Başkasının yanlışı, bizimkini temize çıkarmaz
İnsan zihni mukayese yaparak çalışır.
Bir şeyin pahalı mı ucuz mu, iyi mi kötü mü, hızlı mı yavaş mı olduğunu anlamak istediğimizde, onu benzerleriyle kıyaslarız.
Fakat “mukayese” hayatı kolaylaştırsa da, ölçütün yerini aldığında bizi yanıltmaya başlar.
Çünkü iki şey arasındaki farkı görmek, onlardan hangisinin kabul edilebilir olduğunu belirlemeye yetmez.
Mesela hava sıcaklığı dün -30 dereceyken bugün -20 derece olduysa, “hava düne göre biraz ısındı” diyebiliriz. Ama “bu havada yaşanır” diyemeyiz.
Siyasi tercihlerde mukayese, çoğu zaman ölçütün önüne geçer.
Bir siyasetçinin rüşvet aldığını söyleseniz, “sanki ötekiler farklı mı” cevabını duyarsınız.
Oysa başka siyasetçilerin de rüşvet alıyor olması, rüşveti suç olmaktan çıkarmaz ya da bahse konu olanı aklamaz.
Bu savunmanın tanıdık bir biçimi de, eleştiriyi cevaplamak yerine eleştirene hücum etmektir: “Senin desteklediklerin çok mu temiz!”
Çifte standardı ortaya koyuyormuş gibi görünen bu itiraz, çoğu zaman asıl meseleden kaçmaya yarar.
Muarızınız tutarsız olsa bile, yanlış yanlıştır.
Bir başka hata, daha kötü bir örneği göstererek kötüyü “kabul edilebilir” saymaktır.
Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek yani!
Mesela bir ihale usulsüzlüğü ortaya çıktığında şunu derler: “Eskiden çok daha fazlası oluyordu, üstelik kimse hesap bile sormuyordu.”
Bu doğru olsa bile, buradan bugünkü usulsüzlüğün meşru olduğu sonucu çıkmaz.
İyileşme başka, yeterlilik başka şeydir.
Daha az adaletsizlik, ilerleme sayılabilir, ama adalet sayılamaz.
Başlangıç çizgisinin çok geride olması, varılan noktayı kendiliğinden başarıya dönüştürmez.
Elbette her mukayese yanlıştır demiyorum. Siyasette çoğu zaman önümüzde kusurlu seçenekler vardır. Birini diğerinden daha az zararlı bulup tercih ederiz.
Fakat burada ince bir çizgi var:
Birini diğerinden daha az kötü bulmak, onu iyi yapmaz.
Asıl tehlike, tercihin eleştiriyi susturmasıdır.
Birini sandıkta “rakiplerinden iyi” diye seçmemiz, onu yanlışlarının hesabından muaf kılmaz.
Çünkü oy vermek, kefalet vermek değildir.
Bir adaya oy vermiş olmak, onun tüm yaptıklarını savunma mecburiyeti doğurmaz.
İnsanın, kendi tercih ettiği kişiye karşı da bir ölçüyü koruyabilmesi gerekir.
Aksi hâlde “ehven-i şer” olanı seçmek, pragmatik bir tercih biçimi olmaktan çıkar, ahlaki bir mazerete dönüşür.
İnsan bir süre sonra sevdiği kişinin yanlışını, karşı tarafın yanlışından küçük olduğu için doğru sanmaya başlar.
Kerhen verilen destek, zamanla fanatikçe bir sadakate dönüşebilir.
Bir davranışı kimin yaptığı, onun doğru ya da yanlışlığını değiştirmez.
İddia ile kanıtı birbirine karıştırmamamız gerekir.
Birini sevmediğimiz için iddiayı hükme, sevdiğimiz için de hükmü beraate çeviremeyiz.
Kendimize hep şu soruyu sormalıyız:
Bunu bizim tarafımız değil de karşı taraf yapsaydı, yine aynı şeyi söyler miydik?
Cevap hayırsa problem artık karşı tarafın davranışı değildir. Problem, bizim ölçümüzdür.
Şu soru da önemlidir: “Herkes yapıyor olsa bile, bu kabul edilebilir bir şey mi?”
Bu sorular, aidiyetlerimizin muhakememizi ele geçirip geçirmediğini görmek için turnusol testi gibidir.
Siyasi ya da içtimai sadakatlerimiz, ahlaki ve vicdani ölçülerimizi askıya aldırıyorsa artık sorgulamamız gereken karşı taraf değil, kendi sadakatimizdir.
Çünkü sorgulanmayan sadakat, zamanla vicdanı rehin alır.
Rakibin kusurlarından bağımsız, kim yaparsa yapsın aşılmasına asla razı olamayacağımız ahlaki sınırlarımız olmalıdır.
Aksi hâlde rekabet, daha iyisini yapma yarışından çıkar, herkesin birbirinin kötülüğünü mazeret gösterdiği bir sorumsuzluk düzenine dönüşür.
Demokrasinin kalitesi, yalnızca kimin daha kötü olduğunu tartışarak yükselmez.
Bir noktada kendi tarafımıza şu soruyu sormamız gerekir:
Karşı tarafın kötülüğü olmasaydı, bizimkine yine “idare eder” diyecek miydik?
Eğer cevabımız hayırsa, artık bir ilkeyi değil, bir tarafı savunuyoruz demektir.
Oysa ahlaki ölçü, kime uygulandığına göre değişmez.
Termometreyi rakibimizin odasına asarak kendi odamızın sıcaklığını ölçemeyiz.
Başkasının yanlışı, bizimkini temize çıkarmaz.
