Herkes bir, Netanyahu tek

Londra - 27 Ekim’de İsrail seçime gidiyor. Bu sandık sadece gelecek dönem ülkeyi kimin yöneteceğini belirlemeyecek. Aslında seçim Netanyahu hakkında referandum. Hakkındaki yargı süreçleri, 7 Ekim sonrası takip ettiği politika, ultra-Ortodoks Yahudi partileri ile ilişkileri ve dış politikası hakkında İsrail toplumu devam ya da tamam diyecek. Tamam demesi Gazze ve Batı Şeria politikalarının değişeceği anlamına gelmiyor. İsrail toplumunun genelinin Gazze’deki soykırım ya da Batı Şeria’da yapılanlarla çok derdi yok. Zaten yapılan araştırmalarda da Netanyahu daha zayıf görünse de muhalefet iktidar için gerekli 61 sandalyenin uzağında. En iyimser senaryo şimdilik 57’de kalıyor. Netanyahu daha geride.

Seçime iki aydan az kala iki büyük sarsıntı yaşandı İsrail’de. Birincisi Haaretz’in Netanyahu’nun 7 Ekim saldırısından sadece günler önce Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Muhammed Bin Zayed’in Netanyahu’yu arayarak Gazze’de ciddi bir saldırı hazırlığı olduğuna dair 45 dakika ikna etmeye çalıştığı ancak Netanyahu’nun bunu güvenlik birimlerine iletmediğini anlatan haberi. En yaygın senaryo Netanyahu’nun saldırının kendisini güçlendireceğini düşünmesi. Bu kadar büyük bir kayıp yaşanacağını bilebilir miydi ayrı mesele. Ama sonuç istediği gibi oldu. Buna benzer haberler daha önce de çıktı ama bu sefer iddialar daha ciddi. İsrail’de seçim gündeminde de ana tartışma konularından biri şimdilik bu.

Diğer sarsıntı ise Avrupa’nın öbür yakasından Londra’dan geldi. İngiltere’nin Batı Şeria’daki yerleşim yerleri ve özellikle E1 bölgesi nedeniyle yerleşim bölgelerine dönük yaptırım uygulayacağı biliniyordu. Ancak İngiliz hükümetinin açıklaması sonrası Tel Aviv’deki hava “Yağmur beklerken fırtınaya tutulduk.” şeklinde.

Sebep çok. Bir nedeni İngiltere’nin Batı Şeria’daki yerleşimlere yaptırım uygulama kararında yalnız olmaması ve Kanada ile Fransa başta olmak üzere 12 Batılı ülkenin Londra’nın yanında yer alması. Uluslararası meşruiyete önem veren ve deyim yerindeyse Eurovision’dan spor müsabakalarına kadar Avrupa’nın bir parçası olma iddiasındaki İsrail için önemli bir gelişme.

Aslında başka ülkeler de bu tavra katılmasın diye Netanyahu hükümeti İngiltere’ye karşı Doğu Kudüs’teki Konsolosluk’un boşaltılması dahil sert cevap vereceklerini açıklamıştı. Ancak bu tehditler diğer ülkeleri durdurmadı. Şimdi soru İsrail’in benzer adımlar atan tüm ülkelerin konsolosluklarına da gidin deyip diyemeyeceği. Afrika ya da Uzak Doğu’daki küçük ülkelerin bile İsrail’i tanımasını, ilişki kurmasını önemseyen İsrail’in Batı ile ilişkilerini bu kadar germeyi göze alması kolay değil.

Doğu Kudüs’teki konsolosluklar temelde İsrail değil Filistin Devleti nezdinde ilişkileri yürütüyor. Dolayısıyla aslında İsrail böylece bir yanda Filistin’in uluslararası temas kapasitesini sınırlıyor diğer yanda ise Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki işgalini daha da görünür hale getiriyor. İki devletli çözümü yasadışı yerleşimlerle tıkadığı için tepki gören İsrail bu tepkilere karşılığı Filistin’le ilişkileri daha da sınırlayarak veriyor. Yani tepkilerin haklı olduğunu gösteriyor.

Netanyahu için asıl kötü olan İngiltere’nin politikasının ABD’nin hem kendi içindeki hem de İsrail’le yaşadığı ayrışmayı da daha görünür hale getirmesi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio konuya dair “Batı Şeria’da istikrarsızlığa neden olacak bir şey istemiyoruz.” demekle yetindi. Bir yerde ortada kaldı. İngiltere Başbakanı Andy Burnham ile ABD Başkanı Trump’ın yaptırım açıklaması öncesindeki telefon görüşmesinde Trump’ın İngiliz muhatabına yapmamasını ya da ertelemesini söylememesi de önemli. Daha önemlisi Washington, İsrail’in beklediği şekilde Londra’nın karşısında mevzilenmedi. Tabii Trump konuşunca ne der görmek gerek.

