Devletlûler içimizden mi, yoksa olağanüstü insanlar mı?

Avrupa siyasetinden iki lider profili:

Mark Rutte, Hollanda’da yaklaşık 14 yıl başbakanlık yaptıktan sonra 2024 yılında görevini halefine devretti. Ayrılırken, çevresinde büyük kalabalıklar, uzun araç konvoyları, izdiham halinde destekçi kitlesi ve ihtişamlı bir veda seremonisi yoktu. Başbakanlık binasından bisikletiyle ayrılırken kapıda kendisini uğurlayan 8-10 kişilik görevli grubuna el sallamakla yetindi.

Rutte’nin, gerek görevde iken başbakanlığa sık sık bisikletle gidip gelmesi, gerek veda ederken bisikletle ayrılması bir şov niteliği taşımıyor. Bu, şahsi mütevazılığı olduğu kadar, aynı zamanda Hollanda’nın toplumsal ve kültürel anlayışının ve gündelik hayat pratiğinin bir yansıması…Görevden sessiz sedasız ve sade bir şekilde ayrılması da; makamın kişiden üstün tutulduğu, siyasi pozisyonların geçici ve görevden ayrılmanın normal kabul edildiği “liberal-demokratik liderlik” modelinin sembolik olarak görünür hale geldiği bir örnek.

Angela Merkel, başbakan olduktan sonra lüks başbakanlık konutuna taşınmayı reddetti. Görev yaptığı 16 yıl boyunca, eşiyle birlikte uzun yıllardır oturduğu mütevazı apartman dairesinde yaşamaya devam etti.

Görevde iken Berlin’de bir çok kez tek başına veya eşiyle birlikte süpermarkette alışveriş yaptığı; alışveriş arabasını kendisinin sürdüğü, kasada sıraya girdiği görüntülendi. Evinde sık sık yemek pişirmesi, yıllarca aynı model ceketleri giymeyi tercih etmesi, gösterişli marka ve mücevherlerden kaçınması, kamuoyunca sade ve mütevazı hayatına dair gayet iyi bilinen konular.

Görevinin sonunda, zirvede iken kendi isteğiyle yeniden aday olmayarak siyaseti bıraktı. Görevden ayrıldıktan sonra siyasi tartışmalara girmekten hassasiyetle kaçındı. Parti yönetimine el koymaya, haleflerini perde arkasından yönetmeye veya sürekli günlük siyasi tartışmaların merkezinde kalmaya çalışmadı.

Görevden ayrıldıktan sonra da korumalar ordusu veya büyük bir ekiple gezmek yerine, halkın arasında dolaşan sıradan bir insan olarak, tam anlamıyla "eski hayatına" ve sivil kimliğine geri döndü. Daha çok kitap çalışmaları, konferanslar ve sınırlı sayıda resmi etkinlikle kamuoyu önüne çıktı.

Her iki lider, gerek görevde iken gerek görev sonrasında sergiledikleri hayat tarzı ile; makamlarını şahsi kudret ve ihtişam devşirme aracı haline getirmediler. Devletin sunduğu zorunlu güvenlik ve protokol gereklerine uydular; ancak bunun ötesinde sadelik ve tevazularını korudular.

Bu liderlik modelinden çıkarılacak sonuçlar şunlardır:

-Devlet makamları geçicidir ve onu temsil edenlerin kişiliğinden bağımsızdır.
-Makam, onu kullanan kişiden daha önemlidir. Başbakan veya bakan, devlet gücünün sahibi değil; onu belirli bir süre için halk adına kullanan geçici bir kamu görevlisidir.
-Makamı işgal eden kişi, ulaşılamaz, yarı kutsal, olağanüstü bir şahsiyet değildir. Medya tarafından sert biçimde eleştirilebilir. Liderlerin vatandaşlar tarafından kamuya açık alanlarda sıradan bir insan gibi görünmeleri, toplumca yadırganmaz.
-Liderlerin, kendilerini toplumun üstünde görmeleri ve bunu dolaylı da olsa hissettirmeleri; temel siyasal kültür normlarına uymadığı gibi, halk tarafından da sıklıkla eleştirilir.
-Lider devlet görevini yerine getirirken de esas mesleği avukat, doktor, akademisyen, öğretmen veya iş insanı olarak tanınmaya devam eder; görevini tamamladıktan sonra da önceki işine ve normal hayatına rahatlıkla dönebilir.
-Görev süresince koruma, resmi araç ve protokol kullanılması makamın gereğidir; ancak görev sona erdiğinde bunların önemli ölçüde ortadan kalkması doğaldır. Önceki normal hayatına dönen liderler, eski makamının güç ve prestij araçlarını ve görünür sembollerini korumaya ve sürdürmeye ihtiyaç duymazlar.

