Türkiye’nin fakirliği bir türlü yenemeyen yüksek potansiyeli
Ekonomide etkisi sekiz yıla ulaşan bir kriz hali var ve krizin can havliyle konuşulmuyor oluşunun tek sebebi, artık buna alışmış olmamız. Ülkeye zaman, kaynak ve fırsat kaybettiren, insanları hak ettiğinden daha azına mahkûm eden, fakirleştiren sürekli bir kriz halindeyiz. Sürekliliği, bitmediği ve biteceğine dair hâlâ bir kanaatin oluşmadığını sadece uzmanların ifadelerinden değil Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in sözlerinden de anlıyoruz. Bakan, IMF-Dünya Bankası toplantısında yaptığı görüşmeleri anlatırken yatırımcılara şöyle dediğini aktardı: “Türkiye, güçlü ve dayanıklı ekonomisi, stratejik konumu ve yüksek potansiyeliyle bu zorlu dönemi güçlenerek aşacaktır.”
Potansiyel on yıllardır var, stratejik konum ise yüzyıllardır… Niye hâlâ güçlü ekonomi olamıyoruz da “dayanıklılık”la övünmeye devam ediyoruz. Durup dururken “zorlu dönem”e niye girdik; o da belli değil.
Dayanıklılık denilen şey ise malum, yokluğa ve aza alışmak; alışkanlığı ilerletip krizi hayat tarzı olarak kabul etmek… Evet, bu açıdan hem Türkiye ekonomisi çok dayanıklı hem Türk milleti.
Geride kalan yılları bir yana bırakalım, “zorlu dönem”i aşacaksak neden son 2,5 yılda aşamadık acaba?
Bir hikaye bu kadar tutarsız olamaz, bir program bu kadar hedeften sapamaz.
Türkiye sadece yüksek enflasyonla yaşamıyor.
Türkiye sadece yüksek faizle kaynaklarını heba etmiyor.
Türkiye sadece enflasyonla mücadele ettiği için üretimi ıskalamıyor.
Türkiye sadece dünyayla rekabetten geri kalmıyor.
Türkiye, hem yüksek enflasyonla yaşayan hem yüksek faiz dağıtan hem üretimi ayağa kaldıramadığı için ileride de bu sarmala mahkum olacak bir ülke haline gelmiş bulunuyor. Yüksek faiz ve baskılanan kur silahlarını senelerdir cömertçe kullanıp enflasyondan kurtulamayan bir ülke burası.
Konuşulmaması ve hayret uyandırmaması kimseyi yanıltmasın. 2023 hedefleri dahil, son on yılda hiçbir ekonomi hedefinin tutmaması, hepsinin ağır sapmalarla başarısızlığa uğraması ürkütücüdür. Bu kadar sapma ve isabetsizlik büyük bir sistem meselesidir.
Dramatik olan şu ki; gerçeğin ne olduğunu, problemin nereden kaynaklandığını da herkes biliyor.
Kitabında hukuk, demokrasi, öngörülebilirlik, şeffaflık ve hesap verebilirlik yoksa bir ekonomi krizi aşamaz. Şimdi olduğu gibi onunla yaşamaya alışır. Bunu Şimşek de biliyor, toplantı yaptığı uluslararası yatırımcılar da… Bilmiyor ya da önemsemiyor olsalardı zaten çoğu şu anda Türkiye’de yatırım yapıyor ve sermaye getiriyor olurlardı. Türkiye’nin yüksek potansiyelinin zemininde öngörülebilirlik olsaydı, Covid salgını veya Rusya-Ukrayna savaşı gibi krizler bu ülke için fırsat olurdu.
Yine de biraz hukuk olsa, şu haliyle bile Türkiye gibi bir ekonomi yılda en az 35 milyar dolar sermaye alabilirdi, içerideki para da kaçmazdı. Ama aksine, geçen yıl gelen “sadece” 13 milyar dolara seviniyoruz.
Üstelik, hukuk olmadığı için, sermaye güvenliği endişesi arttığı için para/sermaye çıkışı artarken…
Zaman hızla akıyor ve tümüyle enflasyonla mücadeleye odaklanmış olmasına rağmen mevcut ekonomi programı itibarını aynı hızla kaybediyor. Geride kalan iki yılda tutmayan enflasyon hedefi bu yıl da iyi sinyal vermiyor. Bir yandan da faiz yükü artıyor. Neticede Türkiye’nin bir beş yılı daha kaybetme ihtimali gerçeğe dönüşüyor.
