Keşke PISA’da başarılı olunca eğitimin sorunları da düzelseydi

Şu son birkaç gündür yaşanan PISA tartışmasına bakmak bile Türkiye’de eğitimin ana sorunlarından birinin ne olduğunu ortaya koyuyor bana soracak olursanız.

Biz, eğitimi sınav sanıyoruz ve sınavda başarılı olmanın eğitimde de başarı anlamına geldiğine inanıyoruz.

Oysa eğitim bilgidir; eski bilginin nasıl ortaya çıktığına bakıp yeni bilgi üretme yollarını öğrenmek demektir.

Evet, elbette öğrenip öğrenmediğimizi ölçmemiz gerek, bunun için sınav yapıyoruz. Ama sınavı ve sınavda başarıyı tek başına eğitimin yegane ölçütü gibi görmeye başladığımızda eğitimin ana amacından uzaklaşmaya başlıyoruz.

Eğitim dediğimiz şey belirli varsayımlarla yola çıkar. Bu varsayımlardan başlıcası, bütün çocukların (çok az sayıda öğrenme güçlüğü olan çocuk dışında) öğrenmeye yetkin olduğudur. Yeter ki siz öğretmesini bilin.

Bu varsayımın doğal sonucu şudur: Eğitimin amacı herkese öğretmektir; sadece bazılarına değil.

Dünyadaki bütün eğitim sistemlerinin hedefi budur: Herkese öğretmek.

Ve yine, dünyadaki bütün eğitim sistemlerinin başa çıkmaya çalıştığı sorun da budur: Herkese eşit derecede öğretememek.

Dünyadaki eğitim sistemlerini yarıştıracaksak, yarışın alanı da budur: Ne kadar eşitlikçi bir eğitim verebiliyorsunuz? Yani, ne kadar çok çocuğa birbirine yakın seviyelerde öğretebiliyorsunuz?

Bu eşitlik arayışı sınıftan başlar. Bir sınıfta bir çocuk sınavda 100 alıyorsa ama başka çocuklar aynı sınavda 10-20-30 gibi düşük notlar alıyorsa bu bir sorundur. Demek ki öğretmen sınıftaki herkese eşit derecede öğretememiş.

Elbette sınıftaki çocuklar arasında farklar olacaktır ama bu fark en fazla ne kadar olabilir veya olmalıdır? Örneğin Finlandiya, yüzde 20 farkı kabul edilebilir buluyor; başka ülkelerde bu fark biraz daha fazla olunca da müsamaha görüyor. Peki Türkiye’de nedir kabul edilebilir fark oranı? Bunu bilmiyoruz. Milli Eğitim’in böyle bir performans kriteri var mı, onu da bilmiyoruz.

Sadece sınıf da değil; aynı dersi veren bütün sınıflar arasında da fark çok az olmalı. Hatta giderek ülkedeki bütün sınıflar arasındaki fark da mümkün olduğunca az olmalı. Yani öğretmenler ve onların öğrettikleri mümkün olduğunca standart, birbirine yakın olmalı.

Bu eşitlikçiliğin sağlanıp sağlanamadığını görmenin başlıca yolu, öğrenciyi birbiriyle yarıştırmayan, onun yerine tek tek her öğrencinin bilgisini ölçmeye çalışan sınavlar yapmak.

Türkiye nihayet bu bilgi ölçme sınavlarına geri döndü; mümkün olduğunca çoktan seçmeli sınav yönteminden de kaçınmaya çalışılıyor. Bunlar olumlu değişiklikler.

Ama tabii bizim temel eşitsizliklerimiz devam ettiği için, öğrencilerin ortaokuldan liseye geçişi sırasında uygulamak zorunda olduğumuz bir sıralama sınavımız var: LGS.

Bu sınav basitçe öğrencileri akademik eğitime devam edecekler ve mesleki eğitime devam edecekler şeklinde ikiye ayırsa meselemiz daha küçük olurdu.

Ama öyle değil, hem mesleki eğitimde hem de akademik eğitimde “seçkin” okullarımız var; daha fazla çocuğun girmek için yarıştığı.

LGS çok acımasız bir sıralama sınavı. Öğrencileri binde birlik, on binde birlik farklarla sıralıyor. Bunu yapabilmek kolay değil; o yüzden sınavın kendisi hileye ve kandırmacaya başvurmak zorunda kalıyor, şaşırtmacalı sorularla öğrencileri yanıltmak ve sıralamayı buna göre yapmak istiyor.

Bu sınavın öğrenciye iyi bir lisenin kapısını açıp daha iyi bir eğitim vaad ediyor olması, sınavın kendisini bir amaç haline getiriyor.

Bu sınav, eğitimde mevcut eşitsizlik kabul edilebilir sınırın ötesinde olduğu için var. Çünkü hem ortaokulların hem liselerin arasındaki eğitim farkları diyelim yüzde 20’den fazla olmasa sınava da gerek olmayacak zaten.

Ama daha fenası var: Sınavın kendisi, eğitimde eşitleyici olmanın önünde de en büyük engel; herkes bu sınavın meşruiyetimi ve acımasız sıralama yöntemini kabul etmiş gibi duruyor; eğitimin amacının öğrenmek değil sınavı başarmak haine dönüşmesiyle kimse dertlenmiyor.

İşte sınavın böyle algılandığı bir ülkede PISA sınavı yaptığınızda, bu sınavın amaçları arasında ‘sıralama’ yapmak hiç olmasa bile koca ülke bunu öyle algılıyor.

PISA’da da ister istemez not veriliyor ama bu sınavı ve not verme yöntemini tasarlayanlar yargılayıcı olmaktan mümkün olduğunca uzak kalmak istedikleri için not aralıklarını bir hayli geniş tutmuşlar. Her bir notun arasında yüzde 20 mesafe var. Aynı yüzde 20’lik dilimde yer almak ‘eşit’ olmak için yeterli görülmüş.

Biz buna rağmen bu sınavı bir ulusal gurur meselesine çevirip yarışmacı hale getirmişiz.

Bakın, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Hürriyet’in tecrübeli eğitim muhabiri Nuran Çakmakcı’ya PISA’daki başarıyı anlatırken, “Okulların da bu yönde hazırlıklar yaptığı bir gerçek. Hatta PISA uygulama deneme sınavları yapan okul yöneticileri de var” demiş.

Zaten ortada onlarca fotoğraf, bazı okulların web sitelerine gururla yazılmış şeyler var, okullar kendilerinin PISA sınavı okulu olduğunu önceden biliyor ve buna hazırlanıyor. Bakan da söylüyor, “Deneme sınavı yapan bile var” diyor.

Normalde bakanlığın böyle şeylere engel olması, o okulları uyarması veya PISA listesinden çıkarılmasını OECD’den istemesi lazım ama bunlar olmamış. Olmayınca da, Türkiye’nin geri kalanına benzeyip benzemediğini bilemeyeceğimiz sonuçlar çıkmış.

PISA’da elde edilen başarı, eğitimimizin ana sorununu gözlerden uzaklaştırmasın. O eşitsizlik sorunu elle tutulur bir gerçek maalesef.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.