımlarını anlamak gerçekten de güç. Osmanlılar herhâlde uzun seferler esnasında doğal ot kaynaklarına fazlasıyla ihtiyaç duyardı ama bir savaş günü atlarına verecek birkaç avuç arpayı yanlarında getiremezler miydi? Kaynaklar atların nasıl “ekinden yemlendirildiği” konusunda referanslarla doluyken, Pelekanon gibi bir tarım bölgesinde atlar neden ottan başka bir şey yemeyecekti ki? Dahası, Lindner’in bu “otlakları kısıtlı yoğun tarımsal yerleşimler” varsayımı geçerli olmuş olsaydı kendisinin 5 atlı ideal Moğol süvarilerinin de bir uçtan diğerine Çin gibi bir ülkeyi asla fethedememeleri gerekirdi.

Diğer Yazıları

Yorumlar

Yorumlar 600 Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Karar Yayıncılık A.Ş ve yazar, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Yorumların 600 karakteri (boşluklu) aşmaması gerekmektedir.
Jean-Paul Roux 07 Haziran 2019 14:59
Hakan Bey, yazınızın son cümlesini hatalı buluyorum. Moğollar'ın Çin'i bütünüyle fethetmeleri için 50 yıl gerekmiştir. Güney Çin'deki otlakların yetersizliği, bunun en büyük sebeplerinden biridir. Oysa sadece Moğollar değil, tüm göbeçe uluslar, kuzey Çin'i defalarca fethetmiş ve orada Çin tarihine geçecek hanedanlar kurmuşlardır. Çin'i baştan başa fetheden ilk göçebe ulus Moğollar'dır. Bunu başarmalarının bir sebebi de güney Çin'de savaş taktiklerini değiştirmeleri ve içlerinde Çinliler'in de olduğu piyade gücüne önem vermeleridir. Sonraki yıllarda Çin donanmasından da faydalanacaklardır.
Y.Hakan Erdem 08 Haziran 2019 09:05
0
Sayın Roux, öbür taraftan seslenmeniz heyecan verici ama size katılmıyorum. Güney Çin'de Sung adlı başka bir devlet vardı ve çok güçlüydü. Kubilay Han'ın Sung'u fethetmesi atlar için yiyecek eksikliğinden değil, ülkenin tarımına zarar vermek istemediği için uzamıştır. Tarımın olduğu yerde atların aç kalması mümkün değildir. Ülkede otlak yoksa en fazla orada at yetiştirmezsiniz. Ama fetih bundan dolayı gecikmez. Ayrıca, öyle bir önceliği olmuş olsaydı Kubilay, Güney Çin tarım alanlarını otlağa da dönüştürebilirdi. O, Çin uygarlığını benimsemiş, yerleşik, tarıma dayalı ve tek bir Çin devleti ku
Tatar 02 Haziran 2019 17:55
5 at geleneğinin Orta Asya'da kalmış olması ve atın Anadolu'da az olması sebebiyle at etinin yenmemeye başlanmış olması güzel ve heyecan verici fikirler, Kazakistan'da hala at yeniyor, keza Kırım Tatarları ve Nogaylar da yiyorlardı, dinen de bir sıkıntı yok. Teziniz doğru olabilir
KARAR OKURU 02 Haziran 2019 14:08
Üç bin olmasın da, sekiz bin olsun. Koskoca bir dünya imparatorluğunun, başkentinin burnunun dibinde, BİR AVUÇLUK kitleyle savaş kaybetmesinin nedenleri neler idi, bence cevap aranması gereken asıl soru bu. "Düşman"ın hali ortaya konulursa, Osmanlının başarısının ne kadarı düşman kaynaklı, ne kadarı kendi imkanı, daha iyi anlaşılır, sanki. Bu konu için tavsiye edebileceğiniz Türkçe bir araştırma var mı ?
Köroğlu 02 Haziran 2019 16:10
5
Evet. Bir tarafta Roma İmparatorluğu var, oldukça küçülmüş ama henüz güçten tamamen düşmemiş, 2000 yıllık kurumsallaşmış bir kültüre ve geleneğe sahip. Diğer tarafta Moğollar'dan kaçıp Anatolya'ya yerleşmiş, yazılı kültürü olmayan, kurumsallaşmamış bir kabile. Çatışan kuvvetlere bakıyorsun. 1-2 bin kişilik kuvvetler. Başkentin dibinde! Taşlar yerine oturmuyor. Hikayede büyük boşluklar var.
KARAR OKURU 03 Haziran 2019 00:19
0
