Rekabetsiz siyasete bir adım daha
Üsküdar Belediyesi’ndeki iktidar değişimiyle başlayan hafta, Ekrem İmamoğlu’nun bilmem kaçıncı davasının kaçıncı duruşmasında Tuzla Belediye Başkanı’na hakaretten aldığı cezayla tamamlandı. Resmi günler böyle tamamlandı, hafta sonu ne olur kim bilir.
İmamoğlu’na 2 yıl 1 ay hapis cezası ve siyasi yasak geldi. Yani, ceza istinaf ve Yargıtay’da onaylanırsa gelecek. Sadece belediye başkanı değil aynı zamanda Cumhurbaşkanı adayı da olan ve üzerine yağmur gibi yağan davalarla hapiste mücadele veren bir liderin rutin haftası böyle geçti. Davalarla ve siyasi rakiplerinin en ağır saldırılarıyla birlikte yakından uzaktan bütün muarızlarının salvolarına karşı mücadele ediyor.
Böylesine bir tablonun yakın siyasi tarihimizde örneği yoktur. Tıpkı Türkiye’nin içinden geçtiği ağır ekonomik kriz başta olmak üzere eğitimden sanayiye, yargıdan dış politikaya kadar uzanan hatta yaşanan sıkıntılar gibi.
Sorunlarıyla başa çıkamayan ve bütün branşlarda yerinde sayan veya gerileyen bir ülke aynı anda bütün bu sorunların çözümü için tek çıkış yolu olan siyaseti de siyasetsizleştiriyor. Yani hem çözemiyor hem de çözüm alternatiflerine siyaset hakkı tanımıyor. Böyle olması da yakın geleceğe dair iyileşme ve sorunlarına üstesinden gelme umutlarını zayıflatıyor. Bu kadar derin problemleri olan bir ülkede çıkış yolunu bulabilmek daha fazla sesin çıkmasından ve daha fazla iddialı ismin serbestçe siyasi yarışa katılmasından geçer. Başka ihtimal yoktur. Demokrasi de zaten en basit ve en sınırlı tanımıyla bile bunu içerir ve rekabeti mecbur kılar.
İmamoğlu’nun ya da başkasının olması fark etmez, problemlerin çözümü için yükselen her farklı ses, siyasi rekabeti canlı tutar ve çözüm kalitesini yükseltir. Bu da seçmenin alternatiflerinin ne olacağına yine sadece seçmenin karar vermesiyle mümkündür. Siyasetin üzerine dava yağdırmakla değil. Adil siyasi rekabetin yolu açılmadan ekonominin düzelmeyeceğini ve bütün problemli alanların tamir edilemeyeceğini unutmayalım.
DEPREMDEN ALDIĞIMIZ DERS BU MUYDU?
6 Şubat Kahramanmaraş Depremi’nde yıkılan binaların acı sembollerinden birisi Ezgi Apartmanı’ydı. Binanın kolonları kesilmişti malum. O kolonları keserek 35 kişiyi ölüme götüren adamlara mahkeme yalnızca 8 sene hapis cezası verdi. Bazılarına hiç ceza vermedi ve ceza alanlar dahil hepsini birden adli kontrol vesaire diyerek tahliye etti.
Depremde yerle bir olan Ezgi Apartmanı’nın altındaki -kolonlarını kestikleri- Kervan Pastanesi’nin sahipleri Sami Kervancıoğlu ve Mustafa Pekel, “taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 876 yılla yargılandılar ama sadece 8 yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Üstelik sadece bir yıl kaldıkları cezaevinden de salıverildiler; artık haftada iki gün karakola gidip imza atacaklar. Hepsi bu kadar da değil. Bilirkişi raporunda asli kusurlu görülen Ezgi Apartmanı müteahhidi de beraat etti.
Göz göre göre gelen bir depremden aldığımız derse bakar mısınız? Peki, zaten depreme dayanıksız binaların şehrinde bir de kolonları keserek insanların hayatına kastedenlere gösterilen müsamahaya tahammül etmek zor. Bu mudur depremden aldığımız ders, bu mudur insan hayatına verdiğimiz kıymet?
Türkiye bir deprem ülkesi ve sabah akşam Marmara depremi ihtimali üzerinde konuşuyoruz. Konuşuyoruz ama bu neticeyi gördükten sonra, İstanbul için nasıl tedbir alındığını tahmin edip ürkmemek mümkün değil. Galiba bu manzara karşısında “titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” diye mırıldanmaktan gayrı yapacak şey yok.
