Şemseddin Sami: Türk Milleti değil Türk ümmeti

Kelimelerin zaman ve mekân içindeki seyahatlerinde başlarına çok iş gelir. Telaffuzları tanınamayacak kadar değişenleri olduğu gibi, ses olarak aynı kalsa da anlamı kayanlar veya tamamen değişenler de çoktur.

emen her gün kullandığımız “millet” kelimesi de böyle bir kelime. Üstelik Aramî dilinden Arapça’ya geçtiği düşünülen bu kelimenin kendisi de aslında “kelime” anlamına geliyordu ve Bernard Lewis’in işaret ettiği üzere, aynı “kelimeyi” yani kitabı kabul eden bir topluluk anlamını kazanmış olup “ümmet” kelimesine göre çok daha dinî bağlamlarda kullanılmaktaydı.

Aynı hususa, meşhur Kamus-ı Türkî’sinde Şemseddin Sami de dikkat çekmişti. Ona göre, ümmet, evvela aynı dille konuşan insanların hepsi, ikinci olarak da bir peygamberce doğru dine davet edilen cemaat anlamına gelmekteydi. Millet ise din ve mezhep kelimeleriyle eşanlamlı olup, “Bir din ve mezhepte bulunan cemaat” anlamını da veriyordu.

Bugün, ümmet deyince milleti aşan, daha büyük ve kapsayıcı bir dinî topluluk, millet deyince de çeşitli ulusları anlamaktayız. Her halükârda, “millet” kelimesinin Batı’dan gelen “nation” kavramını tam karşılamakta kullanıldığı, “ulus” kelimesinin bir eskisi olduğu yolunda toplumda geniş bir icma olduğunu söyleyebiliriz. “Millet” diyoruz, “Türk Milleti” diyoruz, “millet olmayı isteyenler” diyoruz, “milletleşme süreci”, “millet olmayı öğrenmek” diyoruz, velhasıl diyoruz da diyoruz. Tabii ki günlük dildeki “çocuk milleti” hatta “kedi milleti” gibi kullanımları saymıyorum bile.

Ümmetten, “ümmetçilik”, milletten, “milliyetçilik” gibi kavramlar türetmişiz; bunların birbirinden keskin bir şekilde ayrıştığını hatta birbirinin karşısında olduğunu düşünenler de çok. Oysa bunların birbirinin yerine kullanıldığı zamanlar da vardı, çok da uzak bir geçmiş değildi bu. Geçen asrın başıydı, yıl 1901’di ve Şemseddin Sami de bu kullanıma itiraz ediyordu:

“Lisanımızda bu lügat [millet] sehven ümmet ve ümmet lügati millet yerine kullanılıp meselâ: ‘milel-i İslâmiye’ ve ‘Türk Milleti’ ve bilâkis ‘Ümmet-i İslâmiye’ diyenler vardır; hâlbuki doğrusu ‘Millet-i İslâmiye’ ve ‘ümem-i islâmiye’ ve ‘Türk Ümmeti’ demektir. Zira Millet-i İslâmiye bir ve ümem-i İslâmiye yani din-i İslâm’a tabi akvam ise çoktur. Tashihen istimali elzemdir.”

Demek ki neymiş, tek bir İslâm dini olduğu ve millet de din ve dinî cemaat manasına geldiği için “İslâm milletleri” denmemeliymiş. Dinî bir topluluk olmadığı için “Türk Milleti” de olmazmış. Öte yandan, “İslâm ümmetleri” denmesi gerektiği gibi “Türk Ümmeti” de denmeliymiş.

Gerçekten de Şemseddin Sami, eserinin her yerinde tutarlı bir şekilde, bu dil “yanlışıyla” uğraşmıştır. “Ümmet” maddesinde de, “ Lisanımızda galat-ı fahiş olarak bu kelime ‘millet’ manasıyla ve ‘millet’ lügati bunun yerine kullanılıp, meselâ: ‘Ümmet-i İslâmiye’ ve ‘Millet-i Osmaniye’ denilir; hâlbuki aksine denilmek iktiza eder. Böyle hataların lisan-ı edebîden olsun dûr tutulması elzemdir” diyor. “Türkçe” kelimesinin bir anlamını verirken de “Türk Ümmetine mensup ve müteallik bulunanların tarz ve usûlüne muvafık” demekte.

Ümmet kelimesinin Osmanlıda “ulus” anlamında kullanıldığına dair hemen herkesçe bilinecek bir başka örnek daha verelim ve devam edelim: İbrahim Müteferrika’nın meşhur risalesinin adı hatırlanacağı üzere “Usûlü’l-hikem fî Nizâmi’l-ümem”dir. Müteferrika, burada ümmeti kesinlikle bir dinî topluluk anlamında kullanmamıştır. “Ümem” şekliye çoğul olarak kullandığına göre, bugün yerleşmiş şekliyle “İslâm ümmeti”ne de bir gönderme yapmamaktadır. Kabaca “Ulusların Düzeninde Hikmet Usûlleri” diye çevirebiliriz.

