Ahmet Necdet Sezer o aklı nasıl gösterdi?
Türkiye’nin yakın tarihine dönüp baktığımda en çok şaşırdığım edimlerden birisi 28 Şubat gibi hukukun sürekli baskı altında tutulduğu, devletin bütün reflekslerinin aynı istikamete yöneldiği bir dönemde dahi -zaman zaman- “durun” diyebilen seslerin çıkabilmiş olmasıdır. Bugün çok daha demokratik olduğu iddia edilen bir dönemde aynı mesafeyi, aynı hukuk hassasiyetini ve aynı kurumsal freni görmek giderek zorlaşıyor. Anlatayım:
Paragrafımı okuyarak şaşkınlık yaşayanların hafızasını yoklamak isterim. Bunun için 2000 yılına dönülmesi yeterlidir. 28 Şubat’ın gölgesi ülkenin üzerine çökmüş, devletin bütün sinir uçları aynı korkuyla hareket eder hâle gelmişti. İşte tam olarak bugünlerde Ahmet Necdet Sezer’in önüne gelen bir kararname, bugün dönüp baktığımızda yalnızca hukuk tarihinin değil, vicdan tarihinin de dikkat çekici belgelerinden biri olarak karşımızda duruyor. En azından öyle olduğunu ben de zamanı gelince anladım.
Bilirsiniz o günlerde “irtica” salt bir kavram değildi. Siyasi, hukuki ve toplumsal sonuçlar üreten anahtar bir kelimeydi. İnsanın kariyerini bitirmeye, eğitim hayatını sona erdirmeye, devlet kurumlarından dışlanmasına, toplum gözünde şüpheli bir kategoriye yerleştirilmesine çoğu zaman -tek başına- yetiyordu. Tıpkı farklı dönemlerde “komünist”, “anarşist” ya da “terörist” kavramlarının gördüğü işlev gibi “irtica” da kişiyi hukukun o korunaklı alanından çıkaran bir damgaya dönüşmüştü. Televizyon ekranları aynı korkuyu yeniden üretiyor, gazeteler aynı tehdidi büyütüyor, iktidar da aynı dille konuşuyordu.
Tam da bu iklim içerisinde Bülent Ecevit hükümeti, kamuoyunda daha sonra “irtica kararnamesi” olarak anılacak düzenlemeyi hazırladı. Devlet memurları arasında “irticai ve bölücü faaliyetlere katılanların” tasfiyesini kolaylaştırmayı amaçlayan bu Kanun Hükmünde Kararname görünüşte devleti koruma amacı taşıyordu. Ancak satır aralarında bambaşka bir mantığı vardı. Şüphe yeterli sayılacak, amirlerin kanaati belirleyici hâle gelecek, hukukî süreçlerden önce idari mekanizmalar devreye girecekti. Devlet, kendisi için risk gördüğü insanları ayıklayacak, bu yolla da kendisini güvence altına alacaktı.
Fakat hikâye tam da burada beklenmedik bir yöne saptı…
Bakıldığında Ahmet Necdet Sezer’in önünde son derece kolay bir yol vardı. Kararnameyi imzalasa dönemin güçlü medya kuruluşları tarafından alkışlanacaktı. İmzalamasa karşısına dikilecek çevreler Türkiye’nin en etkili güç odaklarıydı. Nitekim öyle de oldu.
Cumhurbaşkanı üzerinde açık bir kamuoyu baskısı oluşturulmaya çalışıldı. Dönemin siyasî ikliminde imza atmak çok daha kolay, hatta çok daha güvenli bir tercihti. Buna rağmen Ahmet Necdet Sezer kararnameyi iade etti. Hükümet metni yeniden gönderdiğinde ise tutumunu değiştirmedi ve düzenlemeyi bir kez daha geri çevirdi.
Burada dikkat çekici olan Sezer’in cesaretinden çok daha fazlasıdır. Dikkat çekici olan, 28 Şubat’ın en sert günlerinde bile devlet mekanizması içerisinde hukukun sınırlarını hatırlatan bir refleksin kırıntı düzeyde de olsa var olabilmesidir. Zira o kararname yürürlüğe girseydi hayatı karabasana dönecek olanlar dönemin muhafazakârları, başörtülü öğrencileri, dindar memurları ve “irtica” şüphesiyle fişlenen insanları olacaktı. Başkaca ifadeyle, kararın koruduğu kesimler ile kararın verildiği siyasi atmosfer arasında doğal bir yakınlıktan söz etmek mümkün değildi.
İnsan tam burada şu soruyu sormadan edemiyor:
Muhafazakârlarla hiçbir ortak zemini bulunmayan bir hukukçu, 28 Şubat’ın en sert günlerinde hukukun sınırlarını koruyabiliyorken, aynı dönemin mağduriyetlerini yaşamış insanlar neden bugün aynı hassasiyeti göstermekte zorlanıyor? Yıllarca fişlemelerden, yasaklardan ve ayrımcılıktan şikâyet eden kadrolar neden iktidara geldiklerinde hukuku daha geniş bir çerçeveye taşımak yerine onu kendi siyasi ihtiyaçlarının hizmetine sunuyor? Neden geçmişte kendilerine yöneltilen muğlak suçlamaları eleştirenler, bugün benzer muğlaklıklarla yaşamayı olağan karşılıyor? Halis şekilde tecrübe ettik ki haksızlığa uğramak insana mutlaka adalet öğretmiyormuş aynı zamanda gücün cazibesini ve onun sağladığı konforu da öğretiyormuş.
Bu yüzden halkım artık mağduriyet psikozundan çıkarak iktidarın nasıl ne şekilde davrandığı gerçeğine odaklanmalı. İnsan da toplumlar da gerçek karakterini güç elindeyken gösterir. Hukukun değeri Nisa-35 ayetindeki gibidir. “En yakınlarının aleyhine de olsa adaletten şaşma.”
Bugün geriye dönüp baktığımda hayatımın en üzücü olaylarını yaşadığım anları aklıma getirmediğimi fark ettim. 28 Şubat gibi hukuk dışılığın sıradanlaştığı bir dönemde dahi devletin içinde hukuku hatırlatan seslerin çıkmış olması artık bana daha enteresan geliyor. Sahi Necdet Sezer o aklı nasıl gösterdi ve kullandı?
28 Şubat’ın en sert günlerinde bile çalışabilen o fren mekanizmaları bugün neden bu kadar sessiz?
Şimdi uğuldayan sesleri duyar gibiyim. Fakat bu yazının derdi Ahmet Necdet Sezer’i yeniden keşfetmek ya da cellada gülümsemek değil; Muhafazakârların hafızasında onunla ilgili pek çok eleştiri zaten yerini koruyor. Asıl düşündürücü olan, bütün ideolojik mesafelerine rağmen hukukun lehine işleyebilen bir fren mekanizmasının o gün var olabilmesi. Bugün eksikliğini hissettiğimiz işte tam olarak bu.
Kişilerden bağımsız, iktidarın yönüne göre değil ilkelere göre çalışan bir hukuk refleksinden mahrumuz. Bir toplum için yöneticilerin neliğini geçelim, kötü zamanlarda dahi işleyebilen kurumları olması ne kadar elzemmiş…