Avrupa ülkelerindeki liderlik modeli ve hayat tarzının, Türkiye’nin sosyal ve kültürel yapısına ve şartlarına bire bir uygun olduğunu söyleyemeyiz.

Türkiye ve Ortadoğu kültüründe, siyasi pozisyon ve devlet yöneticiliği, yalnızca geçici bir kamu görevi değil; ona sahip olan kişiye, aynı zamanda sosyal statü, görünürlük, dokunulmazlık hissi, ekonomik ve sosyal refah, çevre, itibar ve kitleleri etkileme becerisi kazandıran bir güç kaynağıdır. Dolayısıyla kişinin makamını kaybetmesi, sadece bir işi bıraktığı anlamına gelmez; aynı zamanda karar verme gücünü, kendisine yönelen ilgiyi, kalabalık çevresini, protokoldeki yerini, ekonomik ve bürokratik bağlantılarını, görünür sosyal itibarını, insanlarda oluşturduğu çekinme ve hayranlık duygusunu da kaybettiği anlamına gelir.

Gelişmemiş toplumlarda, demokratik toplumlardakinin aksine, temsil edilen makam sahibinin kişiliğiyle bütünleştiği için; yöneticinin bireysel psikolojik eğilimleri ile siyasi ve idari sistemin normları birbirine eklemlenir. Sistem, iktidarı elinde bulundurana olağanüstü maddi ve sembolik kazançlar sunar; lider de bu imkânları koruyabilmek için sistemi daha fazla kişiselleştirir. Başlangıçta “kişi makamı taşırken,” zaman içinde “makam kişiyi taşımaya” başlar.

Türkiye’de siyasi örgütlenme ve işleyişin normatif temellere ve demokratik süreçlere dayanmaktan çok, politik figürlerin şahsında ve etki alanları içinde şekillenmesi ve partilerin “lider merkezli” yapılara dönüşmesi bu tür bir eğilimin sonucudur.

Burada temel sorun, kişiye yönelik ilgi ve itibarın, özünde sahip olduğu “cevheri değer” ve birikimden mi; yoksa geldiği makamın sağladığı güç ve araçlardan mı kaynaklandığıdır.

Kalıcı cevheri değer; bilgi, karakter, mesleki yeterlilik, üretim gücü, ahlaki tutarlılık ve yüksek insani meziyetlerden beslenir. Buna karşılık, kişinin gördüğü ilgi tamamen iktidar yapısı içindeki konumunun kendisine sağladığı güç ve prestij araçlarından; makamdan, korumalardan, protokolün sağladığı imtiyazlardan, emir verme yetkisinden ve çevresindeki insanların davranışlarından kaynaklanıyorsa, bu itibar oldukça yüzeysel ve kırılgandır. Makamından ayrıldığı zaman hızla kaybolur.

Görevdeki tatminini ve gücünü kendi işlevsel birikiminden almayan; toplumda değere, liyakate ve saygınlığa değil, sadece görünür önem araçlarına itibar edildiğini bilen bir devlet yöneticisi, doğal olarak makamını kaybettiğinde ciddi bir yoksunluk yaşar. Bu bağlamda, yüzeysel ve geçici sembolik etiketlere sahip olmayı, gücünü kaybetmemiş gibi görünmeyi, varoluşsal bir refleks olarak ömrünün sonuna kadar sürdürmeye çalışır.