Koskoca dünya imparatorluğu burnunun dibine Osmanlıları getirdiğine göre demek ki koskoca değilmiş artık.
Mehmet Atay 02 Haziran 2019 12:28
Hakan bey Sizinde işiniz gücünüz Osmanlı'yı küçük düşürmek adına Her fırsatı değerlendirmek Handiyse her şey Osmanlı'ya hediye edildi biz Türk'ler hiçbir şey başarmadık.
KARAR OKURU 02 Haziran 2019 15:04
0
Bu yazıda ne var hediye edilen ve başarılamayan? Neden Osmanlı küçük düştü??
Köroğlu 02 Haziran 2019 12:24
Hakan Erdem'in hem üslubu hem metodolojisi pek keyifli ve aydınlatıcı. Öte yandan ben bir okur olarak, bu becerilerini daha yakın tarih için kullanmasını tercih ederdim. 1876-1918 arası Türkiye'de, meraklılar dışında, pek bilinmiyor. Oysa bu dönem bugünkü Türkiye'yi anlamak için kilit önemde. Bilimsel ahlaka sahip soğukkanlı bir tarihçiden dinlemek hepimiz için iyi olurdu. Onlardan da çok yok Türkiye'de. 10 var mıdır?
ibrahim kumru 02 Haziran 2019 12:16
Hakan bey yazilarinizi zevkle okuyorum ama cok fazla ayrintiya girdiginiz icin takipta zorlaniyorum,sizden ricam daha sade ve bizlerin anlayacagi dilde yazmaniz
KARAR OKURU 02 Haziran 2019 11:47
Belki en başta okuyucularınızı aydınlatmışsınızdır ama ben siteye nadiren girdiğim için cehaletimden soruyorum. Osmanlı kuruluş dönemini sürekli işlemenizin hikmetini anlayamadım. Tarih Lenk kitabınızı okudum, tarihi severim ama Osmanlı’nın kuruluşu zaman yolculuğunda benim için hakkında pek az kaynak olan sıkıcı bir dönem. Kitap olarak yayınlansa belki daha iyi olurdu. Her yazıda farklı konular işleyen tarih yazarlarının yanında yönteminiz biraz farklı geldi, yoksa okuyucu memnunsa bana söz düşmez.
kARAR OKURU 02 Haziran 2019 11:39
Teşekkürler Hocam. Her yazılanı olduğu gibi kabul etmek yerine, eleştirel bakabilmenin güzel bir örneğini vermişsiniz yine.
Halil Akıncı 02 Haziran 2019 10:15
Lindner herhalde uzun mesafeler kat etmek durumunda olan Moğol ve Attila’nın savaşçılarının yanlarında bulundurdukları söylenen at sayısını tüm “göçebe”savaşçıları için aynı sayı olarak kabul ediyor ve bunu kıyas yolu ile Orhan’ın savaşçıları niçin de bir axiom olduğunu öne sürüyor.Halbuki eski tarihçilerin emin olmadıkları konularda dedikleri gibi”en iyisini Allah bilir”deyip susması daha yerinde olabilirdi.
Mutlu Yücel 02 Haziran 2019 00:26
Epey uğraşmış araştırmışsın sağ ol,var ol.Bir de Örn;Mohaç,Viyana,Ankara,Niğibolu,hatta ,Kadeş savaşında hangi tarafın kaç atı varmış,Şübbülülüma savaşlarda at,eşek veya öküz gibi mahlukatlardan da faydalanır mıymış, araştırıp yazsan bizler de bilgiyi “tığ teber şahı merdan”gibi donansak.
KARAR OKURU 02 Haziran 2019 09:39
0
Hiç yoktan iyi değil mi? Ama önce emeğe saygı, ilgilenene saygı...
KARAR OKURU 02 Haziran 2019 11:45
5
"Şübbülülüma savaşlarda at,eşek veya öküz gibi mahlukatlardan" kesin faydalanıyormuş, müracaat için 8 numaralı masaya lütfen...
mutlu yücel 02 Haziran 2019 16:34
6
8 numaralı masaya müracat ettim ilgili duyuruyu için mahallelerde ürümeye gitti dedilet
KARAR OKURU 04 Haziran 2019 17:55
1
Sayın Mutlu Yücel , bu nasıl bir dünya, sosyal medyanın sağladığı cesaretle doğru dürüst türkçe bile yazamazken, ülkemizin en önemli osmanlı tarihçilerinden birinin yazdıklarını alaya aldığını sanmak, düzeysiz yorumlar yaparak eşitlendiğini sanmak, sanırım Hakan hocayla aşık atmak istiyorsanız çok çalışmanız gerekiyor çok.
X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN