İran neden değişmeyecek?

CHICAGO

Şubat ayında ABD ve İsrail’in ilk hava saldırılarında hayatını kaybeden Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney için düzenlenen cenaze töreni sona ererken, İran’ın güneyinden yükselen bombardıman sesleri törene eşlik ediyordu. Ancak cenaze merasimi de yeniden başlayan hava saldırıları da devletin bir kurumunun işleyişini durdurmadı: darağaçları. Sokak gösterilerinde yeni gözaltına alınan protestocular ile yıllardır cezaevinde tutulan siyasi mahkûmlar hızla idam edilmeye devam ediyor.

ABD ve İsrail’in İran stratejisi, yıpratma savaşı ile ABD Başkanı Donald Trump’ın sert tehditlerinin, ya İran İslam Cumhuriyeti’nin kendi halkına ve dünyaya yönelik tutumunu değiştireceği ya da yeterli sayıda İranlıyı sokaklara dökerek rejimi devireceği varsayımına dayanıyor gibi görünüyor. Ancak şubat ayından bu yana yaşanan gelişmeler, bu değerlendirmenin ne kadar hatalı olduğunu ortaya koydu.

İslam Cumhuriyeti’nin ilk dini lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni, tüm sistemi basit ama acımasız ve tartışmasız bir ilke üzerine inşa etti: Rejime ya da devlet mekanizmasına yönelik her türlü girişim, mümkün olan en sert şekilde cezalandırılmalıdır; hiçbir hoşgörüye yer yoktur. Sistemi korumak için gerekirse yöneticiler, rejimin dayandığı dini ilkeleri dahi çiğneyebilir.

Humeyni, 1979 İran Devrimi’nden önce yıllarca devlet üzerinde din adamlarının vesayetini öngören Velayet-i Fakih doktrinini savundu. Ancak bu anlayışın gerçek kapsamı, kendisi Dini Lider olduktan sonra ortaya çıktı. Ocak 1988’de dönemin Cumhurbaşkanı Ali Hamaney’e gönderdiği mektupta, İslam devletinin çıkarlarının namaz, oruç ve hac gibi İslam’ın “ikincil” hükümlerinden bile üstün olduğunu ilan etti. Böylece doktrin, “Mutlak Velayet-i Fakih” anlayışına dönüştü.

Başka bir ifadeyle, İslam Cumhuriyeti’nin temellerine işlenmiş bu doktrin, sistemi korumak adına halkın tamamen baskı altına alınmasına ve devletin tüm imkânlarının seferber edilmesine izin veriyor. Hangi ayetullah iktidarda olursa olsun ya da çevresinde kimler bulunursa bulunsun, bu anlayış değişmiyor.

Bu nedenle bugün iktidarı devralan üçüncü kuşak yönetimin de seleflerinden farklı davranması beklenmiyor. Buna, başlangıçta yalnızca casusluk gibi belirli suçlara bakmak amacıyla kurulan Devrim Mahkemeleri’nin, statükoya yönelik en küçük bir itirazı bile idamla cezalandıran mahkemelere dönüşmesi de dahil. Sanıklar son derece ağır suçlamalarla yargılanırken, bağımsız bir avukattan yararlanma hakkına dahi sahip olamıyor.

İran, savaş başlamadan önce de idamları hızla artırıyordu. Uluslararası Af Örgütü’ne göre ülkede 2025 yılında en az 2 bin 159 kişi idam edildi. Bu sayı, bir önceki yılın iki katından fazlaydı. Savaş ise bu kampanyayı durdurmadı. Bombardımanlar ve İran takvimindeki Nevruz Bayramı sırasında bile baskı mekanizması işlemeye devam etti; Şubat 2026’dan bu yana siyasi gerekçelerle en az 40 kişi idam edildi.