Bu sebeple;
-Eski unvanlarını sürekli kullanır.
-Kendisine sürekli “sayın bakanım” veya “sayın vekilim” denmesini bekler. Çevresindekiler de ona öyle hitap eder.
-Kalabalık bir çevre içinde görünme ve dolaşma ihtiyacını hisseder.
-Koruma ve makam aracına sahip olmayı önemser.
-Ofis açarak eski ilişkilerini canlı tutar ve hala etkili bir siyasi merkez olduğu mesajını verir.

Peki, bizde siyasi ve idari makamlara ve bunların sağladığı güç ve imkanlara sahip olmak, neden kişiliğin ayrılmaz bir parçası haline geliyor ve adeta onsuz nefes alınamayacak kadar önemli addediliyor?

Kişilerin, yetişkinliklerinde statü ve makamın getirdiği güç ve prestij araçlarına gereğinden fazla değer atfetmeleri; büyük ölçüde çocukluk ve gençlik dönemlerinde şekillenen kişilik gelişimleri, özdeğer algıları, kendilerine besledikleri güven ve psikososyal gelişim süreçleriyle ilişkilidir. Kişinin kendi değerini bilgi, karakter, üretkenlik ve kişisel yeterliliği üzerinden mi; yoksa başkalarının kendisine gösterdiği ilgi üzerinden mi tanımlamayı öğrendiği, ayrıca sosyal çevrenin güç ve statüye yüklediği anlamlar burada oldukça belirleyicidir.

Saygınlığın büyük ölçüde başarı, üstünlük, itaat ettirme veya dışarıdan takdir toplama yoluyla kazanıldığı ortamlarda yetişen kişiler, ilerleyen yaşlarda statüye aşırı yatırım yapabilirler.

Toplumun sürekli olarak güçlüyü yücelttiği, zayıflığı aşağıladığı, insanları unvanlarına göre değerlendirdiği bir kültürde kişi şu dersi öğrenir:

“Makamın ve gücün varsa değerlisin; bunlar yoksa kimse seni dikkate almaz.”

Bu kültürel mesaj yalnızca siyasetçiyi değil, sıradan vatandaşı da şekillendirir. Böylece siyasetçi makamdan ayrılmayı “aşağılanma” olarak görürken, toplum da makamdan ayrılan kişiyi bir anda önemsememeye başlar. Liderin “makamına yapışması” ile toplumun “makama tapınması” aynı kültürel kabulün iki farklı yüzüdür.

Yönetim kültürümüzdeki bariz çelişkilerden biri şudur:

Halk, devlet yöneticilerinin kendi içinden çıkmış sıradan insanlar olduğunu bilir. Buna rağmen, söz konusu kişi iktidara geldikten sonra onu olağanüstü, erişilmez ve toplumun üstünde bir figür olarak görmeye başlar. Bu, “makamın kutsallaştırılması,” “otorite taraftarlığı” ve “karizmatik lider anlayışının” birlikte ürettiği bir siyasal ve sosyopsikolojik algı inşasıdır.

Lider de gerçekte sıradan insani zaafları, korkuları ve yetersizlikleri bulunduğunu bildiği hâlde, kendisine biçilen bu olağanüstü rolü benimser. Böylece iki taraf da bu algıyı karşılıklı olarak yeniden üretip pekiştirerek, aynı sembolik gerçekliği meşrulaştırmış olur.

Dolayısıyla lider makamı bırakmak istemezken, toplum da onun bırakmamasını kolaylaştıran kültürü üretir. Lider kendisini vazgeçilmez gösterir; toplumun bir kesimi de kendi güvenlik, itibar ve büyüklük ihtiyacını bu figür üzerinden karşılar. Sistemin dayandığı çıkar ağları ise bu simbiyotik ilişkinin devamından siyasi ve maddi kazanç sağlar.

Ancak, ülkemizdeki, “Efendim, Batı tarzı bir liderlik ve devlet yöneticiliği bizim ülkemizde sökmez” klişesi, mevcut siyaset kültürümüzü ve siyaset pratiğimizi yansıtsa da; bunu toplumumuzun değiştirilemez karakteri olarak sunmak ve idealleştirmek geçerli bir yaklaşım olarak görülmemelidir.

YORUMLAR (12)
12 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.