Bir ulus nasıl kurulur, nasıl dağılır?

Dünyanın hemen her yerinde toplumlar, yaşadıkları problemlerin yalnızca kendi başlarına geldiği yanılgısına kapılırlar. Gerçekte ise benzer problemler insanlık tarihinin başından beri yaşanıyor. Sadece kılıf değiştiriyor. Aynı nehirde iki kez yıkanmak mümkün olmasa da insanlık aynı tecrübeleri farklı şekillerde tekrar tekrar yaşıyor. Bizim bunları görmememiz ya da bilmememiz bu gerçeği değiştirmiyor.

İnsanlık, küçük aileler halinde yaşadığı çağları geride bırakalı on binlerce yıl oldu. İnsanlar başka insanlarla etkileşime geçmeye ve onlarla kaynaşmaya başladığı günden beri pek çok sosyal dinamik benzer şekilde işliyor. Toplumların algıları sandığımızdan çok daha hızlı değişebiliyor. Dün kabul gören bir davranış bugün reddedilirken, dün kabul görmeyen bir davranış makbul hale gelebiliyor.

İbn-i Haldun devletleri yaşayan bir organizmaya benzetmiş ve doğup, gelişip, öldüklerini söylemişti. Tarih boyunca hiçbir devlet ilelebet ayakta kalamadı. İbn-i Haldun devletin ömrünü uzatacak tedbirler alınabileceğinden bahsetmekle birlikte bunu kaçınılmaz bir son olarak görüyordu. Bu durumda elimizde olan şey sonu ortadan kaldırmak değil, geciktirebilmektir. Yenilenme, reform ya da yeniden doğuş devletlerin ve toplumların kaderinde yazılı bir kanun gibi duruyor.

Ernest Renan, konuyu farklı bir perspektifle ele alıyor. Renan’a göre millet ne yalnızca ortak soyun, ne ortak dilin ne de ortak dinin ürünüdür. Bir milleti millet yapan şey, birlikte yaşanmış hatıralar kadar birlikte yaşama iradesidir. Bu nedenle milleti “her gün yeniden yapılan bir plebisit” olarak tanımlar. Yani millet dediğimiz şey geçmişten miras alınan donmuş bir kimlik değil, her neslin yeniden onayladığı ortak bir geleceğe yürüme kararıdır. İnsanlar kendilerini aynı hikâyenin kahramanları olarak görmeye devam ettikleri sürece millet varlığını korur. Ortak irade zayıfladığında ise en güçlü görünen yapılar bile çözülmeye başlayabilir.

Belki de işin püf noktası burada…

Asya’da yükselen Bozkır İmparatorlukları devasa konfederasyonlardı. Mete Han’dan Cengiz Han’a kadar birçok hükümdar, birbirleriyle kavgalı pek çok topluluğu aynı amaç etrafında birleştirmişlerdi. Moğol İmparatorluğu’nun gücünü yalnızca Moğollardan ibaret sanırsak yanılırız. Dünyayı titreten Moğol ordusunun önemli bir kısmı Türklerden oluşuyordu. Nitekim Moğol hanlıklarının zamanla Türkleşmesi de biraz bu karakterlerinden kaynaklanıyordu.

Peki Türkleri ve Moğolları aynı çatı altında toplayan neydi? Mete Han tüm bozkır kavimlerini nasıl tek bir amaç etrafında örgütleyebildi? Selçuklular nasıl oldu da İslam dünyasının liderliğini ele geçirdi? Osmanlı nasıl oldu da altı asır ayakta kalabildi?

Siyaset bilimci Dr. Murat Yılmaz’ın tavsiyesiyle okumaya başladığım Jose Ortega Y. Gasset’in Omurgasızlaştırılmış İspanya adlı eseri bu konudaki düşüncelerimi daha da berraklaştırdı. Ortega her ne kadar İspanya’yı anlatsa da adeta bizim yaşadığımız sorunlara da parmak basıyor.