27 Mart’taki ateşkesin ardından ise İran İnsan Hakları Örgütü, idamlarda bir önceki aya göre keskin bir artış yaşandığını belgeledi. Haziran ayında en az 101 kişi idam edildi. Savaşa rağmen İran bu yıl şimdiye kadar en az 413 idam gerçekleştirdi ve mevcut gidişat, bu politikanın değişmeyeceğini gösteriyor. Yalnızca İsfahan’daki bir cezaevinde 70’ten fazla protestocunun idam cezasını beklediği, bunlardan en az 26’sının infaz öncesinde hücre cezasına alındığı biliniyor. İran İnsan Hakları Direktörü’nün de belirttiği gibi, “Ülke genelinde verilen gerçek idam cezalarının sayısı, tahmin edilenden çok daha yüksek.”

Bu durum bizi ABD ve İsrail’in ikinci varsayımına getiriyor: İran halkının rejime karşı ayaklanacağı beklentisi. Aşırı baskı muhalefeti bastırabilir; ancak uzun süreli ekonomik sıkıntılar ve yoğun toplumsal baskıyla birleştiğinde direnişi de teşvik edebilir. İran’da ise rejimin tamamen yıkılmasından ziyade sistem içinde anlamlı değişim isteyenler bile defalarca hayal kırıklığı yaşadı.

ABD ve İsrail saldırıları başlamadan önce on binlerce İranlı sokaklara dökülmüş, halkın öfkesi zirveye ulaşmış görünüyordu. Ancak Humeyni’nin doktrinine uygun biçimde bu gösteriler büyük bir katliamla bastırıldı. İran hükümeti protestolarda 3 bin 117 kişinin öldüğünü kabul ediyor. İranlı insan hakları savunucuları tarafından kurulan HRANA ise doğrulanabilen ölü sayısının 6 binin üzerinde olduğunu bildiriyor. Bazı tahminler ise bu sayının 17 bin, hatta 36 bin 500 olabileceğini öne sürüyor.

İranlılar bu ağır baskının ardından toparlanmaya çalışırken ABD ve İsrail bombardımanı başladı. Trump’ın beklentisi, bu saldırıların protestoları devrime dönüştürmesiydi. Ancak bunca kan döküldükten sonra İran halkı yeniden sokaklara çıkmadı. Devlet propagandasının da etkisiyle ülkenin parçalanabileceği korkusu öylesine güçlendi ki, rejim değişikliği isteği kısa sürede yerini, hem ülke içinde hem de dışında yaşayan İranlılar arasında derin görüş ayrılıklarına bıraktı. Ortaya çıkan belirsizlik ve yabancılaşma duygusu, daha önce rejimin gitmesini isteyen birçok kişinin bile mevcut sisteme daha fazla bağlanmasına yol açtı.

Bu parçalanma korkusu psikolojik bir zayıflık olarak değil, kötü ile daha kötüsü arasında yapılan rasyonel bir tercih olarak görülmelidir. İslam Cumhuriyeti’nin kurucu doktrininin başarısı da tam olarak bu ikilemden kaynaklanıyor. Mevcut düzenin maliyeti yüksek olabilir; ancak birçok İranlı, devletin çökmesi ve ülkenin parçalanmasının çok daha ağır sonuçlar doğuracağına inanıyor.

Artık açıkça görülmelidir ki, yıpratma savaşı yalnızca İslam Cumhuriyeti’ni devirmeye yetmiyor; aynı zamanda rejimin ayakta kalma ihtimalini güçlendiriyor. İran yönetimini baskı mekanizmalarını ortadan kaldırmaya zorlamak bir yana, her yeni saldırı dalgası rejime yeni tutuklamalar, yeni mahkûmiyetler ve yeni idamlar için gerekçe sağlıyor.

KİMDİR

Pegah Banihashemi, Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde anayasa hukuku alanında çalışan bir akademisyen ve insan hakları hukuku eğitmenidir. Çalışmaları, Orta Doğu’da iktidar yapıları ve siyasal dönüşüm süreçlerine odaklanmaktadır.

©Project Syndicate

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.