Kısaca Şemseddin Sami Bey bugünkü kullanımın tam aksini önermekteydi. Herhalde haksız değildi. Akademik anlamda daha doğru kullanım o yönde olurdu. Öte yandan, dilin her şeyden önce kullanıcıları arasında bir icma olduğunu, mümkün olduğu kadar çok kullanıcının bir kelimeye aynı manayı yüklemesinin o kelimenin etimolojik köklerine saygıdan daha önemli olduğunu gözden uzak tutmamalıyız. Esasında “başı bağlı” anlamına gelen “serbest” kelimesinin Türkçedeki anlamları konusunda herhalde bir kafa karışıklığımız yok. Dolayısıyla, orijinal hâline uygun olsun diye bugün kullandığımıza zıt anlamlar yükleyemeyiz. Serbestlik veya serbestiyet dendiğinde kısıtlı hareket etme, hürriyetsizlik veya özgürlük eksikliği gibilerinden bir şeyler anlamaya başlayamayız. Hiçbir şey değilse yüzlerce yıl boyunca yazılmış metinlerle aramıza, lüzumsuz bir mesafe koymak iyi bir fikir olmadığı için bunu yapmamalıyız.

Dolayısıyla bugün gelinen noktada millet kelimesinin nasyon / ulus anlamında kullanılmasına kimsenin bir itirazı yokken, “ümmet” kelimesi de “Ümmet-i Muhammed”, “İslâm Ümmeti” gibi son derece yerleşik kullanımlara sahipken herhalde “Türk Ümmeti” gibi bir kullanım söz konusu olamaz. İşin doğrusu, Şemseddin Sami bu canhıraş uyarılarını yaptığı sıralarda da değildi. O, 1901’de de akıntıya karşı kürek çekiyordu. Verdiği örneklerin ne kadar yerleşik olduğuna dikkat edelim: “milel-i İslâmiye”, “ümmet-i İslâmiye”, “Millet-i Osmaniye” ve gayet tanıdık bir şekilde; “Türk Milleti”! Şemseddin Sami, böyle “hataların” edebî dilden olsun uzak tutulmasını istediğine göre döneminde bunları yazılarında kullananlar çoktu. Sami’nin metninin dışına çıkarak ve bunların içinde en modernleri gibi duran “Türk Milleti”ni de katiyyen dışlamayarak söyleyeyim ki 20. yüzyılın başına gelindiğinde, hem de epeyce çoktu.

Öte yandan bu kelimelerin şaşırtıcı olması gerektiği zamanlar da söz konusudur. Biraz açayım; bir 17. yüzyıl metninde “İslâm milletleri”, “Osmanlı Milleti” ve hele “Türk Milleti” kullanımlarını görmeyi bekleyemezsiniz. Görürseniz bir açıklama peşine düşersiniz. Bernard Lewis’in belirttiği gibi “millet” kelimesinde etnik değil dinî bir mana bulunuyordu ve Osmanlı İmparatorluğu’nda tek bir İslâm milleti vardı. Millet kelimesi Türkleri, Arnavutları, Arapları, Kürtleri velhasıl geniş İslâm cemaati içindeki etnik grupları anlatmak için kullanılmıyordu.

Aynı şekilde Osmanlılar “Rum Milleti” dediklerinde sadece etnik Rumları değil, Ortodoks kilisesine mensup olan ve İstanbul patrikliğine bağlı bulunan Sırpları, Bulgarları, Romenleri, Arnavutları ve Arapları anlıyorlardı. Lewis, “Ayrı ayrı etnik milletler çok geç bir tarihe kadar, o da Avrupa milliyetçi düşüncelerinin etkisi altında olmak kaydıyla, ortaya çıkmadılar” diyor. Doğrudur. Sami Bey de, Lewis de haklıdır. Hatta biraz daha basitleştirerek söylersek, Osmanlılar için Müslüman olan ve olmayan şeklinde sadece iki millet vardı. Peki, nasıl oldu da 20.Yüzyılın başına gelindiğinde Şemseddin Sami’nin akademik hassasiyetlerini rencide eden o yaygın kullanımlar söz konusu oldu? Lewis, Avrupa milliyetçi düşüncelerini işaret ediyor, bir tarih vermiyor ama “çok geç” diyor. Bunlar fena ipuçları değil ama tarihçinin görevi bu dönüşümlerin tam ne zaman olduğunu tesbit etmektir sanırım. Öyle çok âlengirli bir iddiam yok ama ben bunun sanıldığından daha erken bir zamanda, henüz imparatorluk döneminde vaki olduğu, hatta Türk milliyetçiliğinin hemen hemen tüm aşamalarının ve bütün büyük görüşlerinin cumhuriyetten önce tamama yakın bir şekilde ortaya çıktığı kanısındayım.

Bu arada, eski bir kelimenin yeni bir olguyu karşılamak için kullanılmasının bir hatadan ziyade bir tercih olduğunu düşünüyorum. Dinî çağrışımları ümmet kelimesinden çok daha güçlü olan millet kelimesi, nasyon’u karşılamak için kullanılmışsa bunun da kendi içinde anlamları vardır. İşin ilginci, Türkçe ve Farsça’da hâl böyleyken yine Lewis’in dikkat çektiği üzere modern Arapça’da “milla” ve “milli” kelimelerinin kullanımdan düşmesi ve Arap nasyon’unu anlatmak için “umma” / ümmete başvurulmasıdır. Sırf buna bakarak, Osmanlı-Türk milliyetçiliğinin dilini oluşturanların İslâm’la olan ilişkilerinin Arap milliyetçiliğinin dilini oluşturanlara göre daha farklı olduğunu söyleyebilir miyiz, bilmiyorum.

YORUMLAR (5)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
5 Yorum