Ortega’nın temel tezi aslında Renan’ın bıraktığı yerden devam ediyor. Ulus fikrinin her gün yeniden sınandığını ve bu fikri besleyen ortak bir ideal üretilemezse ulusun varlığını sürdüremeyeceğini savunuyor. Roma örneğinden hareketle ulusların yalnızca ortak kökenden değil, ortak bir gelecek tasavvurundan doğduğunu anlatıyor. Ona göre “her milletin tarihi devasa bir birleşmeler sistemidir.”

Ortega’nın dikkat çektiği en önemli nokta ise insanların sırf bir arada bulunmak için bir arada yaşamadıklarıdır. Ona göre insanlar “birlikte bir şey yapmak için bir arada yaşarlar.” Roma’yı güçlü kılan da buydu. Roma adı, fethedilen topluluklar için yalnızca bir yönetimi değil, ortak bir istikameti temsil ediyordu.

Bu nedenle Ortega şu sonuca varıyor: “Uluslar, gelecek için bir programa sahip olarak kurulur ve yaşamlarını bu şekilde sürdürürler.”

Bu tespit yalnızca Roma için değil, tarihteki pek çok büyük devlet için de geçerlidir. Abbasilerden Selçuklulara, Safevilerden Osmanlılara kadar birçok siyasal yapı, farklı toplulukları ortak bir hedef etrafında bir araya getirebildikleri ölçüde güçlenmişlerdir. Amerika Birleşik Devletleri’ni de ortaya çıkaran ruh büyük ölçüde budur.

Ortega, Roma’nın çöküşü ile İspanya’nın çözülüşü arasında dikkat çekici paralellikler kuruyor. Bir toplum ortak bir ülkü üretemediğinde çözülmenin başladığını söylüyor. Ortega buna “tikelcilik” adını veriyor. Tikelciliğin özünü ise şu cümleyle açıklıyor: “Her grubun kendisini artık bir bütünün parçası olarak hissetmemesi ve dolayısıyla diğerlerinin duygularını paylaşmaktan vazgeçmesi.”

Ortega’ya göre Katalan ve Bask kimlikleri yüzyıllar boyunca İspanya için bir sorun teşkil etmemişti. Sorun, bu kimliklerin varlığı değil; onları aynı çatı altında tutan ortak idealin zayıflamasıydı. Ortak hedef kaybolduğunda, daha önce zenginlik olarak görülen farklılıklar ayrışmanın gerekçesine dönüşmeye başladı.

Daha önceki yazılarımda da sıklıkla ifade ettiğim gibi, “Büyük Türkiye” hayali kurabilmek için ülkemizdeki tüm grupları içine alacak ortak bir ülkü inşa etmek gerekiyor. Ortega’nın anlattığı da tam olarak bu. Bir toplum geleceğe dair ortak bir hedef ortaya koyamadığında, en küçük farklılıklar bile zamanla ayrışmanın gerekçesine dönüşebiliyor.

Renan’a dönersek; milletler yalnızca hatırlayarak değil, bazı şeyleri unutarak da oluşur. Her milletin tarihinde iç savaşlar, zulümler, çatışmalar ve kardeş kavgaları vardır. Bu yüzden millet inşası ortak hatırlama kadar bazı hesapları geride bırakabilmeyi de gerektirir.

İsimlerini telaffuz ederken bile bazılarının tüylerini diken diken eden etnik ve dini gruplarla iç içe yaşıyorken, hepimizi kuşatan bir hayal kurabilmek gerekmez mi? Türk, Kürt ya da Alevi, Sünni neden birbirini sırtında taşıdığı bir yük olarak görsün?

Paradigma Yayınları tarafından Hümeyra Güngör çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bu kitabı, ülkenin dertleriyle dertlendiğini iddia eden tüm siyasetçilerin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyor; bu toprakları seven herkese tavsiye ediyorum.

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.