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee İngiliz hükümetini Yahudilerden nefret etmekle suçladı. İşin garibi Huckabee Yahudi değil, yaptırımların şampiyonluğunu ve sözcülüğünü yapan İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband ise Yahudi. Miliband’ın annesi Holokost’tan kurtulan bir Polonya Yahudisi. Yine Almanlardan kaçarak İngiltere’ye gelen baba Miliband’ın birçok aile üyesi de Holokost’ta öldürüldü. Bu arada Ed Miliband bakan olacağında İngiliz magazin basınında “Domuz yemeyen bakan mı olur?” haberleri çıkmıştı. Dolayısıyla her işe yarar antisemitizm iddiası burada pek geçer akçe değil.

İsrail’i zor duruma sokan diğer konu ise İngiltere avam kamarasında yaptırım kararları konuşulurken Andy Burnham ve Ed Miliband’ın kullandığı dil. İngiltere yerleşimleri zaten yasadışı görüyordu ancak Batı Şeria’nın işgal altında olduğunun, “yerleşimci teröristler”in şiddet uygulamaları ve İsrail hükümetinin politikaları ile “etnik temizlik” yapıldığının çok sert sözlerle ifade edilmesi, Uluslararası Adalet Divanı’nın Gazze’de soykırım olup olmadığını belirlemek için gösterdiği çabanın İngiliz hükümeti tarafından desteklendiğinin söylenmesi İsrail için hazmı zor çıkışlar. İngiltere için de geri dönüşü olmayacak ciddi ifadeler. Üstüne de yaptırımlar sadece yerleşimcileri ve ürettiklerini değil Batı Şeria’da işgale yardımcı olacak tüm finansman mekanizmalarını, inşaat şirketlerini de içeriyor. Asıl kırılma belki de yaptırımın kendisinden çok Londra’nın ilk kez yalnız yerleşimleri değil işgalin bütününü hukuka aykırı olarak tarif etmesi. Bu durumda mesele sembolik olmanın ötesine geçiyor. Tabii pratikteki uygulamayı görmek gerek. Her ne olursa olsun Londra’nın son kararı kritik bir yol ayrımı olarak tanımlanabilir.

Tüm bunlara rağmen İngiltere’nin yaptıkları birçokları için hem çok geç hem yetersiz. Miliband da “Daha önce harekete geçmeliydik bu konuda kişisel olarak da sorumluluğu kabul ediyorum nitekim Dışişleri Bakanı olduğum ilk günden bu yana da gerekeni yapmaya çalışıyorum.” diyerek bunu kabul ediyor. İngiliz hükümetinin bu noktaya hemen gelmediğini de unutmamak gerek. İşçi Partisi’nin iktidara gelmesinden beri İsrail’le ilgili tartışma sürüyordu. Farklı kapsamlarda sekiz yaptırım süreci yaşandı. Filistin’in devlet olarak tanınması, Netanyahu hükümetinden iki bakana yaptırım uygulanması önceki adımlar arasında. Daha önce daha sert tutum alınacakken 29 Nisan’da Londra’da Yahudilerin yoğun olduğu Golders Green bölgesinde yaşanan saldırılar bu adımların bir süre beklemesine neden oldu. Ancak Burnham hükümetinde Miliband’ın Dışişleri Bakanı olması bugünlere gelineceğinin işaretiydi.

Peki şimdi ne olacak? İngiltere yaptırım açıkladı, İsrail tepki gösterdi. İngiltere’nin konsolosluğunun kapatılması ve diğer karşı tepkilere sessiz kalması da pek olası değil. Muhtemelen Londra da bu adımlara muadil karşılık verecektir. İsrail’in diplomatik kavgayı diğer ülkelere de genişletip genişletmeyeceği ayrı başlık.

Netanyahu’nun sorunu yalnızca İsrail’de seçmeni kaybetme riski değil; uzun yıllar İsrail’in dış politikasını taşıyan Batılı meşruiyet zeminini kaybetmeye başlaması. Ancak tüm bu tartışmaların Netanyahu’nun aleyhine olacağının garantisi yok.

Batı’da yükselen tepkinin İsrail’i kısa vadede normalleştirmesini beklemek çok gerçekçi değil. Kaldı ki İsrail’in normali ile küresel beklenti arasında büyük makas var. Ama 7 Ekim sonrası uluslararası hukukun anlamsızlaştığı ve düzensizliğin düzen haline geldiği bir ortamda hukuk temelli nispeten organize bir sürecin başlaması önemli. Buradan hareketle yeni bir düzen inşasından bahsetmek çok zor. Ama Batı ve küresel düzen eğer yeniden anlamlı bir yere gelecekse bunun en büyük darbeyi yediği yerden, Filistin’den başlaması şart.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.